SINIRDAN

19 Mart 2018 Pazartesi

FİRAR HALİNDEKİ GERÇEK ve ŞİİRİN HAKİKATİ



             


 İsmail Mert Başat



Nedir “gerçek”? Ardından onca koşturulan, lastik gibi çekiştirilen, uğruna canlar yakılıp-kanlar akıtılan? Tam ele geçirdiğimizi sanırken, birdenbire başkalaşıveren? Geliniz: birlikte, biraz da biz düşelim peşine.

                                                                *

GERÇEĞİN İMKÂNSIZLIĞI

İktidarsal diller hep şunu dikte edip durmuşlardır: Gerçek tektir, mutlaktır, değişmezdir. Üstelik, tinsel anlamda gerçeğin peşine düşenler de uyarılmışlardır hep: Gerçek, ilahidir ve erişilmezdir; erişilse bile elde edilemez olandır. Ama yine de “gerçek”, kafamızdan içeriye akıtılır: Gerçek, önce doğrudan Tanrının, giderek de Tanrının yeryüzündeki gölgesi olduğunu öne süren buyurganın söylediği, gösterdiği ve sınırladığı şeydir.. Dikte edilen böyle bir gerçeğe itirazda, hele bilimsel temelli itirazda bulunulduğunda doğan fark, inanç ile bilim arasındaki: Galileo’nun yuvarlak dünyası ile Kilisenin tepsi gibi düz dünyası arasındaki farktır. Gerçeği belirleme yetkisi ve gerçeği temsil etme tekeli yalnızca egemenliğe ait kılındığından can alıcı bir fark daha doğar: uzun işkencelerden sonra itirazcıdan geriye kalan beden artığı, odun yığınlarının tepesine mıhlanır: gerçek,  titreşen alev yalımlarından ibarettir artık. Neyse ki, dumanların arasından da bir fark belirir: İfade edilmiş düşünce, madde olarak saf enerjiden ibaret olduğu için yakılamaz; yakılan bedenin külleri uçuşup kaybolup-gider ama düşünce, inanç ile bilim arasında doğan farklılaşmanın yarığından sızarak tüm dünyayı dolaşmaya koyulur: Dünyanın bütün köşelerindeki irili-ufaklı iktidarların ürettiği “gerçek”lerin her birisi, artık ikircimli, sallantılı ve sorunlu hale gelmeye başlarlar. Ama yine de, cehaletin yüksek yaygınlık taşıdığı, inancın belirleyici olduğu toplumlarda ya da aynı toplumun farklı kesimlerinde gerçeklerin: inanç renklerine, algı biçimlenişlerine, verilen ideolojik dozun derecelerine,.. göre farklılaştıkları ve çoğullaştıkları görülür.

Ne var ki, sözü bu çerçevede tutarsak, ‘insan’ ile ‘gerçek’ ilişkisinin köklerini ıskalamış oluruz: Sanırım, insan ile gerçeğin birbirlerini bildikleri ve tamamladıkları birliktelik dönemi yaşanmıştır ve bu hatıra, insanın Doğa’nın sıradan bir parçası olduğu ilksel dünyaya aittir. Sonrasında ise öncelikle, ‘gerçek’ denilenin, görünür gerçek olduğunu akılda tutmalı; insan tekilinin görünür gerçek ile ilişkisinin tamamen sorunlu bir alanda kurulduğunu da belirtmeliyiz. Sorun çocuklukla birlikte başlar. Jean Piaget, varlıklarla kurulan ilişkilerden doğan verilerin encamından söz eder; bu veriler, “Onda [çocukta] bir fotoğraf levhasının üstündeki gibi iz bırakmaz. Bunlar ‘özümlenirler’, yani üstünde uygulandıkları canlı tarafından yeniden biçimlendirilir ve kendi özü içine yerleştirilirler.” Kuşkusuz bu ‘biçimlendirme’ ve ‘yerleştirme’, sonradan eklenen yeni verileri de, önceden mevcut ve zaten gerçek ile farklılaşmış halde bulunanların kuyruklarına takılmaya zorlar. Goethe, yetişkinler için de vaktiyle uyarmıştır: “İlk izlenim sorunu tuhaf bir şeydir. O hep hakikatle yalanın yüksek derecede bir karışımıdır.” Lektorsky ise, önemli eklemelerde bulunur: “Nesne, bilince, ancak bilincin onu bildiği şekilde görünür.”  “Algının, yani nesnel bilginin ortaya çıkışı, yalnızca duyumsal izlenimlere ya da gerçekliğin nesnel karakteristiklerini yeniden üretmeyen başka yansı çeşitlerine dayanılarak anlaşılamaz.”
  
Gerçeğin burkulması ve deformasyonu üzerinden gerçeğin görünür gerçek halinde kurulmasındaki ne’lik, bir dizi içsel ve dışsal değişkene bağlıdır. Nesnenin yalın ya da komplike yapısı, yani kendini ele verirlik ölçüsü; nesnenin bulunduğu ortamın görünürlüğe - algılanmaya elverişlilik kapasitesi; bireyin bilgi-deneyim birikimi; algı eşiğindeki yeterlilik derecesi;  bireyin taşıdığı ideolojik prizmanın saptırma açısı; duyu almaçlarının o andaki elverişlilikleri,..vb bunlardan bazılarıdır. Duyu almaçları derken, sözgelimi görme duygusunun mutlak mükemmelliğinden söz etmek olanaklı değildir; bunun için nesnenin, ortamın ve bakan gözün kurduğu uzamsal bileşkenin mükemmel olması ön-koşuldur. Göz yanılsamasını artıran ve doğrudan göz fizyonomisinden kaynaklanan bir özellik de, ışık ışınlarının retina üzerindeki etkisinde belirmektedir. Biz bakarız ama aslında göz, nesneye bakmaz; nesnenin görüntüsünü tarar. Retina, saniyenin onda biri süresinde, bir milyon parlaklık sayımı yapar ve  “bir iki dakika içinde bu sayımlar, beyin kabuğundaki (korteks) nöronların toplamını aşarak birkaç milyar gibi muazzam bir sayıya ulaşacaktır.” Retinanın bu üstün çabası yine de yeterli olamaz; nesnenin beyinde oluşmakta bulunan görüntüsündeki eksiklikler, beynin elinde önceden mevcut bulunanlardan benzeşen / benzeştirilen verilerle dolduruluverir. Bu nedenle de, yanılsamalarda en çok “göz aldanması”ndan söz edilir. Diğer yandan bir nesneyi kavramaya çalıştığımızda, nesnenin pek çok özelliğinden ancak bir bölümüne el değebiliriz. Nesneye dair elde edebildiğimiz veriler, bazen bu izlenimlerin varlığı tümüyle kucaklayamamasından, bazen de iz’lerin diğer özellikleri bile örtecek / gölgeleyecek kadar aşırılaşıp - yığışmasından dolayı yanılsamaya açılır. Nörologların “gerçeklik maestrosu” diye adlandırdıkları talamus*, kendisine erişen bir dışsal veriyi bedenin ilgili hücresel entegrasyonlarına yönelttiğinde,  dönerek kendisine geri gelen veri sayısı, altıya kadar ulaşıverir; “gerçek”, bu içsel verilerin de katılımıyla ve “elektro-manyetik dil”in içinde biçimlenerek oluşur. ( Bütün bunlardan öte, hayvanların rahatlıkla duydukları çoğu sesi ve pek çok kokuyu algılayamadığımız için, bu özellikler bizim için zaten “yok”turlar.) İşte tüm bu değişkenler birleşip de algı aralığımızdan geçmekte bulunan bir veriye dönüştüğünde “görünür gerçek”, nesnenin özelliklerinin oluşturduğu gerçek ile bağlarını çoktan kopartmıştır. İş burada da bitmez; zihinsel süreçlerdeki soyutlayıcı indirgemeler; yorumlama faaliyetinin yarattığı deformasyonlar; ilgili verilerin içinde yer aldıkları anlamlandırma bağlamları; şey’lerin birbirleri üzerinden tanımlanmaları / kavranmaları; simgelerin, eski bilgi parçalarının, çağrışımların getirip yığdığı belleksel malzemelerin, bilgi dizilerindeki boşlukların, metafor ve imgelerin süreçlere dahil olmaları,.. bu kez, zaten gerçeğin taşıdığı özelliklerden farklılaşarak kurulabilmiş bulunan görünür gerçeği de kendisinden başkalaştırır. Sonuç olarak, her beynin içinde ancak kendine-özgü’lük taşıyan ama gereğinde mevcut giysilerini değiştirmeye de hazır, kendi gerçekliği bulunabilir. İş söze veya yazıya dökülmeye geldiğinde ise kavramlar, jargonlar ve dilin eğip-büküp-sınırlandıran yapısı, susku boşlukları, örnekleme ve göndermeler, tonlama ve vurgulamalar gibi ve daha pek çok etmen, gerçek olmayan bir gerçeği sergilemeye koyulurlar…

Bir deneme yazarı olarak benim 16. yüzyıldan kalma büyük, büyük-büyük dedem olan pîrim Montaigne, tüm bu söz bolluğunu elinin tersiyle iter. Kısa ve öz konuşur:

                                     Gerçek nedir?
                                     Gerçek benim!

             

“GERÇEK”, İKTİDARIN HİZMETİNE KOŞULMUŞTUR

Tarih boyunca gerçeğin peşinde koşturularak geçen upuzun ve darmadağınık süreçlerden sonra artık, gerçek kavramının oldukça kalabalık, eksikli, oynak, kaypak ve puslu bir kavram olduğunu biliyoruz. Yine bugün, gerçeğin “nesne” temelli değil, bağıntı temelli; bir “durum” değil, devinimler ağı içinde bir moment; “tümel” değil, tikel (göreli, parçalı ve ancak belirli özellikleri kapsayan); “tek” değil, çoğul; “sabit” değil, değişken bir yapı olduğunu söyleyebiliyoruz. Bunun böyle olduğunu bilmemiz, bizi, sunumumuzun ilk bölümünde doğan
pesimist havadan kurtarabilecek nitelikte; çünkü bugün bilim ve teknoloji, hem başta görelilik olmak üzere pek çok yeni kuramı ve teknolojik olanağı masaya sürerek, hem de gerçeği, bir önceki tümcede çizmeyi denediğimiz çerçevede ele alarak, şey’ler dünyasındaki gerçeklere daha rahat erişebiliyor. Öyleyse, “gerçek”ler ile ilgili sıkıntı nerede? Doğrusu, hepimizin tamamını doğrudan ilgilendiren ve hem belirleyen, hem de alabildiğine tehdit taşıyan iki büyük sorun söz konusu: İlk sorun, Kozmos ölçeğindeki şey’ler dünyasında erişilen tüm verilerin ve bilimsel gerçeklerin yaygın olarak, Kapital tarafından kontrol edilmekte ve kullanılmakta bulunmalarıdır; ikinci sorun ise, toplumsal dinamikler ve devinimlerle ilgili tüm gerçeklik bağlamlarının ters-yüz edilerek birer iktidar silahı olarak kullanılıyor olmalarıdır. Kuşkusuz, şiddet ve korkunun, sistematize edilen yalanın ve manipülatif ikna yöntemlerinin: gerçeği belirleme + onu temsil etme + şiddet tekeli üzerinden itaatkâr tebaa yaratmakta, hatta gönüllü kulluklar inşa etmekte kullanılmaları, sınıflı toplumların tarihi kadar eskidir. Oysa Büyük K ile Kapital (Kapitalizm), görünür gerçeği kendi istediği gibi inşa etmenin de çok ötesine geçmiş,  toplumsal plandaki mevzisel ters-yüz etmelerle yetinmeyerek, doğrudan bireyin zihinsel ve duyusal gerçeklik duygularını istilaya koyulmuştur. Görünüşe göre Kapitalin bu işi sistemleştirmesi ve toplumları birer sirk çadırına tıkarak, illüzyonlar / yanılsamalar dünyasında terbiye etmeye koyulması, Yankee’nin New life-style anonsu ile başlayıp, ünlü fifties - sixties  boyunca serpilip-gelişen “Yeni Hayat” dönemi ile birliktedir. Oysa daha 50’li, 60’lı yıllara gelmeden düşülen bazı kayıtlar, bizi biraz daha eskilere götürecek niteliktedir; sözgelimi her ikisi de 1950’den önce yayınlanmış iki yapıttan biri olan 1984’de Orwell “Hürriyet esarettir”, “Cehalet kuvvettir” gibi topluma dayatılarak benimsetilen “yeni” gerçekleri (de) sergiler; Adorno ise kültür endüstrisi ve tüketim toplumu henüz temellenmemişken, Minima Moralia’da şu ifadeye yer verir. “Kültür endüstrisi, müşterileri tarafından yönlendirildiğine ve onlara kendi istedikleri şeyleri sunduğuna yeminle inandırmaya çalışır bizi. (…) Kültür endüstrisinin yaptığı, müşterilerinin tepkilerine uyarlanmaktan çok, onları kalpazanca imal etmektir.”  Her iki yazarın erken teşhislerinin ardında egemenlik ve pazar ilişkilerinin sağlıklı analizlerinin bulunduğunu söyleyebiliriz; ama esin kaynakları arasında Naziler de olmalıdır. Sözgelimi, Sargut Şölçün’ün aktardığına göre, Goebbels 1933’teki bir konuşmasında, kitlelerin kendi istekleri doğrultusunda dönüştürülüp-biçimlendirilmelerine dair şöyle konuşmaktadır: “Tamamladığımız devrim, tam bir devrimdir. Siyasal alanın tüm kesitlerini tepeden tırnağa sarmış ve değiştirmiştir. İnsanların kendi aralarındaki ilişkilerini ve varoluş sorunları ile ilgili ilişkilerini tümüyle değiştirmiş ve yeniden biçimlendirmiştir.” Öte yandan, Nazi ölüm kamplarının ana girişlerindeki, koca harflerle yazılan “çalışmak özgürleştirir” sözleri de, unutulur gibi değildir.. Bu söz gelir, “Irak’a demokrasi ve özgürlük götürüyoruz” diyen Bush W.’ye, “Yağmalama özgürlüğün göstergesidir!” diyen Rumsfield’e, ya da “Hayata dönüş operasyonu” diye hepimizi hançerleyen müstehcen bir tümceye bağlanıverir. Bugün gerçeğin değil, geçerliliğin önde olduğu; ancak “görünür olanın” ayakta kalıp-nefes alabildiği;   görselleştirilerek reklam ve eğlence dünyasına akıtılan enformatif bilgi sağanağı altında şaşkınlaştırıldığımız; yapmakta olduklarımızın ve tercihlerimizin bizim dışımızda belirlendiği bir dünyada sıkıştırıldığımız ve her birimizin içinde bitimsiz, hep yeni yeni taleplerin kaynağı olan bir derin pazarın kurulmuş bulunması ve her birimizin itaatkâr birer müşteri kılınmış olmamız, nedense, çoğumuzu ürkütmüyor gözüküyor.. Oysa konu gerçeğin baş-aşağı çevrilmesinden, yalandan,  “öte-gerçek”den, vb.. daha değişik ve kapsamlı hale gelmiş bulunuyor. Ve Kapital, “tek”leştirilmiş ve doğrudan “iti”lerimize, arzularımıza ve fantzmalarımıza kadar da uzanarak geliştirilen bir algı yapılanması üzerinden, bir küresel zihin kurmakla meşgul. Carolyn F. Gerald’ın epey zaman önceki bir tümcesini anmanı zamanıdır: “Her kim imgelemimizi denetlerse, kendi gerçeğimizi bizim adımıza biçimlendirme gücüne de sahip olur.” Demokrasinin hayli açığında kalıp-debelenen toplumlarda ise kitlelerin çok uyumlu / verimli müşteriler haline getirilmiş bulunmaları, iktidarları tatmin etmez; otokrat / diktatoryal yönetimi sırtlarında taşıyacak, konsolide edilmiş, monoblok kılınmış bir kitle tabanına gereksinim duyulur. Bu ise yalnızca şiddetin ve korku ikliminin başarabileceği bir şey değildir; asıl göz-bağlayıcı güç, kitlelere yalan örüntüsü içinden ve provokatif tahriklerle sürekli pompalanarak akıtılan milliyetçilik ideolojisi ve inanç pazarlamacılığıdır. Bu değinileri, Aydın Çubukçu’nun birkaç tümcesiyle bitirebiliriz: “Yalana olan ihtiyaç, hayatın baş edilemez gibi görünen belalarıdır. (…) Gerçek, herkesin yaşadığı sıkıntılardır ve yalan bu gerçeklik içinden, köpürtülmüş bir çözüm vaadi olarak doğar. (…) Kendi hayatına değil, başkalarının o hayat hakkındaki çarpıtmalarına inanan insanlar için bütün sorun, kendi hayatlarının gerçekliğinin göremez hale getirilmiş olmalarıdır.”


 GERÇEK KARŞISINDA ŞİİRİN HAKİKATİ

Modern şiir, “nesnel gerçeği” ne yansıtır, ne de onu betimler. Yalnızca, bedenini de parçası kıldığı zihinsel malzemelerinin içinden ve zihinsel çoklu akışlar yoluyla huzura çağırdığı – kovaladığı – buluşturduğu – ayrıştırdığı – dönüştürerek yeniden ürettiği yepyenileşmiş malzemelerinin bileşimleri ve bireşimleri yoluyla kendi hakikatini kurar. Nedir zihinsel malzeme? Doğa ve toplumla ilişkilerimizden üreyen, hayatın akışları içinde ve bu malzemenin kendi aralarındaki ilişkilerle yeniden üretime uğrayan sınırsızca im, iz, bilgi, kavram, düşünce, fantazma, düş, tasarım ve yanı sıra, bedenin damar ve sinir ağları yoluyla zihinsele dahil olan ve önemli bölümü “duygu” formları içinde beliren uyarım’ları.. Dikkat edilirse, tüm bu zihinsel malzemenin derlendiği yerler ve onların zihne akış kanalları “reel” (gündelik dil içinde kalarak söylersek, gerçek, maddi) bir zemine sahip. Ama zihinsellik bir şiiri kurarken tüm bu malzemeyi kendi kılmış bir halde yola çıkmaktadır ve maddi temeller çok soluk bir fona itilmiştir; zihin kendi’leştirdiği malzemesiyle ve kendisiyle baş başa kalmaktadır. Kendi üretim-evinde, kendi üretim prosesleri içinde, huzura çağırdıklarından hızla tarayıp ayırdığı, elinde tuttuğu malzemeyi imalatına katarak, işleyecektir. Bu yaratıcı üretim sürecinin eleme, birbirlerinin içinden geçirme, eksiltme, birleştirme ve dönüştürmelerle yürüyen bir “müdahale” süreci olduğunu belirtmeliyiz. Ki, ortaya çıktığında, şiirin de gerçeklere yönelmiş bir müdahale olduğu söylenilmelidir. Şöyle de ifade edebiliriz: şiir, gerçek ile geçimsizdir, daha doğrusu gerçek ile meselesi vardır. Bu mesele, en geniş anlamıyla yaşamda (içeri’ye göre dışarı’da) sunulu bulunanlarla yetinmeme inadını da kapsar ama daha öte’dir. Şiir kendi hakikatini doğal ve toplumsal “görünür” gerçeklerden /  bireysel – tarihsel – evrensel yaşanmışlıklardan yola çıkarak kurar ama verili geçeklikler dünyasında bu “hakikat”i kapsayabilecek ve onu kendinde taşıyabilecek gerçekler yoktur. Çünkü “gerçek”te yaratım değil, yapılanan / yapılanmakta bulunan vardır ve “gerçek”te, fantazmaya, düşleme, tasarıma, vb’ne yer yoktur. Böylece zihnin, belleksel malzemesine düşlem, fantazma, tasarım ve kimi el değmedik uyarımları da kattığı ve kendi üretim evinde dönüştürdüğü, yeniden ürettiği, başkalaştırdığı ve çoğalttığı içindir ki, şiirin hakikati, “gerçek”ten daha fazla’sıdır. Ama bu üretim “gerçek” olanın bir yandan yarılıp-parçalanmasına; seçme, eksiltme, ilişkilendirme ve yoğunlaştırma gibi işlemlere dayandırılması nedeniyle de şiirin hakikati, “gerçek”ten daha eksik’tir. Daha açık söylersek, “gerçek” ve “şiirin hakikati” iki ayrı dilden konuşurlar ve bu nedenle de çakıştırılamazlar, birbirlerine tekabül ettirilemezler. Ve şiir, gidimli dilin altından kalkamadığı şeyi yapar; dolanımda tutulan ve “gerçek” denileni değil, dile getirilemeyeni, üstü örtüleni, yokluğu, belirsizliği, gölgede kalanı imgelemin dili üzerinden görünür kılar. İyi ki öyledir; çünkü şiirin hakikati dışarı’daki gerçeği borçlandırır ve onun ne’liğinin daha iyi görülmesine hizmet eder. Gerçeğe bazen onun derin yapısından, bazen bambaşka bir perspektiften ve farklı bir görme biçimi içinden yaklaşıp onu devinimi ve ilişkileri içinde ele geçirmeye yöneldikçe bizim de algı aralığımız genişler ve zenginleşiriz. İyi ki öyledir, çünkü Alain Badiou’nun Jacques Lacan’a atıfla dikkatimizi çektiği gibi, “Hakikat bütün olarak söylenemez, olsa olsa yarım yamalak söylenebilir.” (…) “Ama her hakikat, bir güç olmakla birlikte bir güçsüzlüktür aynı zamanda. Zira hakikatin yargılayabileceği şey, bütünlük (totalité) olamaz.

Hakikat ile bütünlüğün bağdaşmaz olmaları kuşkusuz modernliğin en kesin – ya da post Hegelci- dersidir.” (…) “Daha genel biçimde şöyle söylenebilir. Bir hakikat, kuşattığı şeyin bir noktasında öyle bir eşiğe varır ki, orada kendisinin Bütün’ün benlik bilinci değil, bu tekil hayat olduğu kanıtlanır.”

Sanırım bu nedenle de, bu bilgiyi zaten içinde barındıran şiirin hakikati, biricik’tir.

                                                                *
Birlikte gördük ki, ne gerçeğin, ne de hakikatin peşine düşmek, onları yakalamamıza yetmiyor..  Nietzche de farkındaydı bunun ve uyarıyordu hepimizi: “O halde nedir hakikat? Metaforlardan meydana gelen seyyar bir mihmandar… Uzun süre kullanıla kullanıla insanlara sabit, kitabi ve bağlayıcı gelen bir mihmandar. Hakikatler, öyle olduğunu zamanla unuttuğumuz yanılsamalardan ibarettir.” Ama ben, öyle de olsa, “peşine düşme”nin bir devinim olarak içinde kurduğu ve bize sunduğu, o her seferinde kaleydoskop estetiğinde davranan hakikat parçalarını da,  Lenin’den müdevver “gerçekleri açıklama” eylemliliklerini de sırt çantamda sevgiyle taşıyorum.



(*): Talamus’un görevi, “(koku duyusu dışında kalan) tüm somatik (dokunmaya dayalı), görsel ve işitsel uyarıları serebruma (yani ‘istemli’ faaliyetlerin geliştirildiği bölgelere) aktarmak, bazılarına beli gecikmeler koymak, bazılarını tamamen iptal etmek ve benzeri düzenlemeleri yapmaktır. (…) Aynı zamanda, serebrumdan gelen sinyallerin beynin ve vücudun farklı yerlerine yönlendirilmesinden de sorumludur. Tam anlamıyla bir merkezi istasyon görevi görmektedir. Ancak sadece dağıtım işiyle değil, aynı zamanda yorumlama işiyle de ilgilenmektedir. Duyu organlarından gelen bilgileri ön değerlendirmeye tabi tutar ve zaten buna göre hangi bölgeye iletilmesi gerektiğine veya iletilmesine gerek olup-olmadığına karar verir.”
Çağrı Mert Bakırcı; Evrim Ağacı No. 8, “Diensefalon (Ara Beyin) –Talamus”, 20.04.2012; evrimagaci.org / article / sinirbilim ve beyin

                                                                                                               ___________________________                                                                                      
Kaynakça:

Alain Badiou; Başka Bir Estetik; ç. Aziz Ufuk Kılıç; Metis Y.; 2010 İst.
Aydın Çubukçu; “Enine Boyuna Yalan”; Yeni e; S:4, s. 52-53
İsmail Mert Başat; “Şiirin Köklerine Yolculuklar: 9”; Akatalpa; S: 117, s. 2-4
______________ ; “Gerçek, Gerçeklik ve Şiir”; Şiirden; S:7, s. 16-19
______________ ; “Maddi Bir Güç Olarak Yalan”; Yeni e; S:4, s.62-64
______________ ; İtiraz Yazıları; Teos Y.; 2002 İst.
______________ ; Buyruk ve İtaat; Everest y.; 2006 İst.
J. W. von Goethe; Goethe der ki…; ç. ve d. Gürsel Aytaç; T. İş B. K.Y.; 2. bs.; 2002 İst.
Montaigne; Denemeler; ç. Sabahattin Eyüboğlu; M.E.B. Y. 3. bs.; 1964 İst.
Sargut Şölçün; “Biraz Faşizm Rica Edeyim” (Lionel Richard; Nazizm ve Kültür; ç. Nesrin Güner; Kalem Y.; 1985 Ank.   içinde: Önsöz yazısı)
T. W. Adorno; Minima Moralia; ç. Orhan Koçak & Ahmet Doğukan; Metis Y.;  1998 İst.
Victor Lektorsky; Özne Nesne Biliş; ç. Şükrü Alpagut; Toplumsal Dönüşüm Y.; 2. bs..; 1998 İst.

10 Mart 2018 Cumartesi

Gramer Kırımı





İbrahim Efendi Tabletleri hakkında



“Ne kadar çıplak yakalandık ki zamana böbreklerimize kadar sokulan bu sancı, liberal fuhuşun kerhanesinde kurşunlar akıtırken içimize, hem kör hem sağır bir söğüşmenin hem bu kadar içi hem de o kadar dışı bizken ve bir gerdek bankasında çoğalırken piçlerimiz, visa kartlar, vadeli vadesiz hesaplar, su faturaları.. ve şehirler ve ülkeler ve kıtalar rehberinde birer barkod olan halimizin hissesini ta cirosundan sikmek düşüncesi dalmışken ruha ve her ne olursa olsun şiire, sihire ve rahime ve yaratan ve bağışlayan dile, dilin can dostu ses’e bunca iman etmişken, cümle mahlukata ve öç’ümüzü alacak yazıya hamdolsun.”
                                                                                                 ibrahim metin



Böyle başlıyor İbrahim Efendi Tabletleri ya da tımarhane yazıları. Böyle bir yakarış ancak bir çığlığı, bir haykırışı, ve sonradan evcilleşmeyi terk etmiş bir enerjiyi çağrıştırır. Gerçeküstücülerin manifestoları akla gelebilir ama değil, daha çok (Ali Akay’ın Youtube’daki Deleuze anlatılarından birinde dinlettiği) Antonin Artaud’nun gırtlağını yırtarak gönderdiği sesin (ya da Francis Bacon’ın Papa Innocent X tablosunda tüm uzamı emen sesin) bütün anlamları hiçe taşıyan ve her tene yapışan çığlığıdır bu. Acı çeken bedenin sözcükleri kırarak çığlıklara -ses birimlerine- dönüştüğü, anlam denen şeyin gramer ve özneden taşarak tahtından edildiği, algı ve duyu arasına sıkışan bir dilin sesi. Varoluş acısıyla haykıran ve zamansal-mekansal olanı yersizyurtsuzlaştıran bu sesi, Tabletler’deki sesin imgesi olarak görürsek, -belki o zaman- neyi okumaya başladığımızı hissedebilir ve bitirdiğimizde bedenimizin her yanında kesikler, çizikler, yaralar içinde kalacağı riskini öngörebiliriz. Dünyayı emen ‘bu ses’, anlamdan kaçan bu çığlık Tabletler’deki gramatik, agramatik her cümleye eşlik eder, her cümleden dünyaya taşar ve okura saplanır.


Anlatım Biçimi

Okur kitabı eline alıp şöyle üstünkörü birkaç sayfasına göz gerdiğinde bile bir aykırılıkla karşılaştığını hissedecektir. Hayır Tabletler ‘normal’ bir anlatı, ‘normal’ bir metin değil. Normal nedir? D. Hume’a göre tekrarın yarattığı benzetme, benzerlik ve bitişiklikle çalışan alışkanlık. Yazma anı, yazmamanın imkânsız olduğu andır, evet fakat Tabletler tam da bu alışkanlık (modern yazı yazma biçimleri alışkanlığı) içinde yazmanın imkânsız olduğu bir ‘yazı’dır. Yani, ilk bakışta dikkati çeken şey bu yazının alışılmış bir anlatı biçimine sahip olmadığıdır, bu anlatı başlayıp biten, bütünsel, ardışık-gidimli bir anlatı değil, parça parça, tam 277 fragman. İlk karşılaşılan şey bu. Peki neden? Neden parçalar/fragmanlar halinde? ya da Fragmanter anlatı nedir? Birincisi, Derrida’yı hatırlarsak, edebiyat ya da metin olmadan dil yoktur, aynı şekilde beden ya da bireyleşmeler olmadan da edebiyat ve metin yoktur. İkincisi, Deleuze ve Guattari’nin ‘Kafka’ metninde söyledikleri gibi ulusal bilinç edebiyattan geçer. Bir diğer ve üçüncü nokta, Nancy’nin ileri sürdüğü gibi edebiyat topluluğun sınırında yer alır. Dil, bir topluluğun sınırı, yani onun hem biçimi hem de tözüdür. Fragmanter anlatımı, ardışık anlatımın (alışılmış modern biçimin) kesintiye uğratılması olarak alırsak -ki öyle- bu aynı zamanda Nancy’nin topluluğun işlemezliği bakış açısından toplumun mevcut işleyişinin kesintiye uğratılmasıdır. Nancy, “işlemeyen Topluluk’un (2008), “The Myth Interrupted” (43-70) bölümünde edebiyatın topluluk ve mitle ilişkisi ve işlevini ele alır. Bir topluluk için mit hem kurucu hem de kurgusal bir işleve sahiptir. Hemen her topluluğun kurgusal bir mit yoluyla kurulduğunu söyleyebiliriz. Bu miti daha çok halk, kimlik, etnisite, din, mitolojik bir öykü ve hatta ‘ideolojik bir öykü’ vb. biçimler içinde tanıyoruz. Mit toplulukla bağlantılı -merkezi bir köken bağlantısı- olarak temelde yer alan bir kurgu, kurucu bir kurgudur. Nancy, “mit bir mittir” derken gerçekte mitin kurucu anlamının bir kurgu, basit bir icat olduğunu ileri sürer (2008:52). Kurucu kurgu olduğu ölçüde, topluluğun kurgu yoluyla inşası, topluluk üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Mit, kendini totaliter bir sıfat olarak ve bir cemaat ya da 'mutlak bir cemaat' hedefini gözeten bütün topluluğun ilkesi olarak empoze etmeyi amaçlayan, 'mitik irade' olarak tercüme edilebilir (2008:57). O burada, topluluğun köken anlatısı olarak eşsiz bir kurgu üzerine temellenen cemaatsel bir kaynaşmayı temsil eder. Mit ve mitik cemaat bu yüzden karşılıklı olarak birbirlerini gerektirirler ve karşılıklı olarak birbirlerini kapsarlar. Ve bu bizim çok yakından tanıdığımız topluluğun üzerini örten bütünleştirici ve totaliterleştirici örtünün kaynağıdır. İşte fragmanter anlatının en önemli işlevi bizzat bu mitle topluluğun birbirine mahkûmiyetini parçalamaktır. Ve bu, bugün, politika denen şeyin ana eksenidir. Nancy, "mitin kesintiye uğramasının .. aynı zamanda zorunlu olarak topluluğun kesintiye uğraması olduğunu" ileri sürerken (2008:57) aslında topluluğun (‘fark’ı imha eden) kendi 'kendine-aynılığı' açısından ya da kendine 'içkinliği' açısından yani mit açısından sürdürülemez olduğunu düşünür. İşte Nancy için edebiyat ve yazının rolü topluluğu cemaatçi bir ‘kaynaşma’ ile birbirine bağlayan ‘mit’i kesintiye uğratmak, parçalamaktır. Edebiyatın Topluluğun sınırında (mit’in sınırında) olmasının anlamı budur. Ancak asıl sorun, edebiyat özelinde, miti kesintiye uğratmayı hangi edebiyatın yaptığı ya da yapacağı ya da modern anlatım biçimlerinin (kodlanmış dilin) bunu yapıp yapmayacağı meselesidir. Çünkü liberal topluluk tasavvuru birey öznelerin özler ya da içsel içerikler yoluyla etkileşimini içeren bir varsayıma dayanır. Bu ‘özler’ denen şeyler genel olarak büyük (majör) edebiyatın en temel ilkelerinde cisimleşir: Aile, Yasa/kural, Birey, Cemaat, Cinsellik vb.. Ana vasfı bütün toplumsal, varoluşsal, politik sorunları kişisel sorun haline getirmek olan modern edebiyat bu ilkelerle mite tutunur ve miti yeniden üretir. İçsel içerikler olarak bahsettiğim şey ise daha çok kültür ve psikanalizin kültürel ve söylemsel verileri ile (simgesel ve metaforik bir dünyayla) donanmışlık anlamındadır. Yani kendini bedene apaçık dışarıdan dayatan (çoğunlukla psikanalitik) ‘içsellik’lerin liberal anlatı ilkelerine eklemlenmesi yoluyla mit üretimi. Dolayısıyla bugün sanat ve edebiyatın politikayla ilişkisi başlığı altında toplanacak argüman bir içerik (mit üretimi) dolayımına, yani dünyayı semiyotikleştirme biçimlerine değil, daha çok anlatım biçiminin-dilin pragmatik/edimsel analitiğine dayanacaktır. Saussure, Wittgenstein, Lacancı çizgiye karşı Hjemselves, Guattari ve Deleuze’cü bir hat bu konuda bize gerekli desteği verecektir.

Şimdi Tabletler açıktır ki bir topluluk kuruyor. Zaman zaman hapishane çağrışımlarıyla birlikte Klinik denen bir uzamı paylaşan delilerden (‘deli oluş’lardan) mürekkep bir topluluk. Okurun daha ilk okumada fark edeceği gibi bu topluluğun ne dayandığı bir köken (etnik, cinsel, dinsel vb.) miti, yani kurucu bir kurgusu vardır, ne de anlatının üzerine kurgulandığı aile, birey, cemaat cinsellik gibi ‘özler’i yani ilkeleri vardır. Ve ne dilin ne de herhangi bir temanın kişiselleştirilmesine rastlanır. Daha çok kolektif sözcelem düzenlemeleri, -yoğunluk üretimi- olarak işler (göreceğiz). Zaten bu deliler komünalitesinde sözcelem öznesi gibi bir ‘kişi’ bulmak da mümkün değildir. Tam da Nancy’nin yukarıda ileri sürdüğü gibi, topluluk, diyor, ide filozoflarının bedeni yerleştirdiği kavramsal beden (töz) değil, yerküredeki milyonlarca mikro bedenin her birinin hissetmesi ve anlamasıyla oluşur. Klinikteki topluluk da, her birinin anlaması ve hissetmesinden/duyumsamasından oluşur. Nancy’nin dokunuş fenomenolojisi (Corpus 2008) bağlamında çok daha ayrıntılı irdelemeyi gerektirse de kısaca diyebiliriz ki; bedenler hem farklılaşan içsellik hem de dışsal olarak başkasına yönelen, sürgit bedeni ve bedenleri farklılaştıran dokunuşlarda varolur. Bedenler herhangi bir noktada, dışarı doğru ve sonsuza dek genişler. Uzanımları (extensio) yoluyla bu genişleme anlam olduğu kadar beden olmaya başlar. Beden Nancy için anlamın mimarisidir.  “Doktorum sar yaralarını bu halkın… Çok eski zamanlardan kanıyor!”(200.gün). Dokunuş sözcüklerin tene batışıdır, duyumsama yüzeyden gelir. Ten/beden tindir. “Ruh bedeni de alıştırıyor. Alışkanlık beden oluyor. … Cild, iç’i derli toplu tutuyor.. bir tür sahifelerin dağılmasını önlüyor. Her insan bir defter. Cildi var. Tutunuyor”(112. gün).  Bu dokunuş (bu yoğunluk, bu sözcelem düzenlemesi) gittikçe çeşitlenen aynı ve başka tekillikler üretir. Bu kendilikler artık ne öznedir, ne de birey. Tabletler’de bunlar ‘deli oluş’un dokunuşlarıyla genişleyen çeşitlilikleri ve farklılıkları içindeki bedenler/anlamlardır (Deleuze’de ise hem beden hem de anlam, bir  kesik -bir olayı oluşturan düşünce yaralanması- üzerine kuruludur). Ve topluluk (klinik halkı), bu yürekleriyle anlayan bedenler çokluğuyla oluşur. Dolayısıyla kimlik, etnisite, din, mitolojik ya da ideolojik bir öyküye, yani bir kurucu kurguya eklemlenmiş liberal anlatı ilkelerine göndermeyle tanımlanamaz olan bu klinik halkı, tam da bu mitleri ve ilkeleri kesintiye uğratan hatta berhava eden bir topluluktur. Ve bu anlamda sadece bunları değil bunlara dayanan her tür topluluk tahayyülünü kesintiye uğratan ve hatta berhava eden bir topluluktur. Kısmen kaotik olan ve sabit bireylerden değil, kişi öncesi tekilliklerden oluşan moleküler bir çokluk olarak bu topluluk bütün metin boyunca algılam ve duygulam (percept ve affect) üretiminin temel dinamiğidir. “Algılamlar ve duygulamlar, algılayan ve duygulanan insana indirgenmeyen; “kendi kendileriyle değer kazanan ve her türlü yaşanmışlığı aşan varlıklar’dır. Onların insanın yokluğunda olduğu söylenebilir, çünkü insan… sözcükler boyunca ele alındığı şekliyle, kendisi de algılam ve duygulamların bir bileşimidir” (Deleuze, Guattari” (1992,146-7). [Algılam ve duygulam, semiotik ve göstergebilim alanında değil fakat pragmatik (dil edimleri) ve sözcelem analizinde işbaşındadır, çünkü sorun içeride-dipte bir anlam var ve ona yorumla -birinin köken olduğu varsayımından hareketle kodları çözülerek erişme- meselesi değil, hatta aslında bir anlam meselesi bile değil, çokanlamlılığa, sonsuz çağrışımlara, yan anlamlara açık sözcükler, sözcük vurguları, tınıları, sözcük akrabalıkları vb. işleyen imalara dayalı bir yoğunluk üretimi, ya da kısaca (içerikten çok) ifadenin biçimi ve tözü meselesidir bu]. Bu anlamda Tabletler’deki anlatım dili, yani sözcelem (neredeyse sosyalist gerçekçilikle birlikte edebiyatta gündem dışına düşmüş, tarihte kalmış olan) dilin politik etki-arzu üretimi- bağlamında, heyecan verici bir ilkle karşı karşıya olduğumuzun kanıtlarını sunmaktadır. Topluluğu temsil eden ve onun arzusunu yorumlayan bir politikaya karşı, bu topluluğun gerçekte ne yapıyor olduğunu görmeye çalışan bir politika. Tabletler’de bir anlam değil fakat tam da anlama karşı çalışan bir anlam politikası işbaşındadır. Tabletler’de topluluğun oluşumu/üretimi bir temsil ve hiyerarşi boyunca tasarlanan rasyonel bir tertibat değildir. Klinik halkı dikildikçe sökülen, başını İbrahim’in omzuna yaslayarak paranoyadan şizofreniye geçen Doktor Şey Bey bile bir yönetici değil, şizofrenik kaçışın devrimci potansiyelini üreten ona katılan bir tekilliktir. Hiyerarşik tertibatın, yani para, borsa, ölüm güçlerine, değerler, töreler, vatanlar, dinler ve özel gerçeklere hatta aileye yatırım yapan tertibatın yıkımını öngören kaçış çizgileri (kaçarken kaçtığını kaçıran ve yeni silahlar arayan kaçış çizgileri) boyunca insanın insanla ilişkilerini üreten bir toplanma (assemblage), Tabletler’deki topluluğu tanımlar. Deleuze-Guattari Anti-Ödip’de toplumu ve dili sınırlarına dek zorlayan bu kaçışın iki kutbunu net bir biçimde çizerler (2014, 76-94). Büyük toplanışlar, sürüselliğin büyük biçimleri olan molar toplanışlara itaat eden bir biçim içindeki, konformist, gerici ve faşizan yatırımları canlandıran paranoyak bir karşı-kaçışta kişi kaçışı topluluktan geri çekilmeye indirger ve bu hareketi kendisine aitmiş gibi ele almaya çalışır. Kişisel olarak geri çekilmek ister. Kenarda yaşar. Yalnızlık. Ve bugün bu artık kişisel bir kaderin ötesinde neredeyse herkes için geçerli. (Örneğin, paranoyak faşist bir toplumdan kaçışın, en özgün örneklerinden biri olan Zebercet’in kaçışı, dili salt iletişime indirgeyen dilbilimin, ve bilinçdışının dil gibi yapılandığını söyleyen psikanalizin bakış açısı içinde kalındığı için, daha çok bir iletişimsizlik tarzına indirgenmiş ve bir egonun kendi içine yıkılış sahnesine dönüştürülmüştür). Oysa ‘kaçışın, kişisel olarak geri çekilme modu Tabletler’de hiç gözlenmeyen bir şeydir. Deli oluş bu yüzden kolektif bir kaçış çizgisidir. herkes bir şekilde kaçmaktadır, At olarak, ahtapot olarak, yemek pişirip dağıtarak, kağıttan yıldızlar kırparak, olmayan cep teleofonuyla anneyi arayarak, ya da İbrahim gibi, oturup bütün bunları uydurarak, herkes bir şekilde kaçmaktadır. "Kaçabilirim, ama kaçışım boyunca bir silah arıyor olacağım!" (Anti ödip 2014. 400). Silah nedir bilmiyorum, -kim bilebilir ki,-bazen el ele tutuşmak, bazen olmayan yemekleri yemek, dil oluş, hayvan oluş, çocuk oluş, deli oluş türünden kaçış çizgileri yaratmak, fakat sonuçta molar, sürüsel büyük topluluğun meşruluğunu ve dengesini bozan moleküler bir çokluk (assemblage) olarak çıkmak. Ve o ‘normal’ büyük topluluğu sınırlarına dek sürüklemek ve delikleri göstererek kaçışları, insan olmaktan kaçışları; “saksıda orman olmak çok garip”; “denizin dibine ormanı taşımak”; ağaca, hayvana At’a ya da hatta denizatına kaçışları özendirmek, kim bilir?  “Cemal ağbi, sabaha karşı, kayalıklardan aşağıya, ormanın içinden denize sızıyor. Cemal ağbi, dağ deniz dinlemez... geçer gider. Cemal ağbi, doğuştan mülteci.. Ne kadar kendine kaçsa bir yandan bize akıyor.  Öldü diyorlar; Oldu anlıyorum. Cemal Ağbiyi öpüp başıma koyuyorum.”(103. gün). Ne denli kendi kabuğuna çekilse de insan kolektif ve göçebe bir varlıktır. “şizoanalizin ilk tezi şudur: her yatırım toplumsaldır ve ne tarzda olursa olsun toplumsal-tarihsel bir sahaya yöneliktir.” Öyleyse ikinci kutup yani devrimci bir yatırıma dönüştürülebilir olan şizofrenik kaçış (kendisi devrimci değil, devrimciliğe dönüştürülebilir bir potansiyeldir); “toplumsalı kemiren ve onu yarıp geçen, her zaman ona dolaysız bir şekilde tutunan, her yerde patlaması gerekeni patlatacak, düşmesi gerekeni düşürecek, kaçması gerekeni kaçıracak moleküler yükleri yürürlüğe koyan, her noktada bir süreç olarak şizofreninin etkili devrimci bir güce dönüşümünü temin eden delikler çokluğu boyunca toplumsalın kaçmasına neden olur” (D.-G. 2014, s. 490). Hatta bunu bizzat İbrahim Metin söylüyor 71.Gün’de “Kelimelerle ördüğümüz anlam delinemediğinde bir duvar oluyor çevremizde nefesten.. Sessizlik, nefesin konuşması, Çatlıyor.” Dille oynamak ile sözcüklerle oynamak arasında fark var, dille oynamak (Wittgenstein’ın uzlaşım, yaşam biçimi vb. karşılıklı olarak bilinen gramer içinde bir dil oyunu -ki bunun işlevi kodlamaktır-) değil; sözcüklerle, seslerle, sesdeşlerle, vurgular, tınılarla oynamak (oynamak edimbilim içinde pek öyle bir puzzle ile oynar gibi oynamak olmuyor, daha çok yaratmak ve işe koşmak oluyor), ki bu grameri imha eden bir çağrışım zenginliği içinde dilin kodlarını söker. İbrahim Metin’in dili kodlamıyor, kod söküyor ve sözcük yaratımlarıyla ve çağrışımlarla dili kendi sınırlarına kadar sürüyor ve sürüklüyor: “yol bitti kardeşler! Bitti biliyorlar, bir bıçağı biliyorlar..”(125.gün). Birinci ‘biliyorlar’ bilmek fiilinin, ikinci ‘biliyorlar’ bilemek fiilinin çekimleri. Yaratmaktan kastım bu. Fakat aynı anda bu yaratımın ürettiği yoğunluk, sonsuz çağrışımlar, yan anlamlar olarak açığa çıkan alabildiğine politik bir dildir. Şimdi bu iki kaçış biçiminden ilki “kendini beğenmişliğimizin ve vurdumduymazlığımızın bize cömertçe ihsan ettiği paranoyak yatırımların, yani değerler, töreler, vatanlar, dinler vb. istikrarlı dünyası ortasında dik ve rahat bir şekilde durduklarını düşünenler için düzenlenen aldatıcı mevkilere ve rollere sahiptir.” (D.-G. 2014.s. 491) İkincisi ise Deleuze-Guattari’nin (esas olarak Gilbert Simondon’un keşfi olan ve Deluze tarafından geliştirilen) çerçevesi içinde, birey-öncesi tekillikler kolektifidir. Ya da şöyle diyelim, sabit bir bireyi yadsıyan; oluş süreci olarak yani metastabil bir varoluş olarak bireyleşmeyle aktüelleşen birey öncesi tekillikler (potansiyeller) kolektifi. Bu tekillikler arası ilişkilerin, molar sürüsellik içindeki ‘Birey’ler arası ilişkilerden farkı nedir ve nasıl anlaşılır kılınabilir? Deleuze, Guattari bu noktada sürüsel molar topluluktaki toplumsal ilişkilerin, cinsel enerji olarak libidoyla, kitlelere yapılan dolaysız yatırım olduğundan hareketle şöyle diyor:  “Gerçek şu ki, cinsellik her yerdedir: bir bürokratın evraklarını okşama, bir yargıcın adaleti sağlama, bir işadamının parayı dolaşıma sokma, burjuvazinin proletaryayı düzme tarzında vb. Ve libidonun bir yere geçmek için ne eğretilemelere ne de başkalaşımlara ihtiyacı vardır. Hitler faşistleri tahrik etmiştir. Bayraklar, milletler, ordular ve bankalar birçok insanı tahrik eder” (2014, 420). Şu Afrin harekatı dolayısıyla iktidarın geliştirdiği söylemlere bakmak bile sürüyü tahrik eden cinsel bir enerjinin nasıl pompalandığını gösterir. Aselsan şovları (ne silahlar yapmışız), vatan-millet sakarya edebiyatının toplumsal bilinç dışını muhasarası vb. tamamen libidonun kolektif bilinç dışına yatırımı olarak açık ve net bir savaş yürütülüyor. Polisin direnen küçük topluluklara saldırırken sesinde, elinde, gözünde cisimleşen öteki nefreti ve kara vicdan hıncı, ona yapılan libidinal yatırımın, erkek cinselliğinin vahşeti olarak taşmasından başka nedir? Öte yandan, “devrimci bir makine, en azından bu iktidar makinelerinin sahip olduğu kesilmeler ve akımlar kadar güç elde edemezse hiçbir şeydir”(2014, 420). Psikanalizin libidoyu "çift, ""aile," "kişiler," "nesneler" türünden dar hücrelere indirgeyerek meşgul etmesine ve onu toplumsaldan kişisele taşımasına karşı: “Ama biz her zaman dünyalarla sevişiriz. Ve aşkımız çok geniş dünyalara, kitlelere ve büyük toplanışlara kapanmak veya açılmak için sevgilimizin libidinal mülkiyetine hitap eder. ... Marx'ın meşhur formülünü de bu şekilde ele almamız gerekmez mi, -erkek ve kadın arasındaki ilişki "insanla insan arasındaki dolaysız, doğal ve kaçınılmaz ilişkidir." Yani iki cinsiyet arasındaki ilişki (erkekle kadın) büyük toplanışlara yatırım yaptığınca (insanla insan) genel cinsellik ilişkisinin tek ölçütüdür. Cinsellik tanımına cinsiyetler tahsis edilebilmesinin nedeni budur. … Ama Marx çok daha gizemli bir şey söyler: gerçek farkın insanın iki cinsiyeti arasında olmadığı, ama insani cinsiyet ile "insani-olmayan" cinsiyet arasında olduğunu. … Sevişmek ne sadece bir, ne de sadece iki olmaktır, ama yüz bin olmaktır. Arzulama makineleri veya insani-olmayan cinsiyet budur: ne bir, ne de hatta iki, ama  n… cinsiyet.  Şizoanaliz, bir öznedeki, toplumun bu özneye dayattığı ve ona bir cinsiyet tahsis eden antropomorfık temsilin ötesindeki  n… cinsiyetin değişken analizidir. …” (2014, ss. 422-25). Böylece biz, bize psikanaliz tarafından dikte edilen, (ana-baba-çocuk) üçgenine hapsedilmiş, fallus merkezli, ikili cinsellik paradigmasından, klinik halkında bedenleşen bir n … cinsiyet paradigmasına geçeriz. Ve her kaçış çizgisi aynı zamanda topluluğun ‘insani olmayan libidinal cinselliğine’ bir yatırımdır. “Antropomorfik molar temsil, kendisini tesis eden şey içinde, eksiklik ideolojisi içinde doruğa ulaşır. Moleküler bilinçdışıysa aksine, hadım-edilmenin ne olduğunu bilmez, çünkü kısmi nesneler hiçbir şeyden yoksun değildir ve böylelikle serbest çokluklar şekillendirirler; çünkü çoklu kesilmeler üretici akımları, onları tüketmeye muktedir tek bir kesilmede bastırmak yerine durmaksızın üretir; çünkü sentezler, yerel ve özgül-olmayan bağlantıları, kapsayıcı ayrımları, göçebe birleşimleri tesis eder” (2014, s. 425).  İbrahim’in fragmanlar ilerledikçe durmadan çoğalışı ve kalabalıklaşması ve kalabalıklaştıkça sözcelemin ve bedenlerin kolektifleşmesi, molar bir topluluğun fallus merkezli, hiyerarşik ve simgesel dünyasından alabildiğine uzak, insani olmayan cinsiyetin (arzulama makinelerinin) toplumsal üretimi olarak insanla insan arasındaki ilişkinin en saf ve en hilesiz varoluş biçimleridir. Bu biçimler, bilinçdışının yani kişi öncesi tekillikler ve onların kaçış çizgilerini kuşatan ‘aperion’un biçimleridir. Bütün bir Tabletler kitabı bu anlamda bizzat moleküler bir çokluk olarak cisimleşen, bir bireyleşme (individuation), bir bireyoluş (ontogenesis) öyküsüdür. Oğuz Ağbi’nin, Ahmet Hamdi bey’in, Cep telefonlu Sertaç’ın Tahir, Rasim, Yusuf ve Banu hanım’ın, Musa, Prof Cemil, Komiser Özcan ağbi, Doktor şey beyin, İbrahim’in öyküleri ve daha niceleri. Kitap bittikten sonra oturup bunca insanın arasındaki ilişkileri adlandırmak için, yaşadığımız gerçek ‘Birey’ler dünyasının hiçbir statü, rol ve anlamının orayı ikame edemeyeceğini ve orayla karşılaştırılamaz olduğunu şaşkınlıkla fark ederiz. Gerçekte biz simgesel anlamlara hapsedilmiş bir dünyada yaşarken, Tabletler bize farklı bir dünyanın-anlamın bedenleşmesi olarak imgesel bir toplanmayı (assemblage) sunar. Deleuze’ün dediği gibi, burada sevilen ya da arzulanan her varlık, sözcelemenin kolektif bir eyleyicisidir. Sözceledikleri dünyaya itirazlarını her sözcede edimselleştiren ve yaralı düşüncelerini (acının sonsuzluğunu) bir deli oluş kaçış çizgisine taşıyan bu halk, (arzusunu bir sözcelem düzenlemesi yoluyla edimselleştiren bu halk, bu moleküler çokluk) başka bir topluluk, başka bir dünya kurma potansiyelinin tözüdür.

Tabletlerde uzamsallığın bir veçhesi bedense diğer veçhesi de mekândır. Olaylar klinik denen ve ‘koridor’, ‘cafeteria’,‘bahçe’ ve ‘kapılar’ gibi sanal göstergelerle somutlaşan sınırlı, küçük bir uzamsal alanda geçer. Majör edebiyat uzun mekansal betimlemeler üzerinden duygusal (sentimental) genişleme adına ne denli mekânı sonsuza uzatıyorsa, Tabletler tam tersine duyu (sense) yoğunlaşmasına yol açan duygulamı (affekt’i) duygulanımdan çekip çıkararak en çoklaştırmak adına uzamsal bir daralmaya/küçülmeye yönelir. Bu yüzden Tabletler’in ilk yaratısı topografiktir, bir yakınlık mekanı olarak (hatta yakınlığı abartarak) tımarhane ya da klinik. Bu aynı zamanda bu akıllı olanların görmemesi gereken, ya da onlara görülmemeyi sağlayan ve onların diliyle ne konuşan ne de anlaşılan bir mekan, bir yüzeydir. Çokluğun cildi. Algılanamaz, görülemez olana ulaşmak adına kaçış çizgilerinin, deli-oluşun, hayvan-oluşun mekânı. Akıllı kokmayan -aileden, akademiden, medyadan yayılan leş kokularından alabildiğine uzakta- bir temiz hava mekânı. İbrahim Metin öncelikle bir yüzey (bir ten, cilt, deri ne derseniz) kuruyor. Bütün kaçışların, oluşların ve akışların hareket alanı, aşağı, yukarı, sağa, sol, ön arka vb. başlangıç ve bitişi olmayan bir yüzey kuruyor: kayıt kabul, kapılar, pencereler, bahçe, cafeteria, koridor, duvarlar: kısaca klinik adlı bir ‘yeryüzü şekli’. “ Geoid,. Geograph.. Gaia.. Gayya.. Gaile.. Oval’de cinsiyet yok..yer-yön yok.. Giriş yok, çıkış yok.. duruyorsun sadece. Gelenler gidiyor, gidenler geliyor! Hepsi Ovalin bir köşesinden.. bir biçimde gidip 1 biçimde geliyorlar.. Dönüyorlar.  Savaşa geliyorlar! Savaşa savaşa geliyorlar! savaşa dönüyorlar. Varamayacaklar.. Bilmiyorlar. Gayyada bir gaile! Ne vatanlar sevdiler .. zaten yoktu.  Kalırsa bir yeryüzü şekilleri kalıyor..Yeryüzü şekillerini seviyorum”(9. gün). Bu topografya bir yurt ya da yurtlanma yeri değil (ne vatanlar sevdiler.. zaten yoktu.) Bir yersizyurtsuzlaşma hareketinin yüzeyi. Bu yüzeyin oluşumunda iki temel özellik öne çıkıyor. dil oluşların, deli oluşların, at oluşların, kedi köpek, deniz, orman oluşların, çocuk oluşların, yani birçok kaçış çizgisinin deveran ettiği bu yeryüzü aynı zamanda bir ‘Gayya kuyusu’nun ya da dert deposunun dipsiz derinliğin kabuğudur. Beden/anlam oluşun (yani ‘et’in, yani sözcelem düzenlemelerinin, yani yoğunlukların) dolayısıyla aynı zamanda bu bedensizlerin (incorporeal’in) yarı-nedenselliğini kuran bir mekân (spatio): mekan kadar küçülürse (bütün yaşam klinik denen küçük bir mekâna sığdırılırsa) olaylar mikroskop altına alınmışçasına büyür ve yoğunluklar o kadar etkili biçimde duyumsallaşır ve edimselleşir. ‘Alaaddin’in Çay Ocağı’ gibi: “Alaadin’in burada çay başka oluyor … Alaaddin, diyorum, sihir yapar gibi yapılmaz ki bu çay!  Ben de şaşırıyorum İbrahim, diyor. Büyülü bir hal.  Alaaddin’in sihirli çay ocağı var. Dokunsan Alaaddin oluyor. Okşuyorsun demleniyor zaman.”(217.gün). Dilin ve bedenin böyle (yüzey ve yoğunluk olarak) düzenlenişi içinde hemen her sorun toplumsallaşır ve politikleşir. “Beni adli tabiplere emanet ediniz”(148.gün). Dolayısıyla tüm Tabletler boyunca biz mekânlarla değil mekânlardan geçen akışlarla, dokunuşlarla, yoğunluklarla, edimlerle ve onların politik doğalarıyla karşılaşırız. Tabletler’de topluluğun bireysel sorunların arka planı olmaktan uzaklaşarak sürekli kolektif biçimde ön plana çıkmasının nedeni budur. Bu temalara farklı bağlamlarda tekrar döneceğiz, şimdilik belirtmiş olmak için diyebiliriz ki: yukarıdan beri göstermeye çalıştığımız üzere elimizdeki metin alışılmış bir edebiyat (majör edebiyat) metni değildir. Bilinen anlamda modern roman, hikaye vb. anlatılara karşı, o anlatıların dayandığı yasa ve ilkelere karşı bir edebiyattan, minör bir edebiyattan söz ediyoruz. Bu, bir yandan da şu demektir: alışılmış olan majör edebiyatı değerlendiren, eleştiren ya da kısaca kritik eden özne menşeli metinlerin dayanağı olan, psikanaliz, hermeneutik, sosyoloji, psikoloji, ve hatta daha çok ahlak felsefesi diyebileceğimiz felsefi argümanlar burada bize hiçbir biçimde yardımcı olmayacak, hatta tersine onlara karşı bir mantığı önermek gibi bir ödevle karşı karşıya bırakacaktır. Elbette konumuz elverdiğince.

Eğer durum buysa, o zaman 277 gün olarak karşımıza çıkan bu fragmanların içerik olarak birbirini izlemesi diye bir devamlılıktan söz edemeyiz, üstelik içerik ifadenin bu denli arkasında kalmışsa. Kitaptan rastgele bir sayfayı açıyorum: 83. gün “Hüseyin Rahmi Bey, yaptığı reçelleri gösteriyor Kesire’ye” diye başlıyor ve “Kesire’nin reçellerle ne işi olacak.. “sadece aç değillermiş.. yakmışlar çocukları İbrahim!” diyor..cezaevi nakil araçlarına yoğurt mayalıyor .. neresi yansa sürecek” diye bitiyor. 84. gün “Bu sabah koridorda Ela Hanım’la karşılaştık..” diye başlıyor ve “Herkes kendi ölüsünü kaldırsın.. rahatlar” sözcesiyle bitiyor. Yani biçimsel olarak birbirini izleyen bu iki fragmanın içerik olarak hiçbir benzerlikleri ve devamlılıkları yoktur. [Fakat yoğunluklardan ya da onların kesişme uğraklarından, geçen bir yönelimliliğin (politik algılamın) ima ya da çağrışım yoluyla ortaya çıktığı fark edilir durumdadır. Cezaevi nakil aracına yoğurt mayalamak! Nedir bu? “Yakmışlar çocukları ibrahim!”]. Biçimsel olarak ise, 83. fragman bir dizinin, 84.sü başka bir dizinin fragmanıdır. Zira burada fragmanter anlatım, içeriğin biçimini, (sözcelemin, tam da kolektif sözcelem düzenlemesi/yoğunluk üretimi olması nedeniyle) önceleyerek ve birbiriyle kesişen (ve her kesişme anında duyuyu/yarayı genişleten) diziler (öyküleme biçimleri) kurarak ifade etmektedir. Tabletler’de bu dizilerin biçimleri bütün metnin pragmatik/edimsel anlam dünyası için duyumsanan farklılıkların ortaya çıkışlarını ya da kayboluşlarını örgütler. Başlıca diziler şunlardır: birilerinin İbrahim’e anlattıklarından oluşan (örn. aşçının anlattıkları şeklinde) “….ın anlattıkları” dizisi, “Tuvalet Yazıları” dizisi, Prof Cemil’in memorileri” dizisi, Komiser Özcan Ağbi’nin Hatırladıkları” dizisi, “Hikayeler” dizisi, “Bağımsız fragmanlar” dizisi ve nihayet “İbrahim’in Balkon Konuşmaları” dizisi. Bu dizilerin öyküsel kurguları esas olarak içerik bağlamında önem taşırlar. Burada daha çok içeriği ve içerik biçimini önceleyen ve metnin pragmatik anlam dünyasını cisimleştiren sözcelemin (ifadenin) biçim ve maddesini söz konusu edecek ve bir çok izleği çaprazlama kesen, temel bir kaçış çizgisi olarak ‘Oluş’ izleği üzerinde (o da kısmen) durabileceğiz. 

Dil, beden, deli, çocuk, hayvan, orman vb. Oluş

Tabletler, her şeyden önce dilin (Türkçe’nin) alışılmış, sıradan, doğal kullanımına karşı ‘yoğunluk üretimi’ne özgü eşsiz ve mütevazi bir örnek oluşturur. İbrahim Metin Tabletler’de Türkçe dilin (günlük dilin) sözdizim kurallarını, sentaksını-gramerini parçalayarak anlamı sonsuz ve özgür çağrışımlara açar. Tabletler, Türkçe dilin doğal kullanımındaki sentaksı, grameri parçalayarak, imha ederek, başka bir dil, her yoğunluğun edim olduğu, paranoid kodlama diline karşı özgür ve serbest bir şizoid dil üretir. Buna dilin yersizyurtsuzlaşması anlamında bir dil oluş diyeceğiz. Dil konusunda temel bir yanılgı, dilin uzlaşımsal karakterini belirleyici kılan anlayışın dili sadece bir iletişim, insanlar arasında anlaşma dizgesi olarak görüp, gramerin politik doğasını -edimselliğini- görmezden gelmek ve dilin emredici (emir sözcükler), tabi kılıcı -boyun eğdirici- yapısını görünmez kılmaktır. Deleuze, Guattari Bin Yayla’da (Dilsel Kabuller bölümü ss. 75-110) göstergebilim ve psikanaliz dünyasındaki dilin bu emir kipi ve tabi kılıcı yapısını tüm yönleriyle irdelerler. Biz burada sadece (Tabletler’de göstereni ve gösterileni olmayan dilin işleyişini açığa çıkarmak adına) göstergebilimin genel argümanlarına değineceğiz. Ferdinand Saussure’ün en önemli bulgusu, daha önce dil ve dünya paralelliği temelinde dilin şeyleri adlandıran sözcüklerden ibaret olduğu ve anlamın dış dünya tarafından dayatıldığı bir dil anlayışı (adlar dizini) yerine anlamın göstergede içerili olduğu yapısalcı bir dil anlayışını -göstergebilimi- kurmasıdır. Saussure için dünyanın mantığı ile dilin mantığı arasında bir ilişki yoktu ve anlam dilin kendi içinde üreyen bir şeydi. Dil bu anlamda, gösteren (işaret, ses imgesi) ve gösterilenin (anlam/kavram) dengeli olduğu istikrarlı (stabil) bir yapıdır. Örn, Saussure şöyle der: “Dil bir kağıda da benzetilebilir: düşünce kağıdın ön yüzü, ses ise arka yüzüdür, kağıdın ön yüzünü kestiniz mi, ister istemez arka yüzünü de kesmiş olursunuz”(Genel Dilbilim Dersleri s.105). Gösteren ve gösterilenin böylesine sıkı sıkıya bağlı, zorunlulukla ayrılmaz olduğu savı, anlamın tamamen dil içi işleyişte oluştuğu argümanını temellendirir. İkinci önemli bulgusu dilin iki aks ya da iki eksen üzerinde çalıştığı ile ilgili: birincisi konuşucunun sözcük seçimine denk gelen paradigmatik eksen ve ikincisi sıralama kuralları ile belirlenmiş söz dizimi -sentagmatik eksen. Her iki eksende de dilin değişimi gözle görülmez ölçüde yavaş ya da hiç yoktur. Anlamı dilin emredici değişmezlerine, yani ses yapısının kurallarına, sözcük yapısı ve sözcük üretim kurallarına, sözcüklerin anlam ve sözcelem kurallarına ve nihayet sözdiziminin kurallarına indirgeyen, sentagmatik ekseni başat hale getiren kendi içine kapalı bir dil anlayışı. “Dilbilim, sözdizimsel, morfolojik veya fonolojik olsun, kendini değişmezlerle sınırladığı sürece, ifadeyi gösterene ve sözcelemi özneye bağlar ve buna göre topluluğu küçümser; koşulları dışlar, dili kendi üzerine kapatır ve pragmatiği bir tortuya çevirir. Öte yandan, edimbilim, dış koşullara basitçe başvurmaz: dilin kendisini kapatamayacağı kadar çok içsel nedenleri olan sözcelemin ya da ifadenin değişkenlerini aydınlatır. … Edimbilim, bir dil politikasıdır” (Deleuze, Guattari 2005 s.82). Eğer dili göstergebilimin kapalı uzlaşı sistemi olarak alır ve anlamı dilin değişmezlerine indirgersek, bu uzlaşının sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğine dair en ufak bir öngörümüz olamaz. Bir temsil sistemi olarak dilin bilinmeyen bir dünyayı bilinen dünyaya, görülmeyeni görülene indirgemekten başka bir işlevi kalmaz. Örn, kadın haklarını İslami bir dille (göstereni teolojik olarak kodlanmış göstergelerle) anlatmak, tam da bilinmeyeni bilinene indirgemek anlamını taşır. Ya da örneğin ‘birlikte yaşama’yı, şu ya da bu kimliğin diliyle tanımlamak, şu ya da bu ırkçılığın hakimiyetinden başka sonuç vermez, veya “barış” gibi bir işareti savaşa karşıtlıkla kodlamak, ancak insanların bilmedikleri bir barış, eşitlik ve özgürlük dünyasını bildikleri çıkar, tahakküm ve karşıtlıklar dünyasına indirgemelerinden başka bir yere varmaz. vb.. O zaman da ikili zıtlıklara dayalı bir dil, sadece yabancı olan her şeyi düşman ilan eden bir anlayışa hizmet eder. Emeği sermaye tarafından, arzuyu yasa tarafından kodlanan anlamlara hapseden bir dilin, dili bir uzlaşı dizgesi olarak sunmasını saçmalık olarak değerlendirmek gerekir. Deleuze, Guattari Bin Yayla’da şöyle diyor: “Dilin temel birimi -ifade- emir sözcüğüdür. … Dil inandırmak için değil, itaat ettirmek ve itaate zorlamak için işler. … sözcükler aletler değildir ancak biz çocuklara dil, kalem ve dizüstü bilgisayarlar verirken işçilere kazma ve kürek veririz. Bir gramer kuralı, sözdizimsel bir işaret olmadan önce bir iktidar işaretidir” (2005, s.76 /abç). Herkesin grameri bildiği ve gramere uygun konuştuğu ya da konuşmak zorunda olduğu argümanı, faşist, baskıcı ve paranoid kodlarla yaftalanmış bir dil (dünya) içinde yaşamaya yazgılanmaktan başka bir anlama gelmez. Çünkü sermaye gösterenleri (gıda, genetik, tıp, bilişim, enerji, vb. bütün sektörlerde) teknolojik bir meta dille, iktidarlar ise (aile, eğitim, medya vb. alanlarda) kendi ideolojik metafizikleriyle zaten kodlamış durumdadırlar. Dilin gramatik birliği denen şey ulusal birliğe gönderme yapan politik bir argümandır. Eğitim, medya ve özellikle aile gibi nakarat makinalarında ‘normalleşmiş’ dil adını alan bu ulusal dil neyi dolaşıma sokar ve neyi yasaklar ya da bastırır? Şeylerin düzenini, göstergeler düzenine, normallik göstergelerine indirgeyen gösteren diktatörlüğü diyor Guattari, bütün tikel semiyotiklere (sanatsal, taklitsel, bedensel, biyolojik, müzikal) erişimi yasaklar. Ve bir değişmezliği, devletin, ve sermaye egemenliğinin değişmezliğini, bekasını bir gramatik değişmezlik olarak dolaşıma sokar. Deleuze, Guattari’nin sıklıkla vurguladıkları gibi dil çocuğun dünyasını iktidarın normlarıyla, kapitalist aksiyomatiklerle donatır ve adına da ‘normal dil’ der. Tabletler’in dili tam da bu gösteren emperyalizminin, bütün toplumsal oluşumları iktidar göstergeleriyle yetinmek zorunda bırakan bu ‘normal’ gündelik dilin radikal bir reddiyesidir. Peki sadece sentaks mı? Ya sözcük seçimi? Özellikle İslamcı iktidarların despotizmi altındaki ülkelerde (ve Türkiye’de) sözcük seçiminin (teolojik bir paradigmatiğin) aileden, eğitimden, yaşam biçimlerine dek belirleyici, emredici rolü açıktır. ‘Merhaba’nın yerini ‘selamünaleyküm’, ‘günaydın’ın yerini ‘hayırlı sabahlar’ alalı çok oldu.  ‘insaniyet’, ‘hayati’, ‘mesele’, ‘rivayet’, ‘siyasi ruhiyat’  ‘vahim’, ‘ihmal’ ‘marifet’, ‘tabiat’, ‘imkân’, ‘istidat’, ‘beynelmilel’, ‘selamet’, ‘nutuk’, ‘zikretmek’ ‘cehd’, ‘sefine’ ‘siyasi cedelleşme’, mukayese’ , ‘men-i mukayese’, ‘müktesebat’, ‘mesela’, ‘fikri sabit’, ‘sosyal muhit’, ‘bilhassa’, ‘beyan’ vb.. vb… Osmanlıca, eski türkçe sözcük seçimiyle yazılmış politik bir makale ya da yazıyı okuduğunuzda ilk hissettiğiniz şey ne olur? Üstelik bu demokrasi ve özgürlüğü ‘savunan’ bir derginin ve onun yazarının sözcük seçimiyse? -ki öyle-. Ya bir paradokstur ya da söyledikleri bir yana burada bizzat dil ‘İslami ve milli’ bir politik gericiliği (milli bir bilinçdışını) dayatır. Deleuze, Guattari’nin çizgisini izlersek, içerik bir yana, dil grameriyle, sözcük seçimiyle, bir politikanın iktidarını dayatan, okuduğunuzda ona tutsak eden başlı başına bir savaş silahıdır. Son on beş yıldır Türkiye’de İslamcı liberal bir ‘kanaat dili’ hakimdi, son birkaç yıldır bu dilin iktidar ortaklığı sona erdi ve yerini ‘İslamcı ırkçı’ bir dil aldı. Bu iddia doğruysa, dilin sermayenin ve politik iktidarın tercihlerine göre şekillendiği (iktidar göstergeleriyle çalıştığı/kodlandığı) da açıktır. Bu dili veri alarak üreten bir akademi dünyası varsa bugün -ki var-, dilin nominal tanımı gereği bilgi iletmesi gerekirken, politik itaat üreten anlamlandırmalarla çalışan bir akademiye dönüşmüş olması göz ardı edilemez. Aynı şekilde dilbilimciler ve Saussure’ü kısmi revizyona tabi tutan Lacan başta bütün psikanalistlerin dilin ve kendilerinin simgesel alanda kaldıkları (apolitik bir ‘kurtarılmış bölge’de kaldıkları), dolayısıyla toplumsal karşıtlıkların, iktidar ilişkilerinin, özgül iktidar teknolojilerinin kendilerinin ve dilin dışında kaldığı argümanlarının ne denli büyük bir saçmalık ya da kurnazlık olduğu da ortadadır. Gerçekten de onca dilbilimci ve psikanalizcinin, dili ve bilinç dışını nasıl da rahat ve sakınmasız bir vurdumduymazlıkla, ailenin, eğitimin, medyanın nakarat makinelerinden ve kodlama çılgınlığından kopuk kendi başına bir köken olarak tartışmaları ve dili sadece tek anlamlı bir iletişime indirgemeleri temelde böyle basit, yalın bir gerçeğe dayanmıyor mu? Akademisyen ve genelde aydının, dili semiyotikleştirmek pahasına edim dışına, eylem dışına ve nihayet politik kavga dışına sürgün etmesi, iğrenç. “ Herkesin niyeti üste çıkmak -efendiler! bir yerlere kesin bahar yağıyor- Bir beden arıyor midem, bulanacak”(82.gün). Edebiyatı, iktidar göstergeleriyle çalışan çoğunluğun ‘normal’ dili içinde sadece içerik kurgularına indirgeyen edebiyatçıların, hem politik hem de sanatsal açıdan trajikomik halleri ise benzeri bir garabet. Guattari, Kaçış Çizgileri’nde bu tavrı teşhir ederken şöyle der “… çokanlamlılığın semiyotik çöküş içinde yitimine yol açan gösteren emperyalizmi, bütün üretim tarzlarını ve bütün toplumsal oluşumları iktidar göstergeleriyle yetinmek zorunda bırakır.  … Gerçekten de gösteren, iktidar oluşumlarının gerçek işleyiş tarzını gizlemenin temel bir yöntemidir “ (Guattari, 2013, s.30). Bir politik rejimi değiştirmek mi istiyorsunuz, ya da politik mücadele mi veriyorsunuz, önce dili ve onun konumunu değiştirmeniz gerekir.

İbrahim Metin’in Tabletler’i Türkçe’de bu anlamda eşsiz bir ilk örnektir. İktidarla, yasayla problemi olmayan, rahatsızlık duymayan hiç kimsenin oturup da çoğunluk dilinin sentaksını bozmakla ya da yeni bir dil üretmekle uğraşması gerekmez. Çünkü böyle bir ihtiyacı yoktur ya da gramerin değişmezlerine indirgenmiş, ötekini düşmanlaştıran normal dilin anlamlandırmaları ona  yetiyordur.  Fakat çoğunluk diline karşı bu rahatsız, bu agramatik dil ancak minör bir dil olabilir. “Kim bilir aklıma daha neler gelmiyor (sessizlik) Ben gibi bir deliğe sığınak oldunuz! Hakkımız bize helal olsun! (alkış sesleri)” (136. gün). İbrahim bir delik, çeşme hortumunda açılmış ve suyun kaçışını sağlayan bir delik. Hortum içinde akan büyük suyun doğal akışından sapan ve delikten dışarı fışkıran (dolayısıyla, hızı, debisi, enerjisi normal su akışına göre kat kat fazla olan) minik su, gramerin doğal işleyişinden sapan ve kaçan agramatik dildir. “Mazi ile ati arasına sıkışan “hal”, bulduğu küçük bir çatlaktan, ama biraz da yararak onu, zaman’ın haricinde ve neredeyse lamekan bir halde yeni bir telakki kazanmaktadır” (25. gün). Zamansız ve mekânsız kaçışın sözceleme edimleri: “Yola düştüm, hem de kötü düştüm, kötü yola düştüm” (138. gün). Yol kaç anlama geliyor bu düşmek’le bağlanan valiz sözcükte ( + à düşmek: yol+kötü = kötüyol)?  ya da bir başka valiz sözcük “Düşünebiliyor musun … düşü ne biliyor musun?”. başkası; seNCafe, Körmek, Ti-re-li Tan-zer vb. Gramer’den bu kaçışta anlamın yerini özellikle çağrışımlar, imalar alır. Sentaksa indirgenmiş anlamla yolu kesilmemiş, bastırılmamış dolayısıyla özgür çağrışımlara yol açan sesdeş sözcükler: “ne biçim bir doktorsun dedim siz! Bir beynin içinde bulamadın beni bir beyin oğlu” (140. gün). Ya da  Türkçe  ile başka dilin sözcükleri arasındaki akrabalıklar: “İnsane.. “deli” demek.  İnsane, hiçbir dilde rahat yok Hasan!”(151. gün). Ya da etimolojik yakınlıklarla üretilen göndermeler: “İhmal dediğiniz hamile olmaktan başka ne ki”(62. gün). Ya da agramatik ve parataktik sözceler: “Bir tek dil bilmiyorum…ama yarım bilmiyorum”(216.gün) / “Hepimiz dün tokuz”(101) / “Ben kaptan Andre Derman, gırtlağıma kadar dizlerimdeyim”(125) / “Onu böyle taşıyorum ben, kucağıma kendimi alarak”(208) / “şunu anladım ki ıslandıktan sonra üzerime yazılamıyorum”(231) / “Beklerim yine birbirimize gelmemi”(260) / “gitmemenin zor olduğu günlerde gelmemeye çalışırım hep” (207) / “Hadi bize lazım olalım”(95) / “acaba deli değil miyim sanıyorum ”(62) /”Düşüyordum. Dördü birden yana çekildi. Kendime çarptım. Hemşire beni toplarken çoktan boğazımı geçmişim .. belki burnumdan gelirim (252) / “boylarım satıra sığmıyor haldeyim…”  / kurdelamı çözüyorlar.. içimden çıkıyorum”(6) / “çukur yükseliyor” (85) vb. vb. Ya da sözcükler arasındaki harf değişiklikleri gibi diferansiyel ilişkilerle yaratılan çokanlamlılıklar. Beyin-Bey’in, Yıkamak-Yıkmak, görmek-körmek, Nuhun-Ruhun gemisi vb. Ya da bir dizede “her günah için, her günah için,” diğerinde “her gün ah için, her gün ah için”(260. gün) yine heceler ve harflerle (diferansiyel ilişkilerle) yeni imalara, yeni çağrışımlara açılan sapmalar. Aynı 260. gün’de tekil ve çoğul sözcüklerin şaşırtıcı kullanımı ile yaratılan dile, söze, kelama duyulan aşka hürmet duası “beklerim yine birbirimize gelmemi” (260. gün), günlük dilin söz dizimini çılgına çevirecek başka bir söz dizimidir bu. Hemen yanı başında 259.gün’de “Böylece birbirimize gitmiyor, geliyorduk.” ya da “Hadi bize lazım olalım”(95. gün) veya sözcenin genitalleşmesi “Bir kedimiz olduysa belli ki daha çok kedimiz olacak”(240. gün) ve böyle bütün kitap kaynaktan (majörün deliklerinden) fışkıran bir şelalenin akış modunda, akış hızında, olduğu şeyden başka bir şey olmaya, başka bir şey haline gelmeye yönelen bir dil oluş. Belki de Tabletler’in dilini en iyi ve en özlü biçimde Deleuze, Guattari’nin şu satırlarıyla özetlemek mümkündür: “Bu yeni yersizyurtsuzlaşmayı kat eden ses ya da sözcük, anlamlı dilden türediği halde ona ait değildir. … anlamdan koparılmış, anlamdan kazınmış bu dil, etkin bir anlam etkisizleştirilmesi sağlayarak, yönelimini artık yalnızca bir sözcük vurgusunda, bir bükünde bulur. ….  Sözcük efendi olarak hüküm sürer,  imgenin doğuşuna doğrudan kaynaklık eder. …Artık ne gerçek anlam ne de mecazi anlam vardır. Şey ve diğer şeyler, yalnızca kendilerine ait kaçış çizgisini izleyerek yersizyurtsuzlaşmış olan ses ya da sözcüklerin katettikleri yoğunluklardır artık.” (Deleuze,Guattari, 2000, ss.31-33). Bir noktaya daha açıklık getirmek zorundayız. Eğer anlam, Tabletler’de olduğu gibi, bir gösteren semiyolojisine bağlı değilse, ve çokanlamlılık, yan anlamlar, imalar yoluyla zenginleşen bir anlamdan söz ediyorsak, bu nasıl bir anlamdır?  Yani yukarıda andığımız örneklerdeki gibi sözcelerle üreyen anlam, gösterene bağlı semiyotik ya da bilişsel falan değilse, yani göstermiyorsa, gösteren-gösterilenle çalışmıyorsa, nasıl bir anlamdan söz edebiliriz? Burada Guattari’nin Kaçış Çigilerzi’nde ifade ettiği diyagramatik ya da işlemsel anlam açıklaması bize yardımcı olacaktır. Bir sözcenin göstermemesi iki tür dönüşümden kaynaklanabilir diyor Guattari “ya morfematik bir düzeyde gösteren biçimciliklerinin despotizminden kaçma yolunu bulur ve yeni işaretsel “yükler”le –örneğin, onu farklı yönlere açan çok anlamlı [örn ‘orman kaçmış gözünüze’, veya ‘içine orman kaçmış ceviz ağacı’-hç.]  ya da eş sesli [yıkmak-yıkamak, bilmek-bilemek vb. -hç] çoğalma yoluyla- zenginleşir (gösteren bir üreme kipinin egemenliği altındaki semiyotik bir düzenlemeden sembolik bir dönüşüme geçiş örneğidir bu), ya da, ifade figürlerinin “glossematik” düzeyinde (fonemler, grafemler…[sesbirimler, yazıbirimler..]), her analojik temsil sisteminden ve her gösteren üst kodlamasından içeriğini kaçıran diyagramatik bir dönüşümün egemenliğindeki”(2013 s.184) anlama dahil olmayı başarır. Kısaca anlamlandırmadan yoksun anlam olarak diyagramatik anlam, semiyotik olarak oluşmuş tözleri değil, sesler, sesbirimler ya da prozodik parametreler yani müzikalite ile biçimlenmiş ifadenin tözünün özelliklerini işin içine katarak, doğrudan doğruya makinesel bir düzenlemeye katılır. Diyagramatik anlam  burada,  daha çok, Louis Hjelmslev’in ifade-içerik ve her birinin biçim-töz skalasındaki ifadenin tözüne işaret etmektedir, ki bu da anlamı doğrudan yoğunluk üretimi ve kolektif sözcelem düzenlemesiyle üretir.
                                                                              
***

Saussure’ün gösteren gösterilen ayrılmazlığına yönelik itirazlar ya da revizyonlar gerek edebiyat teorisi (örn. Roman Jakobsoın) gerek dilbilim (örn. Wittgenstein) gerekse psikanaliz (örn. Lacan) içinden gelmiştir. Ancak bunların hiçbiri gösterenin şifrelenmesi ya da göstermemesi ile ya da özne kurgularıyla ya da toplumsal tabi kılma ve makinesel kölelik biçimindeki öznellikler üretimiyle ilgili değildir. Yani dilin sermayenin ya da iktidarın emirlerinin kodlandığı, bir buyruk sistemi oluşuyla ilgili değildir. Jakobson’un metafor (eğretileme) kuramı büyük ölçüde Saussure’ün seçme sıralama eksenlerine dayanır. Sözcük seçme ekseni edebiyatta metafor (eğretileme), sıralama ekseni ise metonimi (düzdeğişmece) olarak işler. Metafor, bir sözcüğün eşdeğer anlamlı başka bir sözcükle ikamesi, metonimi ise aynı sözcüğün benzer, bitişik olan başka bir şeye uygulanmasıdır. Bir ihtiyarın kendi ömrü için “rüzgar gibi geçti” ifadesi metaforik bir ifadedir.  Türkiye özelinde, “saray bu günlerde çok bağırıyor” ifadesi de metonimik. Metafor her zaman böyle ‘rüzgar’ sözcüğü kadar masum değildir. TV’lerde dönen reklamlara baktığımızda, örneğin bir şekerleme reklamı, çılgın bir müzik ‘al beni aaal’ diye bağırıyor (sözcük seçimi zaten başlı başına libidinal bir yatırım- cinselliğe indirgenmiş bir kolektife, sürüsel topluluğun bilinç dışına yapılan bir gönderme) ve sözde dans eden bir genç kız, dişiliğin kışkırtıcılığını kullanarak dönüp duruyor. Gösteren kim ya da ne, şekerleme mi, kız mı? Gösterilen ne, şekerleme mi, erotizm mi? Tersine dönmüş, gösteren (şekerleme olması gerekirken) bizzat seksist genç kız ve aynı anda gösterilen de o. Metafor budur, genç kız bir seks metafordur ve anlamı şekerlemeye değil yine kendine gönderir. Dolayısıyla gösterilen aynı zamanda gösterendir ve tersi. Cinselliği bir’e ya da izleyiciyi de katarsak iki’ye indirgeyen Freudcu id’in seksizmini kışkırtan bir bilinçdışı yatırımı olarak reklam. Burada reklamın nesnesi, ya da pazarlanan şey şekerleme değil, genç kız bedeni olduğu açıktır; metafor bu işi görür. Kim böyle bir vahşeti yani kodlamayı seçiyor, gayet açık: sermaye. Sermayenin bütün kodlamaları cinsellik başta haz kaynaklarına yöneliktir. İyi de Cinselliği cinsiyet üzerinden okuyan ve cinsiyeti insani cinsiyete indirgeyerek meşrulaştıran teorilerin ya da TV’lerde endam eden psikanalistlerin hiç mi katkısı yok bu kodlamada? Metafor, dilin en hileli ve tuzaklı kullanımıdır. Anadolu muhafazakârlığının 1946’lardan sonra ‘anti komünist’ kemikleşmesinde ‘şapka’ metaforunun rolü, sol söylemin hiçbir versiyonu ile yıkılamayacak kadar güçlü olmuştur. Tek başına, sadece ‘şapka’ metaforu on yıllar boyunca Anadolu’da solun ve Aleviliğin karşısına bir heyula olarak dikilmiş, etkisi bugünlere uzanan bir sol düşmanlığının inşasında ciddi ciddi rol oynamıştır. Kimin kodlamasıydı bu? Politik iktidarın. Bugün de iktidar solun karşısına metaforlarla çalışan bir dili çıkarıyor vb..  Veya tıp alanında  çeşitli hastalıkların metaforlarla tanılanması: Kanseri tıbbi değil militarist bir dille -kansere karşı- ‘savaş’ metaforuyla tanıtmak, tedavi dışında her anlama gönderen ve olası bir mağduriyeti daha baştan önlemeye açık. Ya da AIDS’e yüklenen cinsel atıfların mataforik dünyası. O hastalar bir yandan hastalıkla uğraşırken de bir yandan metaforların yarattığı toplumsal dışlama ve aşağılama vahşetiyle mücadele etmek zorundaydılar vb.vb. Guattari haklı, metaforlar anlamı yine kendine gönderen gösteren vahşetinin en bilinen kullanımıdır. Peki Tabletler metaforik ya da metonimik bir dili kullanıyor mu? Buna hayır diyeceğiz., çünkü yukarıda da gördüğümüz gibi İbrahim Metin’in dili esas olarak bir anlam yoğunlaşmasına, sözcük vurgularına, ünlü ve ünsüzlerin şaşırtıcı kullanımına, sesdeş sözcüklere, zaman zaman parataktiklere, valiz sözcüklere dayanır. Bütün bunlarla birlikte ve yanı sıra sözcüklerin sentaks dışı biçimlenişi ya da biçimlenmeyişi edimsel yoğunluklar üretir ki buna yaratı diyeceğiz. İbrahim Metin’in, dili, çağrışımsal ve yananlamlarla, çokanlamlılıklarla işleyen, yani semiyotik değil edimsel (linguistcs değil pragmatics) olarak kullandığını söylemek daha doğru olacaktır. “Umutluyum, Doktor sökülüyor biz dikildikçe..” (55.gün),  sökmek ve dikmek, bir yandan kumaşın sökülmesi ve dikilmesine, öte yandan sökülmek/teslim olmak ya da itirafçı olmak ve direnmek/dikilmek anlamlarını ima eder. Dilin Metaforik değil, çağrışımsal kullanımıdır bu. Ya da “Ellerime yabancılaştım.. ben onlara el oldum, onlar bana: artık ben onları yapmıyorum onlar da beni.. birbirimizi çizmiyoruz. Bazen bir şeyi yıkarken karşılaşıyoruz. Yıkıyoruz..”(48.gün). ‘El’ sözcüğünün hem organ hem de yabancıyı imleyen hareketi, ‘çizmek’ fiili ile imlenen dayanışma ve ‘Yıkamak ve ‘yıkmak’ fiillerinin diferansiyel ilişkisiyle yaratılan çağrışım ya da güçlü bir ima. “Bazen bir şeyi yıkarken karşılaşıyoruz. Yıkıyoruz..” “yıkarken..” sözcüğünün hem yıkamak hem de yıkmak anlamlarının, tek bir harf (‘a) ayrımıyla ürettiği şey yoğunluktur. Ve bu yoğunluğun (anlamı değil) işlevi dilin politik etkisini üretir. İbrahim Metin’in cümleleri bir şey söylemez yani düz anlamları sözcelemez (ya da genel işleyiş bu değildir) fakat söylediği şeyin ürettiği yoğunluğu duyumsatır. Deleuze’ün dediği gibi, algıdan algılamı, duygulanımdan duygulamı çekip çıkarma adına dili eğip büker, kırar karıştırır,  tuhaflaştırır; yani tuhaf bir dildir bu. Bu yüzden politik bir dildir ve bu yüzden birçok kaçış biçimini/deli oluşu, hayvan oluşu, dil oluşu mesken tutar. Bu sözcelerde düşünce bize daima bir etki (affect), bir yoğunluk (intensity), bir özgünlük (haecceity) olarak gelir. Ve bu, dilin metaforik kullanımının değil, tamamen çağrışımsal işleyişin zenginliğiyle bedenleşmesinin sonucudur. Tabletler’de dil, semiyotikleşmez, edimselleşir. 

***

“Birisi beni tutsun.. yoksa beraber düşmeyeceğiz.” (159. gün)
“5 parçaya kadar birbirimize ödeyin!” (72. gün)
“Yani bugün öyle mahcup oldum ki sirkte oturacak yer kalmadım.” (23. gün)
“onu böyle taşıyorum ben, kucağına kendimi alarak.” (208. gün)
vb…  vb…

Burada olan nedir? Bu Türkçe  mi? Evet, dil olarak Türkçe. Türkçe’nin doğru, yani sentaksına uygun bir kullanımı mı? Hayır, söz dizim kuralları ihlal edilerek başka bir sözce ve ses yaratılmış. İfadenin şahısları karmakarışık, tekil ve çoğul şahıslar karmakarışık, zamanlar karma karışık. Fiiller ve failler tamamen sentaks dışı. ‘sirkte oturacak yer kalmadım’ nasıl yani, gösteren ne, gösterilen ne? ifadenin bir şeyi gösterdiğine dair bir emare yok,  dolayısıyla bir düz anlam (gösterilen) de ortada yok. ‘Onu taşıyorum fakat kucağımda kendim’, anlamadım, bu sözcede temsil edilen ne? Yok, temsil de yok. Sözce öznesi ve sözcelem öznesi çıldırmış olmalı, ya da zaten hiç yoktular. Bu dil ne Saussure’ün göstergelerine, ne Wittgenstein’ın dil oyunlarına ne de Jakobson’un metaforlarına kesinlikle benzemeyen ve hatta üçünü de yok eden ayrı, başka bir dil. Sözce ve sözcelem öznesinin (dolayısıyla Lacan’ın) tüm aplikasyonlarını yok eden bir dil. Hadi bu anlatıyı ana-baba-çocuk üçgenine sokun, hadi Baba’nın adıyla hüküm süren simgesel dünyaya sığdırın. Madem imgeselden simgesele geçince insan olunuyor, ne yani İbrahim (deli, çocuk, hayvan, dil olan İbrahim), yani ‘insani olmayan insan’, insan değil mi? Görülen şu; bu dilin değişmezleri, kuralları yani grameri yok. iyi de, bu bir saçmalık.. Delice, çılgınca.. Böyle düşünüyorum çünkü İbrahim Metin’in dilini semiyotikleştirmeye çalışıyorum. Asıl saçma olan bu, çünkü onun dili semiyotikleştirmeye tamamen karşı edimsel/pragmatik bir dil.  Ya da yabancı bir dil. Türkçe konuşan, Türkçeyle konuşan fakat Türkçeye yabancı, Türkçe içinde Türkçe’ye yabancı bir dil. Evet sözcükleri imgelere bağlayan yaratıcı bir işleyiş.  Dili temsil edici olmaktan uzaklaştıran,  yan anlamlarla (özellikle de acının yan anlamlarıyla) çağrışımı ençoklaştıran ve gerilim yaratan, içsel olarak yıkıcı bir dil. Yarattığı gerilimlerde, yan anlamlarda, yoğunlaşan, yoğunluk üreten, dağınık, karmaşık bir dil. Tekillikler çokluğu olarak işleyen bir kolektif sözcelem düzenlemesi, fakat olağan günlük dil açısından sapkın, nevrotik, delice, çılgın. “Dili eşeleyebilecek ve bunu yalın bir devrimci çizgi boyunca geliştirebilecek minör bir edebiyat, özdilden nasıl çekip çıkartılır? insan nasıl kendi öz dilinin göçebesi, göçmeni ve çingenesi olur?”(DG. 2000, s.29) Bu yabancı dil çoğunluğun olağan dili olmadığına göre, yani sırdan dille yazılmış bir metinle karşı karşıya olmadığımıza göre, istisnai bir dil, bir azınlık dili, minör bir dil. Minör bir dil bir azınlığın dilidir. Peki kim bu azınlık?  Biz bu azınlığı kimlik üzerinden sorarsak, bir sürü yanıt alırız, Ermenice, Kürtçe, Rumca vb.. Fakat öyle değil biz Türkçe içinde, Türkçe’nin azınlığını soruyoruz. Fredric Jameson azınlık konusunu Bin Yayla’ya müracaatla şöyle özetliyor: “bir azınlığı tanımlayan şey sayı değildir, sayı içindeki ilişkilerdir. Bir azınlık sayısız veya sonsuz olabilir: tıpkı çoğunluk gibi. İki kimliği birbirinden ayıran şey, sayı içindeki ilişki, çoğunluk durumunda, tamamlanmış veya sonsuz bir topluluktan, ancak her zaman sayılan veya sayılabilen bir topluluk oluşturmaktır; oysa bir azınlık, unsurlarının gerçek sayısına bakılmaksızın sayılamaz bir topluluk olarak tanımlanır. Sayılamazı karakterize eden şey, ne topluluk ne de unsurlardır: o bağlantıdır (connection) [ki daha önce de söylediğim gibi, Deleuze şimdi birleşmeden (conjungtion) keskin bir şekilde ayrılmak istiyor], topluluklar arasında, unsurlar arasında üretilen, ve onları kurtaran bir kaçış çizgisi oluşturan ve hiçbirine ait olmayan "ve". Azınlığın rolü, sadece bir üye içerse bile sayılabilir olmayanın gücünü ortaya çıkarmaktır” (Fredric Jameson, 1997).  Jameson’ın vurguladığı üzere, gerçekten de Deleuze’ün bir topluluk (assamblage) oluşumunda ısrarla üzerinde durduğu şey, gerek topluluğun ya da moleküler çokluğun kendi içindeki unsurlar arası ilişki, gerekse çokluklar arası yani bir, iki ya da daha fazla çokluğun (bir, iki, üç, ... daha fazla Vietnam)! aralarındaki ilişkiyi, birleşmeyle (conjungtion) […dir’le] değil bağlantıyla (connection) [‘ve’ ile] kavramak gerektiğidir.“İyiyim.. ve uykusuz ve yorgun ve ve’yim…”(223.gün). Doğrusu istenirse böyle bir azınlığın bu coğrafyadaki somutlaşmış halini,  (en müzmin ve en müesses azınlığın ‘sol’ olduğuna inanıyor olsam da) 28 Mayıs-16 Haziran 2013 tarihleri arasındaki gezi gençliğinden başka bir çokluğa atfedemiyorum. Üyeler arası ilişkiyi bir nitelik ya da sıfatla homojenleştiren her tür dile karşı, ‘..dir’le işleyen ‘durdurucu sözcüklere’ karşı, her bir üyenin özgünlüğünü (haecceity) ısrarla öne çıkaran, heterojen  ‘ve’  bağlacıyla düşünmek. ‘…dir’e karşı, ‘…dir’in  sabitleme ve  aynılaştırma gücüne karşı, ‘ve’ nin farklı akışları yüzeylerde cisimleştirme gücünü öne çıkaran radikal anlamda yeni, farklı, başka bir moleküler çokluk ve başka bir anlatı.  ‘…dir’in soyut tümeller ve genellemelere dek gitmek yoluyla hayatın çeşitliliğini tektipleştiren, durdurucu sözcüklerle durduran ve özdeşlik rejimiyle kodlayan diline karşı, ‘ve’nin her bir varlığın oluş (olduğu şeyden başka bir şey olmaya yönelik metastabil tezahürü, hale-gelişi) sürecindeki özgünlüğüne yatırım yapan bir dil. “Hadi bize lazım olalım”(95. gün), “kendimize tenezzül edelim.”(124. gün). Edimsel, yan anlamlarla üretilen yoğunluklardan başka bir şey kalmayana kadar yersizyurtsuzlaşan bir dil oluş, kaçınılmaz biçimde azınlık oluşla, yani moleküler bir çoklukla eşgüdüm içindedir.

***
Lacan ne yapıyor?  Bilinçdışının metafor ve metonimi kurallarıyla işlediğini söyleyerek ona dilsel bir arkaplan kuruyor.. Gösterge ile ilgili olarak Saussure’den ayrılıyor ve gösteren gösterilen arasında denge değil, dengesizlik olduğunu birbirlerine o kadar da bağlı  olmadıklarını ileri sürüyor. Metaforik işleyişe benzer olan paradigmatik eksen gösterilene, metonimik işleyişe denk düşen sentagmatik eksen ise gösterene akraba. Bilinçdışının bir dil gibi yapılandığını söylerken aldığı model, sentaksın değişmezlerine dayalı dilin kapalı modelidir. Dil nasıl gösterenin özneye dönüştüğü kapalı bir gösterge dizgesiyse, bilinçdışı da aynen dilin bu yapısını tekrarlar. Dilsel gösterge Lacan’da simgesel alan haline gelir. İmgeselden simgesele (dilin dünyasına) geçen çocuk artık bu simgesel içinde kendini tanıyan bir özne (insan) haline gelir. Aynı anda da bölünür, yani bir ifade bir yanıyla ifadeyi sözceleyen sözcelem öznesi ve bir yanıyla da bizzat sözcenin öznesi olmak üzere özneyi ikiye böler. Lacan bu bölünmüş özne anlayışı gereği bilinçdışının öznesini gösterene doğru çekerken düşünen özneyi (cogito’yu) gösterilene doğru çeker. Deleuze’ün net bir özeti var: “Cogito, her ifadenin (statement) öznenin bir üretimi olduğu anlamına gelir. Bu ilk anlamıdır, ikinci olarak o  her sözcenin onu üreten özneyi böldüğü anlamına gelir .... O zaman her sözce bir özneye gönderir, ve her sözce onu üreten özneyi böler, yarar, ayırır. Bunlar doğal olarak bağlantılı önermelerdir, çünkü eğer bir sözcenin özne tarafından üretildiği doğruysa, o zaman tam da bu nedenle bu özne, sözce öznesi ve sözcelem öznesine bölünecektir... özne, bu nedenle, bir sözce öznesi ve bir sözcelem öznesine bölünmeden bir sözce üretemez. Bu, bütün bir özne metafiziğini psikanalize taşımak demektir. (Dualism, Monism and Multiplicities).” (akt. Jenna Lilla, 2013). Deleuze haklıysa o zaman bizi ikili duruma sokan öncelikle sözceleme edimidir: “sözceleme öznesi ve sözce öznesi ikiliği"(a.y.). “… bütün diğer ikililere eşlik eder: ruh-beden, düşünce-uzam, vb"(a.y.). Deleuze bize ikiliğin düşünceyi engellediğini" söyler.  O,  "çoklukların alanını terk ettiğimiz her yerde, bir kez daha düalizmlere düşeriz, örn. düşünce-olmayan alanında, süreç olarak düşünce alanını terk ederiz."(a.y.) dediğinde, bu ifadeyi aydınlatmayı sürdürür. Bir kez daha Tabletler bu bölünmüş öznenin yarattığı ikiliklerin sahnesi değildir. Çünkü hiçbir ifade bir öznenin üretimi değildir ki dolayısıyla sözce ve sözcelem öznesine bölünmüş olsun; “Shell Devlet Hastanesi, Cargill Menemen Ovası, Samsung Tank Taburu, BP Çanakkale Boğazı, Bosch Atatürk Stadı, Ford Otomotiv Nüfus Müdürlüğü, Coc-Cola Çocuk Esirgeme Kurumu, MecedesBenz Engelliler Genel Müdürlüğü, Beidgestone sağlık Bakanlığı, Sony Toros Dağları… (166.gün). Bu bir öznenin anlatısıysa, şahıs zamirleri nerde?  ‘…dir’ nerde? Durdurucu sözcükler, ölüm hükümleri nerde? yok, ne özne, ne ‘…dir’, ne de yargı. Salt bir akış, öznesiz, nesnesiz bir düzenleme. Evet, sadece bir kolektif sözcelem düzenlemesi. “Sekansları titreştirmek, sözcüğü şimdiye dek duyulmamış iç yoğunluklara açmak;  özetle dilin gösteren dışı yoğun kullanım’ı. Dahası artık ne sözcelem öznesi ne de sözce öznesi vardır;.. İster istemez çoğul ya da kolektif bir düzenlemenin ortasında karşılıklı bir oluşu oluşturan bir haller devresidir söz konusu olan”(D.G. 2000, s.33). Anlamak değil, duyumsamak, sözcelem düzenlemesi için esas olan budur. Çünkü bu metin (166. fragman) semiyotikleştirilemez. Bütün her şeyden sonra okurda bir duyum kalır. Okurun Yeniden Yapılanan ‘normal’ günlük dünyasını avucunun içine alan bir duyum, ve politik bir gerilim.

Simgesel Lacan’da, yasadır, buyruktur, kuraldır, kısaca kültür; Lacan buna boyuneğişe insanlaşma diyor. Dil yasayı, buyruğu, kültürü kısaca toplumsalı taşır. Dilsel gösterge Lacan’da simgesel haline gelir. Gösteren’in sermaye ve iktidar düzenlemeleriyle kodlanmış olması, Lacan için söz konusu değil, o dilsel göstergedir, dildir.  Özne kendini dil dolayımıyla bir gösteren olarak (birey, ego, Ben olarak) işaretlenmiş halde bulur. Bu süreç bilinç dışının oluşum ve işlevinin açıklamasını verir. İmgeselden (gerçek gerçeklikten) simgesele (simgesel gerçeğe) geçiş, ödip karmaşasıyla açıklanır. Baba’nın adı bir yasa olarak simgesel düzene boyuneğişi üretir. Tam da bu esnada insan psikolojisi ana-baba-çocuk adlı bir üçgene sıkıştırılır ve cinselleştirilir. Babanın adı’yla (simgesel fallusla) bastırılan bilinç dışı arzu toplumsala boyuneğer. Bu durumda simgesel gerçeklik gerçek gerçeklikten ayrılır ve onun öte tarafı haline gelir. Bu noktada simgesel ile gerçeklik arasında bir bağ ya da bağlantı kalmaz, yani bilinç dışı arzunun doyurulma olanağı kalmaz. Arzu artık asla tamamlanamayacak bir ‘eksiklik yeri’dir. Bu tablo  içinde dil, gösterilenin sürekli kaçtığı ve gösterenin de bir stabilite, bir anlam yakalamak adına sürekli peşinden koştuğu bir alanda çalışır. Fakat bu mümkün olmaz çünkü sürekli kendi eksikliğini tamamlamak için kendi olmayanın peşinde koşan özne, tam da onu yakalayamayışıyla özne olmaktadır. Bu yüzden Lacan’da “özne eksik varlıktır”. Bu eksik varlığın bilinç dışı arzuları, özetle biyolojik yani cinsel içgüdüleridir. Ve Babanın Adıyla, yani cinsel yasak’la bastırılan (ve bu bastırma yoluyla cinsellik olarak kurulan) bilinçdışı arzu, kastrasyon’la (hadım etme’yle) insanlaştırılır. Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer, insanın biyolojik, imgesel ve duyumsal dünyasının (yeti ve kapasitelerinin) teolojide günahla bastırılarak dinselleştirilmesine koşut bir biçimde psikanalizle rasyonelleştirilerek toplumsallaştırılmasıdır. Dinlerde tefsirle öznelleştirilen insanın yerini de psikanalizde yorumla öznelleştirilen, birey alır. Psikanalizde bu öznelliğe ‘kendi’ (self) denirken, dinlerde buna ‘kul’ denir. Bu kısa özetle Lacan teorisini yoksullaştırdığımı kabul ediyorum, ancak burada onun teorisinin sadece özsel parametreleriyle ilgileniyoruz.

Tabletler’de karşılaştığımız kişisiz tekillikler, Lacan’ın eksik varlık olarak, tamamlanamayan arzuları peşinde koşan bölünmüş özneleri midir? Ya da büyük edebiyatta ruhsallıkları psikanalitik yorumla süslenen karakter ya da tip olarak karşımıza çıkan ve birey adını alan öznellikler midir? Kısaca Tabletler’de özne  (ego, ben, kendi vb.) türünden bir birey imalatı var mıdır?  Yukarıda, Tebletler’de özne yok dedik. Tamam ancak başta İbrahim olmak üzere, onlarca tekillik var -onlara duyumsal varlıklar diyelim şimdilik-. Özne yoksa yani bu insanlar büyük edebiyatın karakter ya da tipleri de değilse o zaman bu duyumsal varlıkların statüsü nedir?  İbrahim Metin bir söyleşiye verdiği yanıtta, ‘ben onları uyduruyorum, onlar da beni’ diyor. Bu son derece önemli bir tespit, bir parantez açıp üzerinde biraz duralım. ‘anlatmakla bitmem.. beni biraz değerlendirelim’ (38. gün) ya da “kafamı dışıma sokmaya çalışırken kendimi içime soktum.. “sen soktun sen çıkar  İbrahim!” diyorum; fakat bir İbrahim var bende, benden içerde.. Kapıyı bir türlü kırmıyor. Benim adım İbrahim / Suyu yakar ateşi dondurur halim” (34. gün). Deleuze, Guattari Felsefe Nedir’de sanatın işinin algılardan algılamlar (percept), duygulanımlardan duygulamlar (affect) ve görüşten duyumlar (sentiendum) çekip çıkarmak olduğunu söyler. Fakat bütün bunlara yükselebilmek için de her seferinde bir tarzın yani yazarın söz diziminin gerekli olduğunu ilave ederler.(s.152). Son alıntıya bakalım ve İbrahim Metin’in bu söz dizimi olmasa, “kafamı dışıma sokmaya çalışırken kendimi içime soktum..” (bunun bir çağrışımsal anlamı var elbette ancak bizim işimiz burada mütercimlik değil) bu tarz olmasa bizim burada neyi çözümleyeceğimiz gerçekten de meçhuldür. Ve onun bu söz dizimi, üslubu, tarzıdır ki, başta İbrahim ve tüm öteki Remzi ağbi-Remziye teyze, Doktor şey bey, Sertaç, …vd. duyumsal varlıkları olduklarından başka bir hale geliş içine sokar. Başka deyişle büyütür, devleştirir, anıtsallaştırır, “suyu yakar ateşi dondurur halim”; çünkü uyduruyor ve buna ‘yaratıcı uyduru’ diyor Deleuze (s.153). Tabletler’in eylemi anımsama değil, uydurmadır üstelik bir ‘yabancı dil’le uydurmak. Eseri anıtsal kılan da budur. Deleuze’un göndermesiyle haberdar olduğumuz ‘Ahlakın ve Dinin iki Kaynağı’ adlı eserinde Bergson, (Statik Din başlıklı ikinci bölümde) insanın uydurma yetisini çözümlüyor. [Çevirmenin ‘masal yaratma yetisi’ diye Türkçeye çok kötü çevirisini lanetleyerek, Deleuze’ün deyişiyle) uydurma yetisini, Bergson yarı insan biçiminde tanrılar, devler, mitler yaratan ‘görüsel yeti’ olarak çözümler ve imgelemden farklarını tartışır. Bergson için ‘her uyduru devler üretmektir”. Ve bu yeti sanat alanında mitik ve dinsel karakterine tamamen zıt ve muahlif bir biçim alarak özgür yaratıcılık edimine dönüşür ve sanatsal devler üretir (sanatı anıtsallaştırır). Ve uydurma bütün sanatlarda imgelemden farklı bir iş görür. Yaşanmış algılardan çıkarılarak büyütülen, yükseltilen insansız bir algılam ya da duygulam, bir affekt, belleğin kayıtlarına indirgenemeyen ve bellekle pek de fazla işi olmayan, nesne ya da figürü olduğu halden başka bir hale gelişe (oluşa) taşıyan bir yaratıcı uyduru. Deleuze’ün her sanat eseri anıtsaldır derken kastettiği budur. “Yusuf’un Anlattıkları”nı alalım, küçük bir sokak köpeğini eve almakla başlayan, sonuçta bir denizatına bakmaya mecbur kalışa dek giden bir öykü. Fakat Yusuf anlatılarında sürekli öne çıkan, büyüyen, anıtsallaşan şey köpekten ahtapota, ahtapottan deniz atına giden yolda bu hayvanlardan Yusuf’a geçen şey ne ise odur. Bu, onun yaşadığı insan dünyasından kaçışını mümkün kılan bir hayvan-oluştur, yaratıcı uydurunun anıtsallaştırdığı bir hayvan oluş. Musa da öyle, koridor boyunca hızla koşturduğu atı kişnerken, Musa at değildir, Musa’ya (ya da tersi, belirsiz) bir şey geçer, ve o şey Musa’yı olduğu halden başka bir hale (hayvan oluşa) dönüştürür. “Musa kendini at sanmıyor. Musa, bütün gün koridorda şaha kalkıyor. bağırıyor, çağırıyor, yelelerini sağa sola savuruyor. Musa, at değil. Musa, at oluyor” (113.gün) Aynı şekilde, şimdi saymadım ama fragmanların nerdeyse yarıdan çoğunda sözcelenen At, hayvan oluşu anıtsallaştırmakla ilgilidir. Bir ‘at oluş’ hikayesi Tabletler’i baştan sona kuşatır ve neredeyse deli oluş’la birlikte hayvan oluşu gerçek bir kaçış çizgisi olarak bedenleştirir. Gösteren tahakkümüne karşı semiyotik dilin dört temel deliği vardır ki, bilinçdışı bu deliklerden fişkırarak şizo bir dil yaratır: çocuk oluş, deli oluş, hayvan oluş ve kadın oluş ve onların dilleri. Bu diller ekonomik, politik, kültürel, psikanalitik ve teolojik dünyalardan kaçış çizgileridir. Erkeğin, rasyonelin ve her tür iktidarı çıldırtan, istikrarsızlaştıran bu dört delikten özellikle deli oluş ve hayvan oluş Tabletleri’n hemen her fragmanında karşımıza çıkar. Özetle “At”, Tabletler’de bir hayvan oluş makinesi gibi çalışır. Öte yandan bir şeyden başka şey haline gelişe geçişler, durmadan yemekler yapan Remzi teyze, durmadan kağıttan yıldızlar kırpan Aylin, ceptelefonlu Sertaç, işiyle evi arasına sıkışıp kalan, Gülay ve Berat’ı bilinçdışında yaşattığı için yaşayabilen komiser Özcan ağbi, oğlu hapishanedeki açlık grevinde ölen Kesire’nin durmadan yemekler yapıp hapishaneye göndermesi, bir memesini işkencede kaybetmiş ve onun yerine Arif’in suluboya patiklerini takarak dolaşan Nurten hanımın durmadan elişi kağıtlarından kuşlar yapması ve diğerleri, her biri, bir şeyden bir şeye geçiş içinde (haline geliş içinde) anıtsallaşır. Bu haline geldikleri şey, sonuç olarak deli oluş yani ‘insani olmayan insan’dır. Hepsi nihai olarak insandan kaçış çizgisi olarak, deli oluş içinde ‘insani olmayan insan’ haline gelişlerdir. Bu noktada klinikteki figürler artık kliniğin sakinleri değil kliniği taşıyan bir dünyanın, bir evrenin sakinleridir. “Bu tıpkı sonludan sonsuza, ama aynı zamanda da yurtluktan yurtsuzlaşmaya doğru bir geçiş gibidir” (D.G. 1992,161). Dolayısıyla deli oluşu tabletlerdeki duyumsal varlıkların deliye benzerlikleri üzerinden değil, tam tersine ‘insani olmayan insan’ haline gelişleri üzerinden okunabilir. Deli oluş, Akıl ve akılla yaşamanın imkansızlığını zaptetmek, zaptürapt altına almaktır. Deli oluş’ta bilinçdışı kendi içinde çatışmalı ya da çelişkili değildir, onun asıl derdi aklı, bilinci sorgulamak, problematize etmektir. Problematize etmek, ille de bir benzerlik aranıyorsa, Hegel’in çelişkilerine değil daha çok Kant’ın antinomilerine benzer. Dolayısıyla paradoksaldır, hem düşünce hem de düşünülemezi düşünen düşünce paradoksu gibi, hem insan hem insani olmayan insan paradoksallığı gibi problemler yaratarak düşünmek. Deli oluş aynı zamanda zamanı ve onun katı anlamda biçimsel ve durağan düzenini zıvanasından çıkarmaktır. Tam da, Tahir Hoca’nın anlattıkları’nda (258. gün) olduğu gibi. Ve mekânı lamekan haline getirmek -yersizyurtsuzlaştırmak- ve dilin küstah buyurganlığını ve despotizmini imha etmektir. Geçişlilik (transdüksiyon) budur. Akıl gidimli düşüncede, anlama, ya endüksiyon (tümevarım) ya  da dedüksiyonla (tümden gelim, çıkarım) ulaşır. Oysa burada işleyen hale gelişin, oluşun ve çağrışımın mantığı transdüksiyona (aktarım-yayılım) dayanır. Bu psikolojik bir aktarım değildir, bir geçişlilik, dilden bedene, bedenden dile ya da bir halden başka bir hale geçişliliktir. Bir enerji akışının bir durumdan başka bir duruma geçişi gibi, elektrik enerjisi ampulde ısıya dönüşür, ya da hayvan oluş durumunda hayvandan insana, insandan hayvana bir geçişlilik, akışsal bir aktarım anıdır ve sonra kaybolur. (Simondon transdüksiyonu ‘genetik bilgi aktarımı’ olarak tanımlar). Aktarım mantığı, çağrışımın mantığıdır. Tabletlerde ne endüksiyon vardır, ne dedüksiyon baştan ayağa transdüksiyon. Çelişkilerle değil paradokslarla çalıştığı için bir diyalektik de yoktur. Bütün, imalar, bir oluş dilini, yaratıcı uyduruyu mantığın ötesine, özellikle gerilime, gerginlik ve yoğunluk yaratan kolektif sözecelem düzenlemelerine taşır. Ve İbrahim ve onun ‘deli oluş’u devleştirmesi. ‘Ben sizin babanızım çocuklar’ edasıyla kendini peygamber ilan ederek başlaması bile başlı başına teolojiden ödünç alınmış bir tanrı statüsü değil mi? Uyduruculuğun daha ötesi var mı? (Burada peygamber İbrahim’in çocuk katli arzusunun sorunsal yapısını ele almayacağım ve sadece bizim İbrahim’in devleştirilmesi için bir araç olarak kullanılması boyutunda kalacağım.) Evet İbrahim özne değildir,  kişi ya da anlatıcı olarak özne değildir. O bir işlevdir, kendi üzerinden çoğalan, fragmanlarda parçalanan ve bir parçadan ötekine geçerek/geçen/geçerken ortadan kaybolan yani sözcelemede başkası devreye girerken sıvışan ve bunu Tabletler boyunca sürdüren bir işlev. İbrahim sözcüklerden yararlanır evet ama onları duyumsatan, olağan gündelik dili yolundan saptıran bu yüzden de kimi zaman kekeme kimi zaman anlamsız tekrarlarla agramatikleştiren, kahkaha atan, bağıran çağıran, münazara eden ve hatta kişneten bir söz dizimi yaratarak, tıp, politika, adalet vb. kurumsallıkları tiye alan bir mizah yaratarak, ya da politize ederek yapar bunu. Bu üsluptur, tarzdır, yüreğiyle anlayan duyumların dilidir, ya da Türkçe’nin içindeki yabancı dildir. Klinik halkını kalkıp gelmeye kışkırtan dil. Balkon Konuşmaları dizisi: “ Ey Halk, Ey kalabalık, Ey kargaşa! Beni dinleyin! … Yeleler, atların ülkesinde olan bir şeydir ki aşk damarlarında dört nala koşar!” (92. gün), “Kardeşlerim, yetiştikçe yetişiyoruz, bitsek de tükenmiyoruz; yıkılıyoruz ama yenilemiyoruz! Öyle bir belayız ki yok hükmünde! Azız ve talebiz! … Tarım sanayi girdileri yeterince girdi mi? …Hüsranları yaşamak olan güzel kalabalık!”(136. gün) ,”halka hizmet sürüyor!  Halk soyulmakla bitmiyor.. Bitmez kardeşlerim! (alkış sesleri) İnsan, maymundan gelmedi dostlarım, gelemedi! (sürekli alkış)” (228.gün),  “Hayalleri olanın kanatları vardır dostlarım! Ve iyi ki ayakları yoktur, Ayakları olan uçamaz…. konar!  … Hayatın Ebediliğini Güzelleştiren Güzel İnsanlar! … Kardeşten Öte İnsanlar!  … Değerli dostlarım (alkış sesleri arasında) Hepinizin Ellerinden öperim. (sürekli alkış sesleri) Bir yerlerde.. bir şeyde süreceğiz… üzülmeyin. Eyvallah”(275.gün). İbrahim Metin algılamlar veya görülerle ilgili olarak onları sadece kendi yapıtında yaratmaz, onları bize verir ve bizim onlarla birlikte haline-gelmemizi sağlar. “Şizofreni yalnızca insani bir olgu değil düşüncenin bir olanağıdır. İmgenin feshiyle açığa çıkan bir olanağı” (FT. 202). İbrahim Metin’in edebiyatı, bellek kayıtları ya da geçmişin tekrarı değil, geleceğin edebiyatıdır. Parantezi kapatalım.

***
Descartes’ın ve Psikanaliz’in öznesine (büyük edebiyatın ‘karakter’lerine) karşı yukarıdan beri süregelen çözümlemenin sonuçlarını üç alanda somutlamamız gerekiyor: birincisi birey öncesi ya da kişisiz tekillik nedir? İkincisi birey öncesi tekilliğe bağlı olarak her tür öznenin yerini Tabletler’de düzenlemenin alışı, ki bu düzenleme arzunun mekanik düzenlenişi olarak kolektif sözcelem düzenlemesidir. “Her mekanik düzenleme, toplumsal arzu düzenlenişidir; her toplumsal arzu düzenlemesi de kolektif sözcelem düzenlemesidir.”(D.G. 2000. 119). Ve üçüncüsü bu tekilliklerin kolektif hale gelişinden, ya da birey öncesi tekilliğin moleküler bir çokluk oluşundan ne anlamalıyız?

Deleuze hemen her kitabında sıklıkla üzerinde durduğu ‘bireyöncesi tekillik’, ‘bireyleşme’, bireyötesi, transdüksiyon ve yarı kararlılık (metastability) nosyonlarını Gilbert Simondon’a atıflar ve alıntılarla adreslendirir. Simondon’un ‘bireyleşme’ kuramından yararlandığını belirterek sadece bu kuramdan çıkardığı sonuçlar itibariyle Simondon’dan ayrıldığını yazar. Simondon için bireyleşme, hilomorfik (Aristoteles), tözcü (Spinoza, Leibniz vb.) ve atomistik (demokritos, Epikür, Lucretius) birey tasarımlarına karşı ve onlardan radikal anlamda farklı olarak, birey perspektifinden değil, onu doğuran süreç perspektifinden düşünülür. Bireyleşme, sonucu olduğu bireyi, doğal (yani çantada keklik olarak) varsaymayan bir süreç açısından ele alır. Simondon, bireyleşmenin sadece bir birey üretmediğini, nihai gerçeği olan bireye ulaşmak için bireyleşme aşamasını hızla geçmeye çalışmayan bir ontogenesis olduğunu ileri sürer ve onu tamamen kendi gerçeğinin ilerleyişi içinde kavramaya çalışır. Ontogenesisin kendi gerçekliği içinde kavranışı, bireyin türeyişini (şeylerin 'varlık haline geliş/oluş’) koşullarını, mutlak bir başlangıçtan değil fakat, enerjik ve doğal koşullardan başlamak suretiyle tanımlar. Başka deyişle, bireyle başlayan bireyleşmeden çok bireyi bireyleşme aracılığıyla tanımak/bilmektir bu. Simondon’un temel ilkesi şudur: “Birey ...  daha sonra göreli bir gerçeklik olarak, birey öncesi gerçekliği varsayan belirli bir varlık aşaması olarak kavranacak ve hatta bireyleştikten sonra bile tek başına mevcut olmayacaktır, çünkü bireyleşme bireyöncesi gerçekliğin potansiyellerini bir çırpıda tüketemez.” (Varlık ve oluş arasındaki klasik ikilem açısından, bireyleşme) "varlığın oluş karakterine işaret etmelidir, varlık olarak olduğu kadarıyla varlığın hale gelişi (oluşu) yoluyla, ... rehber ilke sadece oluş aracılığıyla varlığa sahip çıkma ilkesidir" (Simondon, PPO). Şimdi varlığa oluş açısından bakmak gibi bambaşka bir yerdeyiz:  artık, "şey"lerden değil hale gelişler ve olaylardan söz edebiliriz. Her "şey" her uğrakta eşsiz ve yenidir. Eşsiz ve yeni oluş açısından bireyleşmeye Deleuze, Guattari’nin verdiği ad özgünlüktür (Haecceity) (Bin Yayla 261-2 vd.) Her "şey", bu yüzden, bir olaydır. Her "şey" oluşmaktadır.

Simondon'a göre, Varlık, radikal olarak bireyöncesidir; o kendisi "bir" değildir ve sadece her mevcut tekil varlıktan ayrı  bir "ilke" olarak anlaşılmalıdır. Varlık, tanım gereği, verili bir bireyde bütünüyle gerçekleşemeyen saf bir potansiyelliktir. Bu nedenle, bireyler hayatlarını hem bireyöncesine (pre-individualtiy) hem de bireyleşmeye (individuality) ait olarak yaşarlar. Ve belli bir olgunluğun gelişimiyle başkalarıyla toplumsal ilişkiler temelindeki eylem oluş anlamına gelen bireyötesiliğe (transindividuality) ait olarak yaşarlar. “Simondon'un düşüncesinin teorik çekirdeği, statik varlık kavramı yerine, oluşun dinamik gücünü temel alan ilişkinin içkin ontolojisini otantik olarak tanımlar gibi görünür. … Bireyleşme teorisinin tüm varsayımı, ilişkinin Varlık statüsüne sahip olduğudur. … onun amacı, ilişkinin iki töz arasında gerçekleşen şeylerle değil fakat ilişkiselliğin bizzat gerçeklik "olduğu"nu göstermektir. Varlığın "dır" (ve sonuçta ilişkiler biçiminde olup bitenler) olmadığını; Varlığın ilişkisellik aracılığıyla ve ilişkisellik içinde "oluştuğunu" (hale geldiğini) görür”(J.W.2007). Dolayısıyla Simondon için ontogenesis (bireyoluş) ontolojiyle değil ilişkisel ontolojiyle (relational ontology) düşünülmelidir. Öyle ki, Hegel’in ‘rasyonel olan gerçek, gerçek olan rasyoneldir’ önermesinin karşısına (ki bu rasyonele gerçeklik karşısında bir öncelik verir) sanki “ilişkisel olan her şey gerçek, gerçek olan her şey ilişkiseldir" demektedir. Ve burada bir öncelik sonralık sorunu yoktur çünkü ilişki sadece varlığa ait olan değil, fakat aynı anlamda varlığı oluşturandır. Bireyöncesi kararsız bir bağdaşmazlık, ontogenetik bir uyumsuzluk, bir gerilim alanıdır (Ve İbrahim Metin bütün bir Tabletler’i bu alana konumlandırmış görünüyor) fakat aynı anda bu uyumsuzluk, gerilim vb’leri bu alanın potansiyeller zenginliğidir. “Bu nedenle olumsuzluk bir töz olan bir olumsuzluk değildir. Birey öncesi asla bir adım veya bir aşama değildir çünkü bireyleşme sentez değil, birliğe dönüştür, fakat daha çok, kendi birey-öncesi merkezinin bağdaşmazlıklarının potansiyelleşmesi yoluyla varlık kendi ayağıyla bir adım öteye geçer." (Simondon, IGB).  Simondon’un çizdiği hattan giderek şöyle düşünelim. Urla bağları belirli türden bir üzümün ve ona özgü şarabın üretildiği bir doğadır. Şimdi Urla şarabı gibi özel bir gerçeklikten/varlıktan söz ediyor olmamız, onu ifade etmemiz, onu ancak oluş içinde, yani toprağı, toprağın bileşimlerinin kimyasal, fiziksel, iklimsel, basınç, sıcaklık vb değişkenlerin raslantısalığı olarak, hatta üzümün hasat edildiği anın sıcaklık, nem, ışık vb. kimyasal, fiziksel unsurlar gibi bir karmaşıklığı ifade etmemiz demektir. Bu karmaşıklığın bireyleşmesi için belirli bir doygunluğa yani raslantısal olarak birliğe (örn. üretim sürecinde, depolama koşullarında, bekleme sürelerinde vb. süreçlerde) yönelmesi gerekir. Yani, bu birey öncesi koşulların (tekillikler, tekil noktaların) aralarındaki diferansiyel ilişkilerin (hatta moleküler düzeyde ve yine raslantısal bir biçimde) belirli bir doygunluğa ulaşması, şarabın tat olarak bireyleşmesini mümkün kılan süreçtir. Fakat tat olarak bireyleşme varlığı boyunca bu bireyöncesi tekilliğe yine de ait olacak ve onunla ilişki içinde varolacaktır. İçilme aşaması, başka varlıklarla/bedenlerle çoklu ilişkisi (çevresel, eylemsel varlığı) şarabın bireyötesi gerçekliğine aittir ki o da hem bireyleşme hem de birey-öncesi tekilliklerden bağımsız düşünülemez. Bu oluş süreci yoksa ‘Urla Şarabı’ diye bir şarap yoktur, ve onun ifadesi de yoktur (simondon’un varlık anlayışı aynı zamanda bilgi ve ifade anlayışıdır). Özetle bu şarabın doğası onun birey-öncesi tekilliğinin bireyleşmesidir. Şimdi bu örnek organizma için elbette farklılık arzedecek ve karşımıza daha başka tablolar çıkaracaktır. Deleuze’u dinleyelim: “Kendisine karşılık gelen ampirik alanlara benzemeyen, ama farklılaşmamış bir derinlikten de ibaret olmayan, kişisiz ve birey-öncesi bir aşkınsal alanı belirlemeye çalışıyoruz….  ne bireysel ne de kişisel olan şey tekillik yayılımlarıdır. Bunlar bilinçdışı bir yüzeyde meydana gelirler ve bilinç sentezlerinin koşulları olan sabit ve yerleşik dağılımlardan radikal şekilde ayrılan göçebe bir dağılım sayesinde içkin ve hareketli bir öz-birleşme ilkesi kazanırlar. … Tekillikler bireysel ya da kişisel olmaktan uzaktırlar, ama bireylerin ve kişilerin oluşumuna yön verirler”(Deleuze, 2015, 124). “Her şey her zaman "birey-öncesi" alanda başlar. Bireyöncesi, kimliğin yok olduğu bir durum değil, -farklılaşmamış bir kaos değil - fakat, daha çok "bir kimlikten/özdeşlikten çok daha fazla ve bir birlikten çok daha fazla" bir koşuldur: olumsuzluktan ziyade, radikal bir gizilgüç, fazlalık ya da "aşırıdoygunluk"tur (Simondon, IGB). Özetle birey-öncesi tekillik, bir aşama ya da bir etap değil, bireyin hem bireyleşme (fiziksel birey) hem bireyötesi (eylem) oluş sürecinin, psişik, ekolojik ve sosyolojik çeperleri kuşatan, örten, eşlik eden çoklu ilişkiler anlamında bir önkoşuldur. Simondon’un Anaksimander’in Aperion’unu birey-öncesi tekillik için bir sıfat olarak kullanması  bence son derece öğretici bir değere sahip, çünkü birey-öncesi tekilliklerden bağımsız hiçbir bireyleşme ya da bireyötesilik olamaz. “Simondon için, asla aynı olamayan ve sonsuza dek hareket eden şey, aperion'un türetici gücünden doğacak olan ve olmuş olandır. Aperion herşeyi örter, kuşatır (periékhei) ve niteliksizdir, çünkü o tamamen belirlenimsizdir (ékkrisis). şeyler ondan ayrılma (apókrisis) ve tahliye/fırlama (ékkrisis) yoluyla türerler.” (J.W.2007). Artık bu noktada, tekilliklerin gerçekleşmesi, bir özne varsayımıyla çalışan bilgi öznesi ve nesnesi ayrımını ortadan kaldıran varlık ve oluş kavramlaştırması temelinde aynı anda ifade edilmek anlamına gelir; gerçekleşmek demek ifade edilmek demektir. İfade bağlamında eğer bir öznenin ifadesinden artık söz edemiyorsak, yani artık cogito gibi, psikanalizin öznesi, gramer öznesi gibi bir özneden söz edemiyor, etmiyorsak, öznenin yerini alan şey Düzenlemedir.

Düzenleme Nedir? Deleuze, Guattari Kafka kitabının dokuzuncu bölümünün girişinde düzenlemenin “hem kolektif sözcelem düzenlenişi, hem de mekanik arzu düzenlenişi” olduğunu  ifade ediyor. “her tür öznenin yerini düzenleme alır. Fakat bu, ya aşkın özne biçimini koruyan, aşkın ve şeyleşmiş bir makinedir; ya da özne sorununu zaten ortadan kaldırmış, ama yalnızca düzenleme işareti rolünü oynayan bir hayvan-oluştur; ya da hayvanın özellikle belirttiği, ama hala kolektif özne olarak işler gözüken moleküler kolektif oluştur”(2000, 121). Tabletler’de tıbbi bir makine olarak teknik makine, toplumsal alan (klinik halkı) için geçerli olan içerik biçimi için bir model sağlar. Ve Tabletler tam da bu makinenin sökülmesidir. “Dertlerimle hemdert olup ilk kez ruhun doktoruna gittiğimde çok gençtim. Doktor babama: ‘siz lütfen dışarı çıkın.’ dedi. Babam dışarı çıktı. İyileştim.  Boşalan yerlerime annemi soktum”(114. gün). Psikanaliz’in mizahi bir sökümü. Tabletler’de Toplumsal sorunlar üzerine yorum ya da eleştiri yoktur fakat daha somut olaylar vardır (Olay, dile indirgenemeyen fakat onu var edendir, dilin olanağıdır. Deleuze.) Hayır, büyük romanlar gibi eleştiriyi içsel olarak yürüten öyküsel sayfalar yok. Bir öteki nefretini, ya da cinselliği, ya da tarihsel, kültürel, sınıfsal kutupsallıkları alttan alta idealleştiren bir söylem düzeni yok. Başka bir şey var. Sözcelem düzenlemelerini ve makinesel düzenlemeleri, toplumsal temsillerden çıkarma ve sökme yükümlülüğünü üstlenmek ve sürekli kaçış çizgileri çizmek. Kaçış çizgileri temsilleri kaçırtır ve  bu çizgiler boyunca sürükler. Tabletler ‘normal’in  sökümünü onu imleyen temsilleri bir ‘Eleştiri’den çok daha etkili biçimde kaçırtır. Ve en etkili yersizyurtsuzlaşmasını gerçekleştirir. Düzenleme bu sökümden, bu yersizyurtsuzlaşmadan  doğar. Bu yersizyurtsuzlaşma işlemi  temsile ait olan, yerli yurtlu olan ‘eleştiri’yi kullanmaz. Daha çok toplumsal alana zaten nüfuz etmiş olan bütün bir hareketi (doğa ve çevre hareketi, kadın hareketi, emek hareketi, sosyal medya vb. hareketleri) sürdürür ve hızlandırır. Edebiyatın anlamsal değil edimsel oluşundan anlaşılan budur. Kolektif sözcelem düzenlemesi aynı zamanda bir toplumsal arzu düzenlemesidir. Böylece, birey-öncesi tekillikler her zaman bir çokluğa bağlıdır. Deleuze, tekillikleri bazen  bir çokluğun yoğun boyutları olarak nitelendirir ve “yoğunluklar”, “etkiler”(affect) ya da özgünlükler (haecceities) olarak adlandırır (Anti Ödip, s. 444 dipnot 29, 458), bazen de,  zar atımı olarak ifade eder. “Nietzsche kişisiz ve bireyöncesi tekilliklerin dünyasını, artık Dionysos’un ya da güç istencinin dünyası olarak adlandırdığı dünyayı, serbest ve bağlanmamış enerjiyi keşfeder. Artık sonsuz Varlığın sabit bireyselliğinde (Tanrı’nın meşhur değişmezliğinde) ya da sonlu öznenin yerleşik kalıplarında  (bilginin meşhur sınırlarında) hapsolmayan göçebe tekillikler.  Bireysel ya da kişisel olmadığı halde tekil olan bir şey.  Farklılaşmamış uçurum değil, bir tekillikten diğerine sıçrayan, hep bir zar atımı yayan, durmadan her atımda parçalanıp tekrar biçimlenen aynı tek atışın parçası olan bir zar atımı yayan bir şey. Anlamsızlıkla anlamın artık basit bir karşıtlık içinde olmadığı yeni bir söylemde  birlikte-mevcut olduğu Dionysosçu bir anlam üretme makinesi.” (Deleuze 2015, 129). Alıntıları uzun tuttuğum için beni suçlayabilirsiniz fakat, Tabletler’deki, anlamlıyla anlamsızın birlikte-mevcutluğu, coşku, alay, mizah kısaca Dionysos’cu anlam üretme makinesi Deleuze’un bu sözlerinden daha iyi nasıl anlatılır? Ve elbette yoğunluklar. Dolayısıyla Deleuze’un tekillikleri hem yoğunluklar hem zar atımı olarak nitelemesinin birbirinden çok ayrı ve çelişik olmadığını, tersine birbirini tamamladığı düşünüyorum. Bir tekillikten çok sayıda tekilliğe kolayca geçiş aslında bir çokluk oluşturan tekilliklerin başkalarına nüfuz ederek, her boyutu (hem yoğunluğu hem göçebeliği), tüm tekilliklere kendi düzeyi ve derecesinde dağıtmasıdır. “Nefesimde daima bir başka nefes, düşüncemde bir başka düşünce, sahip olduğum şeyde bir başka sahip olma, karmaşıklığımda saklı binlerce şey ve binlerce varlık vardır: her gerçek düşünce bir saldırıdır. Söz konusu olan, maruz kaldığımız etkiler değil, olduğumuz, iç içe geçtiğimiz üflemeler, çalkantılardır. Her şeyin bu denli “karmaşık” olması, Ben’in bir başkası olması, başka bir şeyin düşünceye özgü bir saldırganlık içinde, bedene özgü bir çoğalma içinde, dile özgü bir şiddet içinde bizde düşünmesi: Sevinçli haber buradadır işte. …  Bedenler birliklerini, benlik özdeşliğini yitirirken, dil de işaret etme işlevini (kendine özgü bütünlük tarzını) yitirip salt ifade edici ya da Kollokowski’nin deyimiyle “duygulanımsal” bir değer kazanır. Kendini ifade eden ve duygulanan birisiyle ilişkili olduğu için değil, saf bir ifade-edilenle, saf hareket ve saf “ruhla” ilişkili olduğu için – birey öncesi tekillik olarak, başkalarından geçerek kendine dönen yoğunluk olarak anlam.”(Deleuze, 2015, 328-329). “içimden bir ses dışıma sesleniyor”(155.gün). 

‘Çukur yükseliyor”(85. gün). Türkiye’nin son on beş yılını bu iki sözcükten başka hangi sözcüklerle bu denli yoğun anlatabilirsiniz?  İçindeki kuyuya düşen sadece İbrahim değil, biz, hepimiziz ve hepimiz çukurun yükseldiğini görüyor, duyuyor ve hatta yaşıyoruz. 23. gün’de  “Deli misin kardeşim, Deli misin!”diyen bir sesin, İbrahimi geçerek, Kayıt kabul duvarına, saatli öksürük şurupları takviminin üstünde saplanması ve Hemşire Nimetin “Alın şu cümleyi ordan.. alın! daha yeni boyattık duvarı’ çığlığını atarak bayılması ve Ti-re-li Tan-zer bey’in  duvar çatlak efendim duvar, tespitiyle başlayan… çatlağı, 56. Gün’de sayın prof. Cemil bey’in analiz ettiğini görürüz.  Cemil bey bu çatlağa “internal cleavage” yani yarılma demeyi tercih ediyor. Cemil bey bu yarılmanın, dikeyde derinliksiz, yatayda uzunluksuz bu yarılmanın acının, acı çekmenin bir izi olduğunu ve bu izin hastanın yakınlarında da devam ettiği gözlemliyor.  Acının çekildiği ve itildiği durumları irdeleyen prof cemil, bu yarılmanın şahıstan başlayarak tüm çevresini sarabilecek kadar derin ve mühim  bir kalkışma olduğunu saptar ve sabah kalktığında pencereden baktığında koca bir çatlağın bahçeyi, ormanı enine boyuna yarıp, denize kadar uzandığını görür. 75. gün’de çatlağın koridor boyunca uzayıp gittiğini gören Ahmet Hamdi Bey bu çatlağı “Türkiye doğuya giden bir gemide batıya doğru büyüyen bir çatlak” olarak saptar ve “Huzur”suz olur. ve 255. gün’de bu yarık artık görünmez olur. “Derin bir yarık var. İtsek de kabuk tutuyor gitmiyor.. Koridordaki çatlak bunu biliyor. Keskinleşiyor. Öyle büyük ki artık görünmüyor” Bu yarılma Tabletleri baştan sona acının izi olarak kat eder. Ve tüm tekillikler bu iz boyunca acının bedenleşmeleridir. Acı, bir yaradır, bir çizik, düşüncelerin acıması; “ ‘düşüncelerin acıması’  saydamın kanaması bu diyorum. Kan akıyor ama yeri belli değil.. saydam bir acı, arkası görünüyor, önü yok..”(63.gün). Bu kanama, bu yarılma, düşünme olanağı olarak, yani şizofrenik olarak yarılmış, çatlamış düşüncenin her acıması bedene atılan bir kesiktir. Bu kesik bir olayı oluşturan düşünce yaralanmasıdır. Fakat neden bu yara, bu kesik ille de acı, zulüm ve felaketle ilgilidir? Tabletler’de saç traşından, meme vb. uzuv kayıplarına,  iş cinayetlerinden katliamlara kadar  işkence, acı ve şiddetin her türü, acının sonsuz oluşunu teyid etmek istercesine bütün bedenleri kuşatan bedensiz bir nitelik, bir sıfattır. Anlam tam da bu sıfat ile beden arasındaki farktır. İki ile üç arasındaki farkın karekök iki olması gibi, görünmeyen, saydam fakat duyumsanan ortada (in between) bir varlıktır anlam. Görünmeyen ve algılanmayan bir ayrım, bir fark. Hem anlam hem de fark tam da bedende (sözcüklerin saplanmasıyla, kolektif sözcelemle, yoğunluklarla) açılan bir kesik, yarık, çatlak üzerine kuruludur. Ve yara bere içindedir. Kesik, bedendedir ve bedenin bir kesiğidir, ve aslında beden anlam içinde kesilir. Bedenler Tabletler’de kesilmiş, çizilmiş olmanın tinsel ifadeleridirler. Yeter.. duralım artık  “Dokunsanız ağlayacak bir neşem var”(104.gün).

hç. 03-2018



Kaynakça

Ferdinand Saussure (1976), Genel Dilbilim Dersleri-1, Çev. Berke Vardar, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara.

F.Guattari (2013), Kaçış Çizgileri, çev. Işık Ergüden, Otonom Yayıncılık,  İstanbul.

Fredric Jameson, Marxism and dualism in Deleuze, |The South Atlantic Quarterly. Durham: Summer 1997. Vol. 96, Iss. 3; pg. 393, 24 pgs | http://proquest.umi.com

G.Deleuze, (2015), Anlamın Mantığı, çev.Hakan Yücefer. Norgunk, İst.

G. Deleuze, (2017), Fark ve Tekrar, çev. Burcu Yalım, Emre Koyuncu, Norgunk. İst.

Gilles Deleuze, Felix Guattari  (2014), Anti-Ödipus Kapitalizm ve Şizofreni, çev. Fahrettin Ege, Hakan Erdoğan, Mustafa Yiğitalp, Bilim ve Sosyalizm Yayınlan, Ankara

Gilles Deleuze, Felix Guattari  (2005), A thousand Plateaus Capitalism and Schizophrenia, trans. Brian Massumi, University of Minnesota Press Minneapolis London

Gilles Deleuze-Felix Guattari (2000),  Kafka Minör Bir Edebiyat İçin, Çev. Özgür Uçkan-Işık Ergüden,  YKY, İstanbul

Gilles Deleuze, Felix Guattari  (1992), Felsefe Nedir, çev. Turhan Ilgaz,  Yapı Kredi Yayınları, İst.

Jean-Luc Nancy (2008), The Inoperative Community, Trans. Peter Connor, Lisa Garbus, Michael Holland, and Simona Sawhney, University Of Minnesota Press, Minneapolis, London

Jean-Luc Nancy (2008b), Corpus, trans. Richard A. Rand, Fordham University Pres, New York

(*) G. Simondon’la ilgili olarak yararlanılan kaynaklar:
2. Gilbert Simondon, Individuation psychique et collective. (IPC) Aubier: Paris, 1989’un bazı bölümlerinin T.Adkins tarafından yapılan çevirileri. Taylor Adkins, (2007) “Translation: Simondon, Completion of Section I, Chapter 1, The Individual and Its Physico-Biological Genesis” (IGB) ve  (2008) “Chapter 1 of Simondon’s Psychic and Collective Individuation’   (IPC)  https://fractalontology.wordpress.com/2007/10/19/translation-simondon-completion-of-section-i-chapter-1-the-individual-and-its-physico-biological-genesis/
3. Parrhesia: A Journal of critical philosophy, (2009) Issue: Seven: Special issue on the work of Gilbert Simondon   http://www.parrhesiajournal.org/past.html
4. G. Simondon, The Position of the Problem of Ontogenesis,(PPO) translated by Gregory Flanders http://www.antropologias.org/files/downloads/2012/03/Ontogenesis-by-Simondon.pdf