13 Ağustos 2010 Cuma

Sol, Liberal Sol ve İslam - 1

-üç aks ya da Liberal Sol Mutabakat

-Tasfiyeler

Demokrasinin krizi, halkın kendi gücüne inanmaya son verdiğinde ortaya çıkan şey değildir,

tersine, aydınlara olan güvenini kaybettiğinde, egemenliğin yerinin boşaldığını

ve şimdi kendisinin karar vermek zorunda olduğunu algıladığında olan şeydir.”

S. Zizek

Bugün fiilen üç öznelleşme tarzı işlemektedir: yeni sol bir medenilik, liberel mutabakatçılık ve islami muhafazakar tepkisellik. Demokrasi tasarımını, inançların, kanaatlerin ve ahlakların, ya da bunlara ait metafizik ve ilahiyatçı söylemler çokluğunun değil de daha çok, şu basit ‘medeni cesaret’ deyimindeki ‘medeni’nin anlamında içerili bir sivilliğin (civility) tanımladığını düşünüyorum. Ve bu medenilik (sivilleşme) Batı aklının önerdiği medeniyetle değil, bizzat bedenin/yerelin özgürleşme ve dönüşüm gibi kendini olumlayan değerleriyle tanımlanacak bir politik sivilleşme olarak anlaşılabilir. Örneğin, ‘işsiz beden’in bu anlamda komünalist bir nitelik ve düzey olarak ürettiği medeniliğin çok nadir örneklerinden birini bütün yönleriyle ‘Tekel İşçileri Eylemi’nde gözlemledik. Derslerle doluydu ve bence en önemli dersi de böyle bir ‘medeni itiraz’ oldu. Medenilik bu anlamda kendini olumlayan bir mücadele kültürünün, bir itiraz kültürünün olmazsa olmazıdır. Bu kültürün son çeyrek yüzyıldır tedricen fakat özellikle son üç yıldır nerdeyse mutlağa yakın anlamda ortadan kalktığı ampirik bir vaka. Bir kabul, bir itaat ve ‘evet’ kültürü, felsefi deyişle olumsuzlamaya değil olumlamaya dayalı, olumlu (pozitiv) bir kültür hegemonik olarak hüküm sürüyor. Bu olumlu kültür kendini demokrasi olarak sunabilmek adına ‘mutabakat’a (konsensüse) dayalı bir ideolojiler setini hakim kıldı. Ve medeniliğin karşısında güçlü bir hegemonya kurdu. Aşağıda örneğini vereceğim bu mutabakatçı hegemonyanın içinden kendine dönük küçük bir istisnai itiraz, taşıdığı belirtisel anlamlar nedeniyle önemli. Bugün, bu itirazda ortaya çıktığı gibi, ‘yeni elit’ diyebileceğimiz bir elitin yeni bir hegemonya kurmakta olduğunu, ancak bu ‘yeni elit’in kendini özgürleşim ve dönüşümün medeni itirazıyla değil, liberal sol mutabakatla da değil, fakat İslami-muhafazakar bir tepkisellikle öznelleştirdiğini açıkça izliyoruz. Dolayısıyla bu reaksiyoner İslami muhafazakar öznelliğin ‘yeni elit’de somutlandığı, bugüne kadar eklemlendiği liberal sol mutabakatçılıktan kendini tedricen ayırmakta olduğu ve gelmekte olan politikanın yönetici elitini oluşturma hazırlığının son safhalarına ulaştığı görünüyor. Şöyle veya böyle İslami muhafazakarlığın Türkiye’yi 2010’lu yıllar içinde demokratik parlamenter rejimin çok dışında, demokrasi adına demokrasi nefreti ile karakterize olmuş post-feodal bir monarşiye, Suud benzeri bir devletimsiye taşımakta olduğuna, bu süreçte yalnız olmadığına ve küresel emperyal gücün desteğiyle geri dönüşsüz bir sürecin başarı eşiğini geçmekte olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Bu yazıda yaşanan bu sürecin temel ideolojik ve politik dinamiklerini -‘solun durumu-’zemininde kalarak-sergilemeye çalışacağım.

Sözünü ettiğim istisnai itiraz Zaman ve Taraf sütunlarında İ.Cihaner’i karalama ve itibarsızlaştırma propagandası karşısında Ahmet İnsel ve Sezgin Tanrıkulu’nun bundan rahatsızlık duyarak, yine Taraf’ta birlikte yazdıkları "Tahrifat yapmakla demokrat olunmaz" (2 Mart 2010) başlıklı yazılarında ortaya kondu. Zaman yazarı Kurtuluş Tayiz’e yanıt veren bu itirazın son cümlesi şöyle: "Bugün verilen kavganın gerekleri için geçmişi tahrif etmek ve bu tahrifatı mazur görmek, bu kavganın demokrasi için verildiği iddiasını gölgeler." Hani günaydın demek de mümkün ama şimdi bu yargıyı bizzat A.İnsel dahil, liberal-sol ve İslamcı aydınların, Radikal ve Taraf başta, tüm medya ve TV’lerde özellikle son on yıldır sürdürdükleri ideolojik saldırının temel yöntemine yönelik bir eleştiri (hatta özeleştiri) olarak alıyorum. Ve A. İnsel’i bu itirazı yöneltmeye getiren saikin sadece Zaman’da başsavcı İ.Cihaner ile ilgili dezenformasyona yönelik tepkinin çok ötesinde, bir sezgiyi, yakın geleceğe ilişkin bir öngörüyü ima eden bir ikaz olarak okuyorum. Bu ikazı, 1990’larda kendilerinin İslamcılarla kurdukları ittifakın (mutabakatçı ittifakın) sonlarına gelindiğinin bir sezgisi olarak anlamak için -aşağıda bir çok örneğini vereceğim- sayısız neden var ortada. Ayrıca son zamanlarda liberal sol aydınların artık Ergenekon ve darbe söylemini daha ileri taşıyamadıkları bir noktada tıkandıkları ve papağanın yumurtasından papağan çıkarmaya başladıkları bir döneme girdikleri de ortada. Örneğin, Nisan başıydı sanırım, Perihan Mağden CNN’de Cüneyt Özdemir’in karşısında, Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’dan hareketle adeta küplere binmiş bir halde ter ter tepinerek, “ergenekondan içeri alınan cumhuriyet aydınları terör örgütü üyeliğinden değil, düşüncelerinden ötürü içerdeler” itirazına karşı ‘o zaman düşüncelerini temize çıkarsınlar’ (cümle aynen bu) ithamıyla bu zihinsel kabızlığın zirvesini örnekledi. Ya da bu örnekleri geçenlerde Taraf yazı işleri müdürünün “Ergenekon üyesi olduklarından haberi olmayan bazı insanlar da Ergenekon üyesi olmuş olabilirler” türünden ‘gizemli’ nedensellikler inşasına kadar itelemek de mümkün. Bu zihniyet mi, demokrasi savunucusu, bu nefret ve kin kusan reaksiyonerlik mi? Bırakalım buna tuzukuru aydınlar inansın. Benim, İnsel’in itirazını önemsememin temel nedeni; bugün bir yandan olan bitenlerden değişik oranlarda ‘rahatsızlık, hoşnutsuzluk’ duygusunu –adları ne olursa olsun- yaşayanlar, öte yandan tüm medya ve sair araçlarla ‘düşmanlık ve nefret’i idealleştirenler arasındaki ilişki artık toplumu dönüştürücü falan değil bizzat yıkıcı bir süreç olarak yaşanmaya başlamış olmasıdır.

İnsel ve Tanrıkulu’nun ‘geçmişi tahrif etmek, kavganın demokrasi için verildiğini gölgeler’ saptaması esas olarak Derrida’nın, “geçmiş, her zaman bir şimdinin tezahürüdür” formülünün bir versiyonu. G. Vico da tarihe tam da bu amaçla başvurmuştu. Fakat liberal solun ve islamcı muhafazakar tepkiselliğin bu geçmişi ‘yağmalama ve tahrif’ yöntemini eleştirme noktasında ne kadar inandırıcı olabildikleri büyük bir sorun. Çünkü, bizzat A. İnsel’in birkaç yıl öncesine kadar Radikal ve eklerinde, özellikle Ermeni, Kıbrıs ve AB sorunu ile ilgili güncel politik amaçlar için tarihi (Cumhuriyet öncesini, Cumhuriyet yıllarını, Kıbrıs’ın 60’lar 70’lerini vb.) nasıl büyük bir ihtiras ile tahrif ettiğine dair o yıllarda sayısız örnekler verdim (bkz. Batıyı Anlamak, 2005). Şu anda bu izleğe tekrar değinmemin nedeni, liberal sol mutabakatçılık ve islami muhafazkar tepkiselliğin mevcut iktidarın bekası için tarihi verileri ihtirasla kullanarak, yeni kuşaklar üzerinde yarattıkları duygusal etkiyi, (aslında kısmi de olsa rasyonel olması gereken ikna yerine) tepkili bir kamu yaratma sürecine nasıl tahvil ettiklerini ve bunun bir demokrasiyi inşa ittifakına değil bir demokrasi nefreti yaratmanın suç ortaklığına dönüştüğünü göstermektir. A.İnsel’in itiraz ettiği ‘geçmişi tahrif’ mantığı için, örneğin Neşe Düzel’in yakınlarda Mete Tuncay’la yaptığı söyleşideki çanak soruları ve M. Tuncay’ın tarihi ‘kullanım biçimi’ni örnek verebiliriz. Mete Tuncay, ‘Takrir-i Sükun’ yasasının etkilerini, istiklal mahkemelerini vb. anlatıyor, konu seçimi, zamanlama, yerin ötesinde duygusal etkiyi yaratan dilin simgesel şiddeti, “asılacak oğlunu babaya seçtirdiler” noktasında bilinçaltı belleğin izlerini sermaye yapıyor ve Neşe Düzel de bunu manşetten başlık yapma yeteneğiyle amacına ulaşıyor. Politika yapmak salt tepkiselliğe hapsolunca böyle oluyor. ‘Cumhuriyet demokratik bir devlet değildir’ argümanı –böyle kullanılınca- Mete Tuncay’a, Neşe Düzel’in okulundan bir diploma alma hakkı kazandırıyor. Ancak bu diplomayla kendini H.Berktay’ın en azından feraset düzeyinin çok çok altında, yine Neşe Düzel’in başka bir söyleşisinde “Cumhuriyet diktatörlüğün kod adıdır, cumhuriyete demokrasi için değil, şahıs diktatörlüğü için geçildi” ya da “Atatürk milliyetçiliği 1920’lerin faşizmidir” diyen Sevan Nişanyan’la aynı yere yerleştiriyor. Mete Tuncay için belki bu da bir kariyerdir, vb… Daha önce yazdım, bu tepkisel retoriğe hapsolmuş politika bir noktada kanaat terörüne dönüşüyor. Olgular, örnekler, olayların doğru-yanlışlığını sorgulamıyorum, burada tahrif, “belli bir bugünü inşa” amacıyla tarihin adeta yağmalanmasına dönüşen bir tepkinin bizzat kanaat terörü olarak işlemesiyle yapılmaktadır. Bu yazıda temelde anlamaya çalıştığım şeylerden biri de, bu tepkinin anatomisiyle ilgilidir. Bunun ancak bir köle ahlakı, bir kurban pathosu içinde anlaşılırlık kazandığına aşağıda değineceğim.

Fakat bu tür bir düşünce yanılıyor olamaz mı, istiklal mahkemeleri, 12 Eylül, Türkiye’nin imtiyazcı bürokratik faşizmi ve yarattığı yıkımlar, darbeler ve bu kaç tane olduğu bilinmeyen derin devletleri dahil askeri vesayet sorunu, bunlar eleştirilmeyecek, görmezden gelinecek ve sineye çekilecek, istenen bu mu? Bu toplumun gerçek yabancısı olma kaderini bir türlü aşamayan solcularının ve elbette bu toplumun farklılıklarının yaşadığı acılar, dışlanmışlıklar, yok sayılmalar ‘ile birlikte’ geçirilen hayatlar ne olacak, nereye konacak? Demokrasi kavgasıysa söz konusu olan, köhnemiş devlet aygıtı ve imtiyaz sultalarıyla çürümüş kurumların yeniden yapılandırılmasından uygar ve sivil bir dünya özlemi içindeki bir insan neden hoşnutsuzluk duysun?

Şöyle düşünelim, Türkiye’de diyelim Marksistlerin egemen aktörleri olduğu proletaryan bir dönüşüm, bir sivilleşme yaşandı. O durumda bu dönüşümün aktörleri ve aydınları bu tabloyu eleştirmeyecekler mi? Bu toplumun proletaryan dönüşümü için mücadele vermeyecekler mi? Elbette verecekler? O zaman bu mücadele, (varsayalım) “aynı hedefi” çökerttiğine göre bugün Liberal Mutabakatçılar ve İslamcı Muhafazakarların vermiş oldukları mücadele ile aynı anlama gelmeyecek mi? Evet mi, hayır mı? Evetse, Liberal Mutabakatçılar ve İslamcı Muhafazakarların bugün tahakkümünü kurdukları ‘demokrasi’ ve devlet biçimine komünalist demokrasi mi diyeceğiz? Küreselleşmenin sınıfları ortadan kaldırışına, komünizmde sınıfların ortadan kalkışı mı diyeceğiz? vb. Mantık daha fazla yürümüyor ve geldiği bu saçma sonuçta iflas ediyor. O halde hayır, sol ya da komünalist demokrasi mücadelesi ve toplumsal dönüşüm talebi ile bugün Liberal Mutabakatçılar ve İslamcı Muhafazakarların demokrasi adıyla kutsallaştırdıkları mevcut hegemonya aynı değildir. En azından bu aynı olmayışın sezgisi bir hakikattir. O zaman aradaki fark ne? En yakıcı soru bu. Bu soruya elbette tüketici anlamda değil ama, kimi temel ayrımlar noktasında çok net yanıtlar vermek hem mümkün hem de artık zorunlu. Bu zorunluluk bugün, Tekel işçilerinin eyleminde de görüldü ki, artık ontolojik bir talep. Yani, aydınların bilinçlenme kuruntuları ya da vicdanlarını rahatlatma avuntuları değil, direnen bedenin (Ranciere’in tanımladığı anlamda, ‘Proletarya’nın) talebi. Sadece bu talep her türlü saygının ötesindedir ve bir aydın için kutsal varsa, o da bu taleptir.

Üç Aks ya da Liberal Sol Mutabakat

Demokrasi teorileri genelde bir devletin varlığını varsayarlar ve insanları eşitlerin bedeni olarak yurttaşlık sorumluluğunun bir biçimiyle dolayımlayarak son bulurlar. Mutabakatçılar egemenliğin yapılandırılması da demek olan bu demokrasi sorununu egemenliğin diliyle ya da hakiki muktediri arama saikiyle değil de, daha çok metafizik dolayımlar üzerinden inşa ediyorlar. Bu dolayımlar, politik felsefeye içkin olan ve yüzyıllardır her seferinde başka kılıkta yeniden piyasaya sürülen ‘hak’, ‘yasa’, ‘vicdan’ vb. kavramlardır. Doğrudan sermayenin egemenliğini tartışmaktan kaçmanın bir biçimi olarak bu dolayımlar, demokrasi macerasının da en temel yürüyüş hattıdır. Bizde bu hat son 30 yılda hem liberal demokrat hem de islamcı muhafazakar politikaların birleşik çimentosunu oluşturan üç temel aks üzerinden kuruldu: totalitarizm eleştirisi, insan hakları ideolojisi inşası ve iktisadiyat eleştirisi. Bu üç izleği, teorik performanslarıyla aynileştiren üç isim üzerinden kısaca hatırlayalım.

Halil Berktay 2008, Nisan-Temmuz arasında Taraf’ta ‘sol ve demokrasi’ adlı 12 köşe yazısı yayınladı. Bu dizi, Haziran 2008’den itibaren M. Belge’nin katılımıyla da genişledi ve nihayet Deniz Gezmiş’lerin ve 68 solculuğunun ulusalcı ve Kemalist olarak mahkumiyetini takiben, geleneksel solu, ‘ulusalcı ve ittihatçı sol’ olarak etiketleyen bir yaftanın tahakkümüyle sabitlendi. Berktay bu dizi boyunca dört temel argüman ileri sürdü:

“a) Demokrasinin “burjuva demokrasisi” ve dolayısıyla “burjuva diktatörlüğü”ne eşitlenmesi, çok temel bir hatadır. Dolayısıyla demokrasi “sınıf tahakkümü biçimine” indirgenemez.

b) Şiddete dayalı devrim, bir düşmanlık kültürünü zorunlu kılar. Ve bütün kötülükler buradan kaynaklanır (26.06.2008)

c) Marx'ın yolundan yalnızca otoriterliğe varılır, S. Mill ise Liberalizmin özgürlükler cennetine bir çağrıdır (05.07.2008). Türkiye'nin demokratik ahlak ihtiyacına Marx'tan fazla S. Mill ışık tutar (10.07.2008). Devrimciler ve kendisine Marksist diyen her kim varsa kapitalizmi eleştirmeyi bir kenara bırakıp esas olarak a) Uluslararası komünist hareketin, b) geçmiş sosyalist ülkelerin eleştirisine yönelmek zorundalar (24.05.2008).

d) Anti-emperyalist sol bir dil, ulusalcılığa hatta ırkçılığa varabilen bir vahşet dilidir ve İttihatçılıktır. Bunu Zimbabwe’deki Mugabe deneyimi fazlasıyla kanıtlıyor.” (Sonradan bu örnekleri Kuzey Kore’yi ve Chavez’i de ekleyerek zenginleştirdi.)

İtiraf etmeli ki, sadece dilin şiddetiyle değil, tematik yapısıyla da bu argümanların, özellikle solu sosyalist hümanizma üzerinden anlayan geleneksel solda belirli bir etkisi oldu. Amacım her bir iddiayı; ‘demokrasiyi sınıf tahakkümüyle anlamayı reddini, sermayenin tahakkümünden başka hiçbirşey olmayan bugünkü mutabakatçı/muhafazakar demokrasinin analizi ve Berktay’ın ‘ulus-biçim’e alternatifinin ne olduğu sorgulamasıyla’; ‘devrim perspektifinin düşmanlık kültürü olduğu tezini, başta içinde yer aldığı Taraf’ta somutlanan tepkisel biçim dahil, iktidarın şiddeti ve zulüm olarak şiddet analiziyle”, “S.Mill ışığının bugün aydınlattığı faydacı ahlakın analiziyle’ ve ‘Anti-emperyalist dilin ırkçılığı iddiasını bugünkü küresel emperyal gücün Batı ırkçılığının ve çoğulculuğun meşrulaştırdığı ‘yeni-ırkçılıklar’ın analiziyle” bir karşı eleştiri konusu yapmak değil. Eğer geleneksel sol, son çeyrek yüzyıldır dünya solunu altüst eden sol postmodernizm mahreçli çıkışlar ve M. Foucault, G. Deleuze, A.Negri vb. üzerinden gelen modernizm eleştirisini içselleştirebilmiş olsaydı, “merkezi bir iktidar”, “özne” ve “amaç” temelli (yazgısı totaliterlik dışına çıkamayan) modern (pozitivist, Marksist vb. ortodosk) yapıların yıkıldığını, Berktay’ın bu saldırısına gerek kalmadan zaten anlamış olurdu. Berktay’ın yaptığı, ülkenin entelektüel ikliminin tarihsel açmazlarını tam bir Amerikalı yabancı davranışı içinde istismar etmek oldu. H. Berktay, Marksizm sonrası tartışmalar üzerinden değil, hatta Kıta Avrupa’sındaki tartışmalar üzerinden de değil, doğrudan Amerikan ve Anglo sakson geleneğin orijinal liberal kaynaklarından hareketle bir saldırı kurguladığı için, Marksizm-sonrası bir sol tahayyül inşasına değil, bizzat neo-liberal ideolojinin tahakkümünün inşasına hizmet eden bir yol açmayı seçti. Bu ülke aydınları bugünün alçaklıklarını dünün alçaklıklarıyla örtbas etmekte gösterdiği başarı yüzünden yarın ona teşekkür etmeyeceklerdir. Buna inanıyorum çünkü bu coğrafya, insanı sadece rasyonel ve yalıtık bir birey olarak görmeyen, tersine duygulanımlara da hürmet eden bir kültüre sahiptir. Ve bu ülkenin geleceği yoksulları ve doğallığı içselleştiren türsel bir medenilik üzerinden kurulacaktır, zenginlerin ve aydınların barbarlığı üzerinden değil. Bundan böyle İnsanlığın referansı zenginler ve onların aydınlarının uygarlık adıyla kutsadıkları barbarlık olmayacaktır. Tarih, ne bugünün iktidarını meşrulaştırma niyetleri ve hesaplarının tezahürü olarak, ne de dinin geri dönüşünü makulleştiren bir yorumsama olarak okunamaz, o ancak proletaryanın eşitözgür (egaliberté) geleceğini inşanın zemini olarak bir anlam taşır.

Murat Belge, eskiden (2005’lerden beri) Radikal’de sürdürdüğü köşe yazılarını Haziran 2008’den itibaren Taraf’da sürdürüyor. Belge’nin en temel açmazı kendini şu ikileme sıkıştırmış olmasından doğuyor: “dünya sosyalist hareketi liberalizmin katkılarını özümsemiş bir solculuktur. Bunu reddedince bir ‘işçi sınıfı bilimi’, ‘bilim işçileri’ vb. monist yapılara saplanırsınız”(17.06.2008 Taraf). Dolayısıyla bir yandan yukarıda verdiğim Berktay’ın tezlerinin tamamını savunan ateşli yazılar yazarken bir yandan da liberal birey ve insan hakları ideolojisini hayatın her alanına taşıyan oldukça geniş bir vizyon çizdi. Bu çok geniş vizyonun temel handikapı, her zaman, sanki sosyalizm ve ulus devlet uygulamaları zorunlu olarak totalitarizme giderken, liberal demokrasiyi devletli değilmiş, bu devletin bir iktidar şiddeti ve zulmü yokmuş gibi, ahlaki bir jestle kurgulamasına dayanır. Liberal demokrasilerin de devletli yapılar olduğu ve sermayenin egemenlik biçimini meşrulaştırdığı gerçeği onun literatüründe, vicdan ve evrensellik temaları altında kalarak görünmez hale gelen biricik temadır. Teori, M. Belge’nin Marksist bireyin demokratlaşması arzusunun bedelini, onu kapitalizmi olumlamak zorunda bırakan bir paradoksa mahkum etmekle tahsil etmiştir. Tüm enerjisini bu paradoksu kucaklamaya adamış olmasının sonucu, örn, içe kapalılık eleştirisi gibi meşru denebilecek sıradan söylemlerin arkasına saklanarak daha dünyalı bir vizyon, evrensel değerler, vicdan gibi klasik liberalizmin daha 19. yy’da Marks tarafından cılkı çıkarılmış temalarına geri dönüş içinde bir manevra alanı bulabilmiştir. Ve yıllardır tüm entelektüel eforunu bu alanı genişletmeye hasretmiştir. Oysa, diyelim sosyalizm egemenliği ancak bir totalitarizmle deneyimledi ve eleştirilmelidir, evet de, sermaye egemenliği sorununu, “liberalizmin katkılarını özümsemiş solculuk” nasıl çözüyor? Sermaye egemenliğinin yerine sınıf ve ulus eleştirisini ikame ederek reddetme kolaycılığını ‘ahlaki seçim’ nereye kadar taşır? Hangi ahlaki seçim yoktur ki, muktedirin elinde hiyerarşiyi aklamasın? Sınıf perspektifinin risklerini ortadan kaldırmak için ahlak (E. Kant) yeterliydi de, bunu Marks, Lenin, Mao keşfedememiş, sayın Belge mi keşfetmiş? İşin aslı şudur; ‘totalitarizm eleştirisi’ duvarın yıkılmasından sonra tüm dünyada kapitalizmin attığı zafer çığlığının Türkiye’deki tekrarıdır. Tüm dünya solu bunu kapitalizmin mutlak ve sonsuza dek rakipsiz kaldığına dair bir şımarıklık içinde attığı zafer çığlığı olarak okurken, Sayın Berktay ve Belge’nin, Türkiye’de bu neo-liberal mutabakatçılığı ulusalcılık ve TSK eleştirisi elbisesi giydirerek topluma ve sola karşı kullanmaları aklın kurnazlığının incelikli bir stratejisidir. Evet ulusalcılık ve TSK eleştirisini herkes algılayabilir, ancak hiç kimse de bunun ardına gizlenen Sovyet Blokunun çöküşü karşısında atılan neo-liberal zafer çığlığını duymayacak kadar sağır değil. Sonuç M. Belge Liberal demokrasiyi bir ‘egemenlik’ tarzı olarak neredeyse hiç düşünmeyen bir dil içinde, bireyi bir ‘yurttaş’ olarak tasarlamaktan (ulus devletten) kaçtığı, doğrudan pazarın tüketici ‘özne’si olarak tasarlama riskini de sol gelenekten utanan bir edayla savuşturduğu için, 21. yüzyılın toplum tasarımını, sadece ahlaki ve vicdani temelde bir metafizik ahlakçılığa indirgemek zorunda kalmıştır. Bu da sonuçta, sermayenin küreselleşme vizyonuyla çizdiği adreste ikametle örtüşen bir fotoğraf olmuştur. M. Belge, emek dünyasının değerleri yerine, sorunu insan hakları söylemi içinde bir ‘ahlaki seçim’e bağlarken, bu seçimin, varlıklarını ayrıcalıklarına, -yani akıl ve düşünce ayrıcalığını kendilerine, emek ve üretim görevini alttakilere tahsis eden, “herkesin kendi işini yaptığı” toplum tipinin bekasına- adamış aydınların hastalıklı narsizmlerine çok uygun düşeceğinin gayet farkındadır. Bu fotoğrafın çıplaklığını, ne ulus-ordu düşmanlığını idealleştirmek ne de demokrasiyi küresel sermayenin tahakküm rejimine dönüştüren mutabakatçılık hiçbir şekilde gizleyememiştir. M. Belge ne yazık ki, ‘monist’ yapıdan kaçayım derken iflah olmaz bir düalist yapıya yakalanmış, ‘demokrasiyi’ ya postallara ya da bankalara zincirlenmiş kitlesel yoksulluk zulmüne ezdirmek gibi iki seçenekten birine mahkum olmak zorunda kalmıştır. Bundan böyle birinin şiddetine karşı ne denli vicdanlı ve iştiyaklı yazılar yazarsa yazsın, demokrasinin diğerinin şiddeti altında ezilişini seyretmek durumundadır. ‘Demokrat birey’in ya da “liberalizmin katkılarını özümsemiş bir solculuğun” ‘vicdan’ının kapasitesi budur.

Ahmet İnsel, 2000’li yılların başından itibaren, Radikal ve eklerinde, Marksizm’in esasen bir hastalığı olan ve kendi içinde de mahkum ettiği ‘ekonomik belirlenimcilik’ sapmasını sürekli istismar ederek, ‘iktisadiyat eleştirisi’ adı altında faturayı bir bütün olarak Marksizm’e çıkarmış, ve bu avantajı Marksizm’in reddi için kullanmayı ‘başarı’ saymıştır. İktisadiyat eleştirisi ile, 90’ların sonu ve 2000’lerin başlarında solun, daha doğrusu başta öğrenci gençlik olmak üzere küçük burjuva tabanın ekonomik sömürü ve talan düzenine duyarsızlaşmasında ciddi bir rol oynadığı ve liberal kampa doğru yaşanan zihinsel ‘göç’ün başarılı bir faili olduğu kabul edilmelidir. Hayatı politize etmenin en önemli aracı olan ekonominin tüm söylemlerden geridönüşsüz atılması ve yerine ahlaki söylemin ikamesi A. İnsel özelinde tüm bir Birikim loncasının başarı hanesine kayıtlıdır. Esasen kendisi, kendisi hakkında şöyle bir özet veriyor: “Sadece emekle ilgilenen bir hareket siyasal bir hareket olamaz. O, ancak sendikal bir hareket olur. Sol, iktisadi çıkarlar için birleşen kişilerin hareketi değildir. Sol, bir vicdan hareketidir.” “Sol, Ergenekon’la bölündü. İktidara şüpheyle yaklaşmak solcu bir reflekstir ama… İktidara karşı gözükapalı muhalefet etmek, solcuların siyaset alanını terk etmesi demektir.” (Ahmet İnsel, 04. 08. 2009 Neşe Düzel’le Röportaj’dan, Taraf.)

Sorun benim açımdan şudur, “sadece emekle ilgilenen bir hareket siyasal bir hareket olamaz.” önermesinin doğruluğundan, solun bir ‘vicdan hereketi’ olduğu önermesi çıkarsanamaz. Bu ancak kendini paralojik bir mantığa indirgeyen çaresizliğin ya ta kasıtlı manipülasyonun mantığı olabilir. Dolayısıyla, Berktay ve Belge ile çizilen vizyon böylece ‘iktidar (AKP) eleştirisini de yasaklayan bir ‘vicdan’la taçlanarak tamamlanmış olur. Ekonominin, örneğin sadece ‘işsizlik’ söyleminin bile yarattığı toplumsal politizasyondan adeta nefret eden mutabakatçı aydın kendini, sonuçta ‘demokrasi’ falan dediği ahlaki bir başka dünyaya adayarak, (neredeyse asketik [sofuca] bir adanmışlıkla) sermayenin egemenliğini gizlemenin savaşçısına çevirmiştir. Yani, Berktay’ın “kapitalizmi eleştirmeyi bir kenara bırakın” önerisiyle başlayan mutabakat süreci, Neşe Düzel’in bir söyleşisinde eski TKP’li Nabi Yağcı’nın, “Sol kapitalizmin gelişmesinden yana olmalıdır…” vecizesiyle nihai tanımını bulmuştur. Bu aleniyetin hıncıyla, sürekli olarak, geçmişin (hatta kapitalizmin) tüm hastalıklarının kaynağında, halk, ulus, proletarya, eşitlik, sınıf mücadelesi vb. kavramlar olduğuna bizi/toplumu inandırmaya çalıştılar, çalışıyorlar. Fakat Marksist ütopyalar karşısında, mevcut iktidar ilişkilerinin şiddetine ilave bir şiddet haline gelen bu mutabakatçı entelektüel hegemonyanın iki temel paradoksu vardır. Birincisi Marksizm’in ölümünün ilanına gerekçe olarak kullandıkları ekonomik belirlenimciliğin, neredeyse en radikal ekonomik zorunluluk biçimiyle neo-liberal sistemdeki kaçınılmaz ağırlığı ve önceliğinin, artık alabildiğine sıradanlaşmış bir olgu haline gelmiş olmasıdır. Kendileri ne kadar ilgilenmeseler de, ekonominin sadece makro büyüklükler ve mali piyasaların hareketine indirgenmiş olması ve hükümetlerin hemen her politikayı bizzat bu mali piyasaların taleplerine göre ayarladığı gerçeği ortadadır. Bugün Türkiye’de politikanın her sabah borsaya göre, kurlara göre, mali piyasa aktörlerinin hassasiyetlerine (sıcak paranın keyfine) göre tanzim ve dizayn edildiğini, AKP’nin artık yabancı finans kuruluşları ve şirketlerin iş takipçisine döndüğünü işsizlerden ev kadınlarına, öğrenciden köylüye kadar herkesin biliyor olması ve mutabakatçıların bundan bihaber olmayı seçmeleri olsa olsa önerdikleri ahlakın bir seçimi olabilir. İkincisi; bu ahlak, vicdan, birey, hukuk, ‘insan hakları’, müzakereci politika, çoğulcu toplum vb. ile işleyen bir mutabakatçı demokrasi; özgürlükçü, ötekiyle bir arada yaşamaya, empatiye dayanan evrensel ve dünyalı bir demokrasi, …hatta bir ‘vicdan hareketi’. İyi de bu mutlu teleoloji, Türkiye’de hortlayan cemaatçilik ve onların partikülarist hegemonya talepleri ile çelişmiyor mu? Gülen yapılanmasının devleti ele geçirmiş olmasının ve iktisadi yağmacılığının yerelliği bu neo liberal evrenselliğin ve vicdan hareketinin bir ütopyaya dönüştüğünü kanıtlamıyorsa, neyi kanıtlıyor? Kültürel farkları mutlaklaştırarak geçişsiz kimlikler-tekillikler kuran ve yeni bir ırkçılığa dönüşen coğulculuk söyleminin Türkiye’deki tezahürü, yani artık bu tekilliklerin her birinin (alevi-sünni, türk-kürt) yek diğerinin gırtlağına çökmüş olması, şu bir arada yaşama, çoğulcu vb. mutabakatçı şemanın kendisini bir ütopyaya çevirmiyor mu? Marksist ütopyalar öldü diyen neoliberal zafer çığlığının özellikle de 2008 krizinden sonra- kendisi de bir ütopya değil mi artık? Bu paradoksların ağır yenilgisini gizlemeye çalışan ‘Taraf’, ‘ordu çıldırdı’ ‘karargah çiçek açtı’, ‘naayt… general söylüyor ninanacaksın’ gibi başlıklarla lümpenleşmenin zirvelerini denerken, arada bir de dönüp, ‘Renkli devrimlerin sonunun geldiğini’, ‘Obama’nın ulus devletlerden finans hareketlerine kısıtlama’ talebini, ‘ulus devletlere geri mi dönülüyor’ tartışmalarını, BRHC’in Batı’yı ciddi ciddi ürkütmeye başladığını, zengin AB ülkelerinin krize bağlı ekonomik çöküşlerinin AB projesini absürt ölçüde bulanıklaştırdığını, v.b düşünmesinde yarar var bence. Artı ve daha önemlisi, neo-liberal evrenselci ideolojik uçuş, artık tüm dünyada iniş pistinin sınırlarını hesaplamaya başladı, zira yere çakılmak gibi bir seçenek (istediği kadar polis sayısını artırsın ve antik sitede dışarı atılan şiddeti kentin içine taşısın) her zaman var, en beklenmedik anlarda en güçlü biçimlerde üstelik. Uygar aydın barbarlığı bugün bu (Taraf’taki) ütopik lolipop yalayan çocuk resminin yanına yarın direnen bedenin, işsiz bedenin, yoksul (ama yoksun olmayan) bedenin doğallığı karşısında altına yapan aydın resmini koymayı da ihmal etmemelidir. Bizzat solun içinden çıkarak solu çürüten, bozan bu liberal uygar aydın barbarlığının 30 yıldır izlediği yolun artık manevra alanı kalmamıştır. Kendileri de çok iyi biliyorlar ki, -savundukları müzakere ihtimalleri dahil- tüm manevra alanlarını sermayenin iktidar şiddeti ve iktisadi zülmü tüketti. Bu yüzden sermayeyi kendi canlarını savunur gibi savunmaktan başka kaderleri yok. Yine bu yüzden ahlaka ihtiyaç olduğu konusunda ne kadar ısrar etseler yeridir. Sermayenin savunusu, sermayenin dini olan ahlak savunusundan ayrılamaz.

Tasfiyeler

Solun tasfiye yılları -80’ler: 1970’li yıllardaki ‘zamanın ruhu’ sol aydının mutlak egemenliği altındaydı. Bunun anlamı şuydu, yayınevlerinin kitap seçimlerini, dergilerin tartıştığı konuları, yazılan, çevrilen romanların türlerini, politik tahayyülleri, sanat akımlarını, kısaca yaşama alışkanlıklarına varana dek, toplumsal hayat tarzını güdüleyen umutların, özlemlerin rotasını tayin eden iklim, sol bir kültürel iklimdi. Solcu aydınların hegemonyası tartışmasızdı. Bu tabloda ilk kez, 1978’lerde, öncelikle edebiyatta ve felsefede çatlaklar görülmeye başladı. Avrupa’da 60’larda -özellikle de yapısalcılıkla birlikte- başlayan ve Ortodoks Marksizm’e yönelik eleştirilerin teorik arka planını oluşturan (L.Althusser, M. Foucault vb.) önemli yazarlar ve eserlerin yarattığı tartışmalar yavaş yavaş dergilerde, kitaplarda görülmeye başladı. Fakat geleneksel solcu aydın kendi ‘toplumcu gerçekçi’ hegemonyasından o kadar emin, o kadar fütursuz ve o kadar içe kapanıktı ki, o dar, gündelik iktidar oyunları içinde, neredeyse hiçbir şeyin farkında değildi. Hümanist imanın katı paranoyası, iki adım sonrasını görmeyi imkansız kılan bir despotluğu hakim kılmış, solun entelektüel hayatını kötürümleştirmişti (bkz. hç. Kültürel Terörizm, 1991). Bunun sonucu doğal olarak, örneğin öncülüğünü Enis Batur’un yaptığı yeni bir ‘dergi’ kültürünün (daha sonra medya tarafından karikatürize edilerek çoğaltıldı), en ufak ideolojik saldırılarına bile tek kelimelik yanıt veremeyen ‘ortodoks yapı’-özellikle öğrenci gençlik içinde- hızla güven kaybetmeye ve sorgulanmaya başladı. 12 eylül sonrasında sola ilk darbe bu ‘burjuva entelektüalizmi’nden geldi. Örneğin, E.Batur’un ‘Alternatif Aydın’ında temsilini bulan ve 80’lerin ortalarında yanıtlanması gereken bu ideolojik meydan okuma karşısında solun edebiyat ve felsefe cephesinden tek bir ses bile çıkmadı (86’larda, Eebiyat Dostları dergisinin kendi çapında ve sahipsiz kalan karşı çıkışları hariç). Elbette bu meydan okumaya solun büyük ölçüde 80 darbesi tarafından içeri alınarak hayattan koparılmış olmasının payı var. Yine de, böyle olmasaydı bile diyorum, örneğin Fransız TKP’sinde olduğu gibi, hakim ortodoks yapının bu meydan okumaya yanıt verme kapasitesi yoktu. Dolayısıyla bu tasfiyeyi, 12 Eylül darbesine indirgeyerek rasyonalize etmek gerçeği pek vermez, çünkü, bu ideolojik yenilgi esas olarak 70’lerin ortalarında Avrupa’da kesin hale gelmiş ve bize bir on yıl sonra 1985’lerde aksetmiştir. Bu genel ideolojik yenilgi ile Türkiye’de solun büyük ölçüde mahpusluk ve işkence ile fiziksel anlamda enterne ediliş koşulları örtüştüğünde ortaya muazzam bir kültürel boşluk çıktı. Ve bu kültürel boşluğu, liberal eğilimli akademik bir küçük burjuva aydın loncası doldurdu. Üstelik bu zümre 12 Eylülle birlikte zaten militan solculuktan, kendilerini ‘marksist bireyin demokratlaştırılması’ ile vazifelendirdikleri bir ‘tatlı su frengi’ moduna geçmişti. Buna paralel olarak 80’lerin ikinci yarısında medya hızla tekelleşiyor, sermaye burada örgütleniyor ve bu süreç bir yandan da burjuva aydınlarının hegemonyasını üretiyordu. Sol kültürün aydınları tek tük kişisel yetkelerini sürdürseler de, bir bütün olarak sol entelektüel hegemonya 80’lerin ortalarında artık yolun sonundaydı. Ve ‘Marksist bireyin demokratlaşması’, hızla sevgi metafiziği bayağılığına, yani teorik hümanizmin iki yüzlülüğüne gömülmek dışında bir pozisyon üretemedi… Bir aydın egemenliği eğer simgesel değer üretim rejiminden tasfiye olmuşsa, o aydınların adına hareket ettiklerini söyledikleri toplumsal ‘taraf’ın çıkarları ve talepleri de beraberinde tasfiye olur ve süreç içinde, o ‘taraf’ın sadece değerleri değil, nosyonları, kavramları, kelimeleri, imgeleri… hepsi yavaş yavaş tarihe gömülür. Bu tarihsel ve toplumsal ‘taraf’ın çıkarları ve değerlerinin yerine hümanist evrensel değerleri ikame çabası ise, proletaryayı kilise cemaati zanneden zavallı küçük burjuva ortodoks rahiplerin hezeyanları ötesine geçemez, geçemedi de. 80’lerin ikinci yarısında solun kapısını çalan bu çöküştü. Artık kültürün kodlarını ve simgesel düzenin rejimini belirleyen sol ve emeğin/eylemin değerleri değil sermayenin ve pazarın değerleriydi. Sermayenin kendi aydınını üretme ihtiyacı sıradan, gündelik ve elle tutulur bir maddilikteydi. Ş. Mardin patronajı altında M. Belge ve Birikim dergisi etrafında kümelenen çoğu dev-yol’dan gelen ‘tatlı su frenk’leri sermayenin aydın kadrosu ihtiyacını –başta reklam sektörü ve medya yöneticiliği olmak üzere- birkaç yıl içinde ve hızla karşıladılar. Bu ‘kadro’ ne klasik cumhuriyet aydınıydı ne de artık solun aydını, dolayısıyla hakim kıldıkları değerler ne ulusun ne de sınıfın değerleri oldu. Piyasa tanrısının -tüketici, bireyci, egoist- birey tipi Türkiye entelektüel ikliminin yeni çocuğuydu. Bu çocuğun/öznelliğin adı 2000’lerde pasif mutabakatçı makine insan, doğalın ve yapayın bireşimi bir cyborg (ucube) olacaktır. 90’ların başında sol aydınların kültürel ve politik söylem alanındaki hegemonyası artık fiilen tarihe karışmış, sermayenin (soldan devşirdiği) aydını kendi hegemonyasını kurmuştu. Bu tasfiyenin üstüne gelen Sovyet Bloğunun fiili (1989) yıkılışı da, bu kez Marksizm’in kendisinin teorik tasfiyesini, başka deyişle politik solun -90’lar boyunca sürecek- tasfiyesini başlatan bir kırılmanın adı oldu. 90’lara girerken kültürde, sanatta ve politikada, solun boşalttığı yeri liberaller ve İslamcılar hızla doldurmaya başlamışlardı.

Solun tasfiye yılları -90’lar: Bu yıllar kavganın alabildiğine derinleştiği, entelektüel dünyada devir teslim çatışmasının yaşandığı en çalkantılı yıllardı. Bu yıllarda Türkiye’de politik alandaki ideolojik dönüşüm çok net çizgilerle yaşandı ve ayrıştı. İslamcı ideologlar sahnedeki yerlerini almaya çalışıyordu ama, yine de, sol, laik ve demokrat bir kültürden gelen izleyici/okur kitlesinin gözünde bir meşruiyet sorunu vardı. Bu meşruiyet mücadelesi entelektüel ortama entegre olmaya değil, bu ortama hakim olmaya yönelik olarak iki düzeyde yürüdü; pratik ve teorik. Pratik olarak; 12 Eylül’ün ABD’ menşeli İslamcı Türkiye projesinin, entelektüel ve akademik partneri olan Şerif Mardin’in ustabaşı olduğu dokuma tezgahında Marksizm’e alternatif olarak dokunan ideoloji, Piyasa adını telaffuz etme utangaçlığından zuhur etmiş bir sanal ‘Sivil Toplum’culuktu. Bu, 83’lerde M. Belge’nin Yeni Gündem’iyle zaten başlamış bir hareketti ve temel amacı ‘bireyin demokratlaşması’ bayrağı altında (bu niteleme -toplumsal, kolektif, eylem- vb. kavramlarla düşünmek yerine, ‘birey’ merkezli düşünme ve konuşmanın ikame edilmesi hareketinin ideolojik bir kılıfıydı) 12 Eylülün savurduğu solu liberalizme taşıyan bir şemsiye açmak ve bir zihinsel ‘göç’ başlatmaktı. 90’larda bu misyon Birikim’le devam ettirildi. Ali Bulaç, A. Dilipak gibi İslamcı muhafazakarların cephaneliğine, M. Altan, Asaf Savaş, N. Göle, A.İnsel, E.Mahçupyan, A. Bayramoğlu vb. bir çok liberal aydın da, Cumhuriyet’in en zayıf halkası resmi ideolojiye saldıran bir dil ve kavramlar seti üreterek katkıda bulundular. 90’larda aydınların etrafında kümelendiği bu ideolojik ortaklığın asli referansları, Birikim, Tezkire, Yeni Zemin vb’ydi. Teorik olarak; Bir yandan ‘Birikim’cilerin liberal sivil toplum söylemi bir yandan kültürel antropolojinin çoğulculuk ve çok kültürlülük izleklerini içselleştiren İslamcı ilahiyat, sol ve demokrat kamuoyu özelinde ‘bir arada yaşama’ ve ‘demokrasi kültürü/demokrat birey’ gibi nosyonlar ekseninde bir imajı meşrulaştırdı. Ali Bulaç’ın ünlü Medine Vesikası tartışması ekseninde, İslamcıların, bir arada yaşama, empati, demokratik hoşgörü, vb. talepleri Birikim’in sayfalarında adeta bir solculuk türüne dönüştü. Birikim solcuları, islamcı ideologları neredeyse demokrasi havarisi gibi sunarak sol+liberal+İslam ittifakının ideolojik hegemonyasını meşrulaştırdılar, (‘Edebiyat Eleştiri’, 1992-95) bu ittifaka en sert tepki gösteren ve eleştiren bir dergi olarak tarihe en azından bir dipnot düşebildi). C. Levi Strsuss’un 1950’lerde başlattığı kültürel antropoloji’nin çok kültürlülük yaklaşımının çok kısa sürede yeni bir ‘kültür ırkçılığı’na dönüştüğü ve çoğulculuğun yegane hedefinin ‘toplumsal eylem’, ‘kolektif eylem ya da kolektif tepki biçimlerini’ kısaca bizzat ‘toplum’u ve ‘toplumsal mücadele’yi tasfiye eden bir strateji olduğu ortadayken, kimi Marksistlerin bu ırkçı ideolojiye ‘demokrasi’ ve ‘insanseverlik’ muhabbeti ekseninde katılmalarının ve bu tartışmaları meşrulaştırmalarının trajikomikliği ancak bugün (o da belki) görülebiliyor. Bunun bir yandan söylem düzeninde sivil toplumu savunurken, bir yandan da sivil toplumun maddi hayattaki en asli unsuru olan kolektif örgütlülüklerin (başta sendikalar ve meslek birliklerinin) çöküşünü hızlandıran bir süreç olduğunu liberal solun a politik gözleriyle görmesi imkansızdı. Tam tersine 92’lerde solcular bu sivil toplum ve İslam karması garabet kavram istilasına umutla sarılıyor ve sempatiyle bakıyorlardı -2010’larda durum ne kadar değişti, emin değilim-. Elli sayı civarında yayınlanarak koca bir külliyat oluşturan ve döneminde (80’ler sonu- 2000’ler başı) solun tuhaf bir umutla baktığı Adorno’nun Türkiye şubesi çalışanlarının dergisi Defter’de bu liberal sol ve İslam ittifakından rahatsızlık duyan ya da eleştirdiğini gösteren en ufak bir itiraz bile yer almadı. Bunu, Marksist olduğunu söyleyen Eleştirel Teori’nin nasıl bir ‘eleştiri ahlakı’ olduğuna işaret etmek açısından söylüyorum. Evet bu bir sitemdir, çünkü bu ülkenin üç kuruşluk servetinden en yüksek payların tahsisiyle yatırım yapılmış (çoğu yurt dışında okumuş) onca entelektüel, onca değer, bizzat Defter değirmeninde, toplumsal mücadeleye taşınamadan (hatta tam tersine itilerek) çarçur edildi (Fransa’daki Marksizm-sonrası sol kültürün temel öğelerinin doğduğu yer olan Tell-Quel’in işlevini tek başına örnek versem bile, derdimi anlatmış olur muyum bilmiyorum?) Adorno ve Adorno’cuların bu ülkede solun kolektif bilincinin tasfiyesinden en az sermayenin aydınları kadar sorumlu olduklarını düşünüyorum. Yazık oldu, o kadar aydına ve neredeyse 15 yıla. İstedikleri kadar entelektüel olarak ‘derin’ olsunlar sonuç; en derinlerindeki en dibin diyalektik olumsuzlanmasıyla kendi kendilerini olumsuzlayarak tasfiye etmekten başka bir şey olmadı. Ve böylece, 90’larda bu coğrafyada artık liberal ve İslamcılar için ne sol bir ‘politik kültür’ ne de onun ‘yer’i kalmıştı. Şu denebilir, sol dünya ölçeğinde çöküyorsa, bunun Türkiye’deki tezahürleri neden bu kadar şaşırtıcı olsun ki? Oysa sorun bu değil, sorun Marksizm’in çöküşünün, toplum denen gerçekliğin devasa bir ‘taraf’ı olan mülksüleştirilenlerin, bir ‘taraf’ olarak inşası mücadelesinin de çöktüğünü varsayan aydın teslimiyetçiliğidir. Sorunun adı budur. Emeğin bir ‘Taraf’ olarak inşası ve onun varoluş mücadelesinin olanağını dahi ortadan kaldıran şey, marksizmin çökmüş olması değil, onun aydınlarının neo-liberalizme ve ilahiyatın popüler bilincine zihinsel ‘göç’üdür. Şu cümleyi söylediğim için üzgünüm, fiziksel olarak enterne edilmemiş ve görece özgür yaşam koşullarına sahip solcu aydın o yirmi yıl içinde (1980-2000) ideolojik savaş alanından (‘taraf’ inşasının önkoşulu olan) dövüşe dövüşe çekilmemişti, pantolonunu indirerek sıvışmıştı. Alanda kalanlar ve hiç aralıksız bugüne kadar bu kavgayı sürdürenler eşcinseller, çevreciler, kadın hareketi, sokak çocukları ve bazı “taşra” edebiyat çevreleri oldu, büyük kentlerin küçük burjuva ve orta sınıf (hele de akademisyen) sözde “Marksist”leri değil. İslamcılar ise solu derdest ettikten sonra, kültürel hegemonyalarını hızla ana mecraya, kitlelerin dinin popüler bilinci olarak ilahiyata taşınmasıyla kotarılacak bir politik iktidara yöneltmişlerdi.

Öte yandan Birikim’de, Yeni Zemin’de, üniversite konferans salonlarında liberal sol aydınlar ve İslamcıların ortak faaliyetleriyle hakim kıldıkları bütün bir arada yaşama, çok kültürlülük, muhabbetinin ardında yine de sert bir savaş yaşanıyordu. Bu savaş ‘Sivas Madımak Katliamı’ ile en şiddetli biçimine büründü. Yıllardır, Marksizmi ve aydınlarını yok sayarak, İslamcı ideoloji ve ideologları sahneye süren Birikim dergisinde (M. Belge, solcuların ‘demokrat’ olmadıklarından şikayet ederken ‘islamcıların ‘demokrat’ olduğunu keşfetmişti!) örn. Ö. Laçiner Sivas katliamının ‘kitlelerin kendiliğinden hareketi’ olduğu iddiasını şöyle temellendiriyordu: “oysa günümüzdeki kitlesel hareketlerin çoğu ‘kendiliğindendir’. … güdüler, sezgiler ve anlık etkilerce yönünü ve hedefini bulan hareketler bunlar..” Aynı zat İslamcılar ve sermaye yandaşlığı kariyerine yıllar sonra, örneğin, 28 Ocak 2009’da NTV’de Can Dündar’ın programında, Merdan Yanardağ Fethullah Gülen hareketinin esas olarak polis örgütünde ve ordu içinde örgütlenmeyi hedef olarak koyan siyasi bir hareket, illegal bir yapılanma” olduğunu söylerken, ona karşı hayır bu hareket "sivil" ve "kötü amaçları olmayan", "meşru" bir harekettir savunusuyla, ve Birikim’in Şubat 2010 sayısında ‘Sol İlahiyat’ı keşfiyle devam ediyor. (Birikimin bu İslamcıların örgütlü katliamını ‘kitlelerin kendiliğinden hareketi’ olarak teşhisine ‘Biz Camiye Giriyoruz ama Namaz Kılmıyoruz’ adlı bir yazıyla o zaman yanıt verdim [Bkz. Edebiyat Eleştiri, Sayı 4. 1993], bugünlerde tedavül ettikleri ‘Sol İlahiyat’ madrabazlığına ise aşağıda değiniyorum, vb.) Her halükarda, bu katliam sivil toplumcular dışındaki solda bir şok yaratmış, yıllardır sürdürülen ideolojik uykuyu kısa süreli de olsa kesintiye uğratmıştı. Bunun üzerine islamcı yayın organı ‘Yeni Zemin’de Ali Bulaç, o sivil toplumcu demokrasi söyleminin tam bir palavra olduğunu kanıtlayan ve birlikte yaşamanın adresi olarak ‘islam’ı işaret eden galiz bir yazı yayımladı. İslamcı muhafazakarlığın temel ideolojik aksiyomlarını çok net biçimde ortaya koyan ve solun tasfiyesini daha yola çıkarken bağıra bağıra ilan eden A.Bulaç’ın bu yazısından uzunca bir bölümü bugüne ve geleceğe tekrar gönderiyorum.

“…İttihatçı geleneğin Türkiye siyasetinde halen köklü etkilere sahip olduğu anlaşılıyor. Bu yıl işlenen cinayetler ve en son Sivas olaylarında 37 insanın öldürülmesi bunun en somut örneklerini teşkil eder. … Profesyonel bir gücün oteli yakarak 37 insanın öldürülmesini Müslümanların üstüne atmak suretiyle kendi amaçları doğrultusunda önemli bir adım attığı anlaşılıyor. … Bu çevrelerden kastım da belli sol, sosyalist ve Kemalist gruplardır. … Dünyanın ve Türkiye’nin bu zavallı marjinalleri gerçekten umutsuzdurlar. Öyle anlaşılıyor ki, çağını şaşırmış ve kiliseleri çoktan müşterisiz kalmış bu ateizmin ve pozitivizmin son örnekleri, bundan böyle daha çok saldırganlaşacak ve saldırganlaştıkça daha büyük yanlışlar yapacaklardır. Kahrolsun şeriat diye bağırmanın milyonlarca insanın ruhunda ne büyük sarsıntılar yapacağını bilmiyorlar. Onlar, şeriatın İslam’ın ilahi hukuku olduğunu ve bir müslümanın bir canını değil, bin canı da olsa şeriat uğrunda çekinmeden feda edebileceğini de bilmiyorlar. Ve eğer bütün bu ağır tahriklere rağmen Müslümanlar susuyorlarsa, bu onların engin sabırları ve geleceğin onların olduğunu gösteren somut belirtilerin gün gibi ortada olmasından ötürüdür. Müslümanlar, “Elbette Allah nurunu tamamlayacaktır kafirler istemese de” ayetinin tam bilincindedirler. … Bizler ise, ilk günden itibaren İslam’ın ezilen kitlelerin gönüllerini fethederek gelişme gösterdiğini biliyoruz. Telaşlanmaya, istif bozmaya, tahrik olmaya sebep yok. İslam, Allah’ın rahmeti altında özgürlük, adalet, hukuka saygı, barış ve huzur çağrısı, bir arada yaşama yoludur. (abç.-hç) Onlar geçmişi, Müslümanlar geleceği temsil ediyor. Onlar çağlarını şaşırmışlar, İslam zamanın ruhudur. Onlar intihar ediyor, Müslümanlar ise bütün dünyada diriliyor” (Yeni Zemin. Sayı 8. s. 14. 1993)

Bu, sola karşı 1980’ler başında burjuva entelektüellerinin edebiyat ve felsefe özelindeki meydan okumalarının ardından, bu kez 90’ların başlarında islamcı ideolojinin açık ve net meydan okumasıdır. Türkiye’nin geleneksel Marksist aydınları bu her iki meydan okumaya da yanıt vermemiş ya da verememiş ve (başlarda küçümseyerek baktığı) insan hakları ideolojisine taşlaşan bir ideolojik teslimiyetçiliği (çok az istisnasıyla) içine sindirmiştir. Günümüzde aynı oyun bir kez daha sahnelenirken, -namevcut solun hayaletinin işlevini (en azından medeni bir itirazı) sonsuza ertelemek adına- bu kez oyun, (cılkı çıkmış insan hakları ideolojisi yerine ikame edilen) ‘sol ilahiyat’ ideolojisi ile tezgahlanmakta ve kaldığı kadarıyla sol, islama karşı teçhizatsız yakalanarak, ‘İslam sosyalizmi’ ‘islami sol’ gibi absürt yumuşatıcılarla bu kez (insan hakları ideolojisinden sonra) ilahiyata teslimiyetçiliğe sürüklenmektedir.

Solun tasfiyesinden çıkarsanabilecek birkaç sonuç var: Birincisi, ideolojik mücadele öngöremeyen sol, birinci (1985 sonrası burjuva) meydan okumada sanatçılar ve öğrenciler başta olmak üzere aydın kitlesiyle, ikinci (90’lar İslamcı) meydan okumada da yoksullar ve emekçi kitlelerle (olduğu kadarıyla varolan) ilişkisini kaybetti. Kısaca, duvarın yıkılışını yeniden başlamanın habercisi olarak okumaktansa ‘uygulamalar yıkıldı teori sağlam’ mantığına sığınmayı tercih edenler, kendilerini dünyasal dönüşümden yalıtılmışlık içinde buldular. Şayet sol zamanında bu meydan okumalara ‘ideolojik düzeyde’ yanıt vermeyi, yani teslimiyeti değil, mücadeleyi seçseydi, en azından küreselleşme karşıtı ve biyopolitik bir ideolojik çatışmadan söz ederdik ki, o ideolojik çatışma kendi öğretisel risklerini telafi edici bir hat çizmek zorunda kalırdı. Zaman zaman Marksist solda kendine yönelik bir ‘özeleştiri ihtiyacından’ söz edilir. Bugüne kadar bu yapılamadı, bundan sonra da yapılamaz. Yapılamaz çünkü özeleştiri bir ihtiyaçtır ve o ihtiyaç ideolojik mücadelenin ihtiyacıdır. İdeolojik mücadele yoksa onun gereği olan bir özeleştiri süreci de doğal olarak olamaz. İkinci sonuç, ancak bugün yıkıcı etkilerini tümüyle görebildiğimiz medya ve üniversitelerin liberal sol ve İslami muhafazakar hegemonyaya terk edilmesi oldu. Günümüzde iktidar üretiminin neredeyse tümüyle medya gücüne dayandığı gerçeği, bu alanda solun tasfiyesinin liberal ve İslamcı politik iktidarlar için ne denli yaşamsal bir parametre olduğunu kanıtlayan yegane pratik göstergedir. Solun, nihai olarak liberal sola ve İslami muhafazakarlığa karşı ideolojik mücadele olanağından kendini yoksun kılmasının, bir diğer sonucu, Liberal ve İslamcı söylemin demokrasi ve diyalog demagojisine teslim olmasıdır. Bu teslimiyet olumlu (pozitiv) ve ‘evetçi’ bir kültür yaratmış, temelde sermayenin egemenliği ile ilgilenmeyen ve fakat onun çizdiği sınırlar dahilindeki yaşam alanlarını ‘demokrasi’ olarak olumlayan bir zihin haline gelmiştir. Bu zihin kaldığı kadarıyla solun jestini savunmacı bir dile hapsetmiş, dünyanın bugün (yorumlamak ve değiştirmekten sonraki etap olarak) bir saldırı nesnesi haline geldiği gerçeğini gizlemeyi başarmış, eleştiri, saldırı ve itiraz jestini marjinalize etmiştir. Yukarıda A.Bulaç’ın altını çizdiğim cümlesi, ‘yeni elit’ zihin yapısının jenerik tipidir. Özgürlük, demokrasi evet, çoğulculuk, hukukun üstünlüğü, bir arada yaşama vb. hepsine evet fakat islamın ve Allahın rahmeti altında! Allahın rahmeti bugün, ortak mülkiyetin, son 8 yılda 3388 maden ruhsatının kimlere verildiğiyle, enerji, sabit yatırımlar ve kamu malının özelleştirmesi adı altında AKP’nin tüm nüfusun ortak servetini kimlerle birlikte işgal ettiğiyle, milyonların mülksüzleştirilmesi ve maddi olmayan emeğin zihinsel ‘göç’üyle sarih ve sahih bir anlam kazanmıştır. Allahın rahmeti küresel emperyal sermaye ve onun işbirlikçisi islamcı sermaye üzerine yağmış, fakat bu rahmet nasıl bir rahmetse milyonlarca insanın mülksüzleştirilmesiyle, üretimden dışlanmasıyla sonuçlanmıştır. Aynı zihinsel jenerik tip, bugün küresel emperyal güç ve AKP’nin kendini ‘demokrasi’ olarak, demokrasinin kusursuz cisimlenişi olarak sunarken de işbaşındadır. Demokrasi sözcüğünün eşsesliliğiyle tatmin olan pasif mutabakat, demokrasinin kimin için demokrasi olduğu sorusunu görmezden gelerek, küresel sermayenin altında, islamın altında ya da Allahın rahmeti altında bir demokrasi nefretini, demokrasi yerine ikame eden bir süreçle uzlaşmış durumdadır. Oysa bu açık ve net bir egemenlik savaşıdır: ya sermayenin egemenliği ya da proleterleşen kitlelerin egemenliği. Demokrasi eşsesliliği bugün bu antagonizmayı yok etmenin silahına dönüşmüş ve islamcıların, liberal solcuları yedeğe bağlayarak küresel işgal rejimini demokrasi diye yutturma söylemi haline gelmiştir. Bu ideolojik saldırı bu söylemi yutmaya teşne küçük burjuva ve orta sınıf solcuların zihinsel göçü ile taçlanmasaydı başarıya ulaşamazdı ya da bugünkü talan ve işgal özgürlüğü rejimi bu denli meşrulaşamazdı. Gelinen noktada Şerif Mardin loncasının katkısını tarih bir gün tüm detaylarıyla yazacaktır. Ve bu sürece, ‘göç’ eden solun (tek tek her bir sanatçının, edebiyatçının, şairin, akademisyenin, kısaca aydının) ‘tek başına katkısı’ tarihsel, politik ve ideolojik bir önem taşımıştır.

Şimdi önümüzde iki temel soru var: birincisi, 2000’lerle birlikte tamamlanan sol kültürün ve aydın hegemonyasının liberal ve İslamcı aydın ortaklığı tarafından tasfiye edilmesinden ne anlamalıyız? Başka deyişle tasfiye edilen şey nedir? Tasfiye edilen şeyi salt klasik Marksist öğreti ya da bizzat onun taşıyıcıları olduğunu söylemek sadece ampirik bir tespit olur. Soruyu, tam da “Marksist öğreti ve taşıyıcılarının işlevi ne idi ki, o ‘işlev’ tasfiye oldu?” şeklinde anlamaktan yanayım. Ve ikincisi; öyle ki tam da o ‘işlev’in tasfiyesi 2000’ler boyunca İslamcı ve liberal entelektüel gücün (soldan sonra) bu kez cumhuriyet elitlerinin tasfiyesini başarmalarına hem yol açmış, hem de yardımcı olmuş olsun. Yanıtım şu: a) Solun militan mücadele pratiği tasfiye oldu. Bunu bütün sekterliği ve sapmalarından arındırdığımızda geriye kalan şey tasfiye oldu, anlamında kullanıyorum. O geriye kalan ve tasfiye olan asıl varoluşsal jest: eylemini-tepkisini kendini olumlama yoluyla ve kendini olumlayan değerler üzerinden üreten gayretin (conatus’un) işlevi ve gücü, yani birlikte varolma arzusunun eylemi, tasfiye oldu. b) bunun yerini, eylemini-tepkisini karşıtını olumsuzlama yoluyla üreten ve kendini karşıtını olumsuzlayan değerler üzerinden haklı kılan tepkisel bir işlev ve güç, yani bireysel tatmin olma arzusunun sözü ve söylemi aldı. En temel dönüşüm budur. Dolayısıyla 2000’li yıllarda realize olan cumhuriyet elitlerinin tasfiyesini gerçekleştiren güç tam da analizini aşağıda kurban pathosu başlığı altında yapacağım bu tepkisel güçtür. Fakat bu tepkisel gücün, tasfiye olan solun, (sekter ve sapma biçimlerinin de, en temel özelliği olduğunu ve esas olarak bu yüzden ve bu nedenle zihinsel ‘göç’ yaşamak zorundaydılar”) paradoksunu da anlamak zorunluluğuyla birlikte.

2000’ler ve Cumhuriyet Elitinin Tasfiyesi. Cumhuriyet elitlerinin tasfiyesi solun tasfiyesi gibi kolayca olamazdı, çünkü sol nihayet sisteme muhalif olan bir entelektüel iktidarın tasfiyesiydi, ideolojik bir mücadele temelindeydi ve bu tasfiyeyle ele geçirilen aygıtlar medya, üniversiteler ve sanal STK’lar oldu. Oysa şimdiki görev bizzat cumhuriyetin iktidar aydını ve iktidardaki aydınının tasfiyesidir. Bu tasfiye sonucunda ele geçirilecek aygıt bu kez medya değil bizzat devlettir. Ve bu kültürel, felsefi, sanatsal, kısaca ideolojik bir savaş olmakla beraber esas olarak (ve solun tasfiyesinden farklı olarak) politik bir savaşın ürünü olabilirdi. İşte bu noktada bu tasfiye –aynı zamanda kurucu ideolojinin ve onun kurumlarının da tasfiyesini içerecek şekilde- 2000’lerin ilk on yılına karakterini veren bir politik savaşın sahnesini oluşturmuştur. Buradaki politik savaş Türkiye’nin önceki 80 yılıyla hiç ilgisi olmayan, servetin bölüşümüne endeksli ülkeyi yönetme savaşı değil, servetin el değiştirmesine endeksli ülkenin kaderini yönetme savaşı olarak farklı bir savaştır. Solun öncelikle anlamaktan uzak durduğu, ve “burjuvazi kendi içinde tepişiyor bana ne” diyerek geri çekildiği yanılsamanın altında böyle bir tahlil eksikliği vardır. Böyle bir bananeciliğin anlamı, 1920’lerde ülkenin emperyalist ülkeler tarafında işgali karşısında banane demekle aynı anlama gelmektedir. Bu nedenle bu amacı çok iyi idrak etmiş ve ne yaptıklarını iyi bilen liberal sol ve İslamcı muhafazakar aydınlar, tam da bu savaşın aktörü olan partiyi (AKP’yi) iktidara taşıyan manipülasyon makinası olarak (medya yoluyla ve çılgın bir yandaşlıkla) işlev görecekti, 80’ler, 90’lar boyunca da gördü. Bu aydın barbarlığı 2002-2007 arasında politik olarak sermayenin çanak yalayıcılığı’ işlevini fazlasıyla yerine getirdi. İktidara gelen AKP Cumhuriyetin kamudaki bürokrat elitlerini ‘kadrolaşma’ hareketiyle ilk beş yılda tasfiye etti. AKP’nin 2007 seçimlerinden zaferle çıkışı, Cumhuriyetin iktidardaki (özellikle yargı ve TSK’daki) elitlerinin tasfiyesinin artık fiili bir sürece dönüşmesini garantiledi. Bugün Ergenekon adıyla andığımız istisna hukukunun Cumhuriyetin iktidar elitlerini tasfiye eden bir ‘hareket’ olduğu, artık herkesin bildiği bir sırdır. Balyoz ise Cumhuriyetin askeri kanattaki elitlerinin tasfiyesini yürüttüğü bir başka malumun ilanı. Bu istisna hukukunun (Ergenekon, Balyoz vb.) ve mutabakatçı elitlerin ‘darbe karşıtlığı’ söylemlerinin pratikteki işleyişi, artık iktidar ilişkilerinin ideolojiler ve idealler üzerinden değil, o ideoloji ya da idealin taşıyıcısı aydınlar/bireyler üzerinden sürmekte ve bir ideolojiyi tasfiye etmek o ideolojinin birey olarak aydınını tasfiye etmek biçimini almaktadır. Bu 90’larda solun tasfiyesindeki ideolojik tartışmalarla kendini dışa vuran, ideolojiler üzerinden süren mücadelenin artık tümüyle bireyler üzerinden yürütülmesi anlamını taşımaktadır. İdeolojiler, inançlar ve politik tercihler üzerinden yürüyen bir ideolojik mücadele bu coğrafyanın Osmanlıdan bu yana sağıyla, soluyla, İslamcısı milliyetçisiyle çok iyi bildiği bir mücadele tarzıdır. Fakat AKP’nin 2007 iktidarıyla birlikte başlayan yeni (ve ‘ithal’ olduğu aşikar olan) süreç; tarihi, bilinçaltı belleğin izleriyle okuyan ve imgesel uyaranları bu izlerle yaftalayan haysiyetsiz yöntemlerle karşıtını dışlayarak, aşağılayarak, düşman ilan ederek tasfiye eden bu şeytani süreç; toplu mücadeleyle kazanılan politik hakları (yurttaşlık hakları, temel haklar, çalışma yaşamı hakları vb.) ve bunların –teorik de olsa- garantörü olan politik toplumu (devleti) tek tek avlanan bireyler üzerinden tasfiye sürecidir.

İslamcı bir iktidarın şekillendirdiği 2002-2010 arası yıllar ve yakın geleceğin küresel-islamcı senaryolarıyla şekillenen bugünkü toplum tipi ve politik rejimin, geriye dönüşü olacağını, tekrar kurucu cumhuriyetin iflas etmiş, köhnemiş yapısına dönüleceğini, bunun mümkün olacağını düşünmek ve politik hesapları böyle kör bir umut üzerinden yapmak, saflıkla değilse başka niyetlerle açıklanabilir. Durum buysa sol, dünün değil, yarının alternatifini üretmek gibi devasa bir sorunla yüzleşmeyi öğrenmek zorundadır. Bu noktada kendisinin çok temel bir açmazını, radikal ölçüde temel bir açmazını anlamak ve aşmak zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Bir önceki paragrafta solun tasfiye edilen işlevine dikkat çektim, bu açmaz tam da o işlevle ilgilidir, yani solun praksis tertibatını (dispozitifini) ve varoluşsal mizacını (habitusunu) yeniden inşadan ne anlamak gerektiğiyle ilgilidir. Kesin olarak bir ‘içerik’ meselesi olmayan bu ‘anlama’nın, her şeyden önce Türkiye’nin bugününün özgürlük değil, zorunluluk açısından okunmasını gerektiren bir hareket noktası tanımına ihtiyacı vardır. Zorunluluğu tam da Althusser’in tanımladığı anlamda, ‘olumsallığın zorunlu hale gelmesi’ olarak anlıyorum. Yani olumsallıkların her birinin kendi tarihi akışı içinde belirli bir uğrakta karşılaşmalarıyla ortaya çıkan, başka deyişle çok çeşitli olumsallıklardan birini (karşılaşabileni) zorunlu hale getiren, (dolayısıyla karşılaşma öncesinde olumsal fakat karşılaşmadan sonra zorunlu hale gelen), ve niteliğini konjonktürün yönelimleri üzerinden okuyabildiğimiz bir politik dönüşümün eşiğindeyiz. Türkiye bugün bu zorunlu eşiktedir ve gelmekte olan bu politik yapıya intibak sancılarıyla kıvranmaktadır. Bunun Suud benzeri küresel bir kölelik rejimini garantileyen bir şirket aygıtı anlamında bir devletimsi olarak ortaya çıkmakta olduğunu gözlüyoruz. Bugün zorunlu hale gelen -olmakta olanın olmak zorunda olduğu- politika budur ve bu politikanın karakteri demokrasi değil, mülksüzleştirilen kitlelere yönelik bir demokrasi nefreti olarak tezahür etmektedir.

16 Nisan 2010

hç.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder