3 Ekim 2011 Pazartesi

Yeni Türkiye -1


“savaş bir kez kazanıldı mı, kazanan sınıf tarafından hazırlanan anayasalar, hukuki biçimler ve hatta bütün bu gerçek mücadelelerin mücadeleye katılanların beyinlerindeki yansıları, siyasal, hukuki, felsefi teoriler, dinsel anlayışlar ve bunların dogmatik sistem biçimindeki ileriki gelişmeler hepsi de tarihi mücadelenin gidişi üzerine etki yaparlar ve birçok durumda ağır basarak biçimini belirlerler.”

F. Engels

I. Felsefe-Politika-İdeoloji İlişkisi

“Teorisyenlerin doğa bilimleri alanında yarı cahil oldukları doğruysa, bu bilimlerin günümüzdeki uzmanları da, bugüne kadar felsefe diye adlandırılan alan olan teori alanında gerçekten öyledirler”

F. Engels

1. Althusser’e hayranlığım, verdiği yanıtlardan çok sorduğu sorular yüzündendir, ve bir de, Türkiye düşünce ortamında varolan ekonomi ve politika teorisinin rolünü değil, var olmayan felsefi teorinin rolünü öğrettiği için. Althusser (2006a) ‘Amiens Savunmasında özetler; felsefe tüm bir politik ve ideolojik stratejinin temeli ve merkezidir. Felsefe egemen ideolojinin (bazı düşüncelerin iktidarda, diğerlerinin ezilen olmasının) çekirdeğidir. Bu, inşa edilen ya da yapısı sökülen her tür felsefenin ya da felsefeciliğin son kertesi; Batı’nın ideolojik bilinçdışının (kendini tanıdığı normal adına anormal gördüğü her şeyi bastırma güdüsünün) üst yapısıdır. Felsefe bu üstyapısal düzeyde iktidar olma uğraşı, güç uygulamasıdır; düşünceler arasındaki ilişki bu nedenle bir güç ilişkisidir. Bugün anlıyoruz ki, Batı kültürü için fazlasıyla geçerli olan bu tespitler, Türkiye’ye ‘tam’ uygulandığında ideolojik ve aynı anda tayin edici bir fazla verir. Çünkü Türkiye coğrafyasındaki politik-ideolojik kültürün son kertesi felsefe değil, din ya da tinselciliktir. Yani, bu coğrafyada ideolojik bilinçdışının üstyapısı, felsefe olduğu kadar felsefeye din tarafından dayatılan anlamsal, biçimsel, retoriksel ve düşsel sınırlar içinde işleyen bir söylem evrenidir. Bu çalışmada esas olarak her ikisi de 2000’li yıllar Türkiye’sinde infilak eden bu iki hattı izleyeceğim; ilki, son kertesi felsefe olan birinci hat üzerinden Türkiye’de patlayan, hatta infilak eden pratiğe ‘kanaat toplumu’ ve ikincisi, son kertesi ‘dinsel söylem evreni’ olan bir muhafazakarlık ve pragmatizmin infilak eden pratiğine ‘politik bir fenomen olarak Tayyibizm’ diyeceğim. Ve bu iki infilak hattının ‘karşılaşma’sının politik ve ideolojik kapasitesinin, bugünü ve geleceği şekillendirme faaliyeti üzerinde duracağım.

1) Problemi ele alma tarzı, bir konum bildirimi olması bakımından problemin kendisinden bağımsız değildir. O yüzden önce olgulara bakmak ve onları sezgisel soyutlamalar düzeyinde başlangıca koymak durumundayız.

2. Olgular çarpıcı. Genel olarak proletarya üçe bölünmüş durumda, politik etkisini yitirmiş bir sosyolojik entite olarak işçi kitlesi, “ideolojik” kapasitesi maksimize olmuş maddi olmayan emek, yani ‘bilgi işçileri’ ve üçüncüsü işsizler kitlesi. Proletaryanın durumu bugün bu; üçü de toplumun ‘parça olmayan parça’sına, ya da ‘sayılmayanlar’ kitlesine katılmış durumda (J.Ranciere, 2005:29-31). Ve toplumun reel sınıflarından biri olmamakla birlikte “geçerli etkileri” nedeniyle bir ‘sınıf’ gibi davranan ‘orta köylüler ve küçük burjuva kitle’ (ya da G. Arrighi’nin deyişiyle ‘beyaz kırsal burjuvazi’ haline gelen cemaat) iktidarda1. Proletarya (sayılmayanlar) ise bugün ancak kentlerin ‘sığınmacıları’ olarak yaşamak ve varlığını neredeyse cemaatin asalağı olarak sürdürmek durumunda (bu politik namevcudiyetin, sermayenin giderek azgınlaşan ve topyekünleşen saldırılarına, geçerli etkisi olan bir ‘işçi sınıfı’ etiketiyle vereceği yanıt üzerinden politika oluşturmaya çalışmak, bence ‘olgu’ya çok daha yakından bakmayı gerektirir). Öte yandan solu Marksist kültürün yıkımına getiren tarih açısından bakınca, bugün nerede olursa olsun Marksist gelenekten gelen herkes, devletin sadece ele geçirilecek bir baskı ve şiddet aygıtı olmadığını, fakat aynı zamanda (her ne kadar bugün bu işleve medya ve sivil toplum ortak olmuşsa da) kurumlar ve işleyişlerde somutlanan ideolojik tahakküm ve rıza aygıtı olduğunu ve kökensel bir ideolojik müdahalenin ne denli gerçek ve geçerli olduğunu bütün çıplaklığıyla öğrettikleri için AKP’ye minnet borçludur. 30 küsur yıl önce Althusser, (elbette arkasına Marks’ı, Lenin’i Gramcsi’yi, Spinoza’yı alarak) ideolojik varoluş koşullarından ve ideolojinin hegemonya mücadelesinden bahsettiğinde dönüp bakmayan ve yok sayan Stalinist ortodoksinin bugün bu gerçeği -üstelik geçerli etkilerinin rejim değişikliği yapacak düzeyde bir politik güç haline geldiği bir noktada- AKP’den öğrenmiş olmaları (ve hatta eklemlenme belirtileri göstermeleri): bir bütün olarak Türkiye sol geleneğinin en trajik deneyimidir. Buna rağmen, bu ortodoksinin bir kısmının solu (bu sol artık sadece bir his, bir ortaklık duyusudur, -yani duyuyu bile-) küreselleşme hegemonyası altında neoliberalizme, bir kısmının da aynı hegemonyaya biat etmiş kimlik politikasına taşımış ve taşımakta olmaları gerçeği, onları, formu değişmiş de olsa ‘sömürü bakış açısından düşünme’ ve ‘ortak varlığın” eşitlikçi var olma savaşının zaferi olacak bir ‘demokratik (commun-ist) politika’ nefretinin partizanları haline getirmiştir. Kimlik ve sermaye politikaları o denli şedit bir hale geldi ki, sol dediğimiz duyunun, hissin sayılmasına ya da yaşamasına tahammül bile kalmadı. İlaveten, koskoca bir küresel kapitalist sermaye ve islamist devlet kudretinin tüm şiddet aygıtları ve ideolojik vahşetiyle ortak varlığın üzerine abandığını da hesaba katalım. Yine de bunlar, bu ihanetler ve bu abanmalar, bir anlamda ‘ortak varlığın’ eşitlikçi varoluş zaferinin kaçınılmazlığının göstergeleridir. Çünkü, oyunun, ‘iktidar ve egemenlik’ talep etmeden, (bu başka türden bir devlet talebini dışlamaz) hükmetme ve tahakküm arzusu duymadan oynanabileceğini anlamak; ayrı türden bir başlangıçtan başlamanın ve başlangıcı tekrar tekrar tekrarlamanın önemini anlamak demektir.

Olgular başka açılardan da çarpıcı. Küresel sermayenin neoliberal işgal düzenini demokrasi adıyla selamlayan liberal seçkinler ya da ‘sivil toplum+medya’ oligarşisinin; bu işgali ‘yasal’laştıran “Amerikancı F tipi Cemaat Hukuku”nun (AFCH) ve mevcut devlet oligarşisinin; ve küresel sermayenin ya da Amerika’nın ‘yerel kimliklerin kullanımı politikasının’ taşıyıcılarından biri olan “Amerikan Silahlı Kandil Örgütü”nün (ASKÖ)2 yarattığı kaotik kaygı ve tedirginlik dalgaları herkesin yüzüne çarpıyor. Aslında herkes bugün nelerin olup bittiğini ‘artık’ açıklıkla görüyor, duyuyor, hissediyor. 2005’lerde avuçlarını patlatarak alkışlayan ve islamcı oligarşiyi demokrasi olarak göklere çıkaran -elbette kendi kişisel çıkarının azılı köleleri hariç- ‘bazı’ liberaller bile ya da küresel sermaye düzenine iman etmiş gazeteciler bile artık gidişatın vahim karakterini görmeye başladılar. Dışarıda ve içeride her tür makul bakış açısı Haziran 2011 seçimler sonrası Türkiye’sinin hızla politik ve (‘halk’ için) ekonomik bir ‘son’a gittiğini görmektedir. ‘Arap Baharı’ adı verilen senaryonun 12 eylül 1980 darbesiyle başladığını ve Türkiye’nin yakın gelecekte bu sürecin (yeni anayasayla tamamlanacak prosedürün çıktısı olarak) son halkası olacağını düşünüyorum. Bu ve benzeri olguların görülmesi yoluyla yapılan basit fakat öfkeli ya da hüzünlü tespit ve betimlemeler bizi ayrı türden iki sorunla karşı karşıya bırakıyor. Birincisi, Rousseau’nun ikinci söylevi ‘Eşitsizliklerin Kaynağı’nda ifade ettiği bir cümlede özetlenebilir: “sonuçların gücüne” (CIA, Medya ve ‘bir politik fenomen olarak Tayyibizm’in ürünü % 50 ciddi bir güçtür) “inanma zayıflığı…” nın sonucu, zulmün dökümünün yapılması ya da olayların bir bir sayımının ötesine geçemeyen bir çaresizlik deneyimi; ki bunun ideolojik mücadelenin karşı tarafı çökertme manevralarından biri olarak işlediği açıktır. AFCH bunu çok iyi biliyor ve hiç durmadan en ufak bir direnişin üzerine bile pervasızca çullanarak, 2007’de istisna olarak başlayan ‘kanaat hukuku’nu tek bir özgür nefes alma olanağı bırakmamacasına yaygınlaştırarak ‘kural’ haline getiriyor. Türkiye kamuoyuna da -acısı altında kendisinin kaldığı olayların- envanterini tutmak kalıyor. Hayatı (hemen tüm solun yas politikası haline gelen) bu envanter yoluyla politize etmeye çalışmak aslında anglo sakson emprisizminin, görünüşe imanı gerçeklik algısına çeviren bir demagojiye gömülmek demektir -daha yaşarken gömülmek gibi bir şey-. Sorun kabul edilmiş gerçeklik algılarını yeniden düzenlemek iken, envanter solculuğu, yani ampirik gerçeğin demagojisi, başta aydınları kuşatan kitlesel bir yazgıya dönüşmüş durumda. İkincisi, bir bağlam oluşuyor: yerel ve küresel somut koşulların hesaba katıldığı, olguların dökümünün yapıldığı ve herkesin kendi durduğu yerden bu koşul ve olguların bazılarını hesaptan düştüğü, bazılarını öne çıkardığı bir bağlam. Althusser’den mülhem biliyoruz ki, bağlam, bir ‘politik sorun’u düşünmenin yeridir. Yani; “ ... bağlam, unsurların basit bir dökümü değildir… politik sorunu ortaya koyan, bu sorunun tarihsel çözümünü belirten ve de bunu olgu gereği politik bir hedef, pratik bir görev haline getiren söz konusu koşulların çelişkili sistemidir. Bağlamın tüm unsurları, bu noktadan itibaren, aynı anda ve aynı devinimle anlam değiştirirler: tarihsel hedefe yönelik mücadelenin gerçek ya da sanal güçleri olup çıkarlar, aralarındaki ilişkiler de birer güç ilişkisi olup çıkar” (Althusser, 2010; 35). Bu durumda da Türkiye özelinde temel politik soru nihai olarak şu şekli alır; birlikte yaşamanın ‘biçimi’ nedir?

3. Politik sorun. Althusser, Makyavel’in izini sürerken, aynı yerde, sorunu ortaya koyan tarihin bir kez daha çözümünü de önerdiğini söylüyor. Makyavel için bu ‘politik biçim’in adı -varış noktası ulus-devlet olacak olan- ‘Prens’tir. Günümüzün genel kabulü olarak, bugün bu ‘biçim’in adı ister -varış noktası ulus-devletin tasfiyesi olmakta olan- din, ırkçılık vb. müttefikleriyle birlikte sermaye iktidarı olsun ister şu ya da bu sosyalist ve komünist politika olsun, her tür birlikte yaşama projesinin temel problemi olan ‘demokrasi’dir. Sorun bir kez demokrasi olarak ortaya kondu mu, geriye artık onu fiili kılacak politika pratiğini, bu pratiğin biçimlerini, araç ve yordamlarını tanımlamak kalır. Türkiye’nin bugünkü politika pratiği içerisinde, politik sorun, bizzat politika pratiğine odaklanmıştır. Dolayısıyla politika pratiği önce genel anlamda politik teori ve sonra tikel politik sorunları sözkonusu eden bir ‘söylem evreni’ olarak vuku bulmaktadır. Bu ilk kez (‘post çağ’la birlikte) oluyor, şimdiye dek politik pratik kendisi bir politik sorun değil, politik sorunları sözkonusu eden bir pratikti, bugün bizzat kendisi (demokrasi ya da politikayı yeniden icat etmek anlamında), kendi pratiğinin asli politik sorunu haline gelmiştir. Bu bir ‘kurucu uğrağın’ tartışamaya açılışı demektir ve Althusser’in Machiavelli’de işaret ettiği, ya da Ranciere, Badiou, Negri vd’nin de ‘komünizm ideası’ ya da ‘demokratik politika’ adıyla tartışmaya açtığı şey tam da böyle bir uğraktır. İslamcılar dahil tüm tarafların (hala evrimci umutlarla yaşayan ortodoks Marksistler hariç) politikayı ‘bir kurucu uğrak’ olarak ele aldığı günümüz bağlamında, Ranciere’in ‘demokratik politika’ önerisini eşcinsel kimlik politikası hattına taşıyan Todd May; bugün politik eylemin indirgemeci Marksizm, Liberalizm ve kimlik politikaları gibi üçlü bir politik söyleme sıkışıp kaldığını ve bunun şöyle bir tehlikeye yol açtığını saptıyor: “Eğer, Marksist indirgemeciliği ve kimlik politikalarını reddedersek, her bir kişinin tek tek davranmasını ve kendi tikel kimliğine boş vermesini söylemeye zorlanırız. Yani liberalizmin formülü. Liberalizmin bireyciliği ve kimlik politikalarının mücadeleleri gettolaştırmasını reddedersek, o zaman indirgemeci türden bir Marksizm’in tek mücadele tipine geri dönüşle baş başa kalmış olduğumuzu görürüz. Ve nihayet liberalizmin bireyciliği ve Marksist indirgemeciliği reddedersek kendimizi kimlik politikalarına doğru savrulmuş buluruz. Bu üçlü arasında kalmak elbette mantıksal değildir. Her bir ikilinin reddi bizi olasılıkla üçüncüyü sahiplenmek zorunda bırakmaz. Bu mantıksal değil politik bir üçlüdür. Sorun, ilerici bir politika bağlamında bu üçlüden nasıl kaçılacağı sorunudur. Farklı mücadelelerin indirgenemezliği, dayanışma ihtiyacı ve bireysel katılımın, ikna edici tek bir politik teori çerçevesinde entegre olmasını nasıl kabulleneceğiz? Öteki ikisini sahiplendiğimizde bu bağıtlardan birine ihanet etmekten nasıl kaçınacağız?” (Todd May, 2009).

4. Yürüyüş hattı. Biraz dikkat sarfedilmesi gerekiyor, çünkü burada bu üçlüden herhangi birine ihanet etmekten sakınan (yani her birinin temel derdini [a) farkın indirgenemezliği, b) kimliğe hapsolmamış bireyin katılımı ve önemi c) mücadele veren gruplar arası dayanışma] anlayan ve o dertleri simgesel-tarih ve hayali-ideolojik alanlardan politika -‘şeylerin fiili hakikati’- sürecine taşıyan) bir demokratik politika tasarımının (ki bugün bu ‘tasarım’, post-kimlik politikaları denebilecek bir safhaya girmiş durumda) koşulu olan teorik-pratik üç temel sorun var: birincisi, Nietzsche’nin ‘perspektiflerin yerini değiştirmek” dediği (Nietzsche, 1969); Althusser’in (2007), Marx’ın tarih bilimini keşfine atfen teorize ederek, işaret ettiği ‘kopuş’ nosyonuyla; A.Badiou’nun ‘Olay’la (A.Badiou, 2011); T. Kuhn’un ‘paradigma değişikliği/bilimsel devrim’le, Heidegger’in ‘kehre’ ile, Foucault’nun ‘episteme’ ile, Deleuze’un, ‘kodsuzlaşma’ ile, Ranciere’in ‘ayrılma gücü’ tasarımıyla, Jean Luc Nancy’nin (2010), ‘teolojik-politikten kopuş’ kavrayışıyla vb. daha başka bir çok düşünürün (elbette birbirinin ikamesi olmayan) benzer anlamlar atfettiği nosyonlarla düşünülen bir ‘kopuş’(coupure) uğrağının, politikayı (partiyi) ve felsefeyi dönüştürücü anlam ve işlevinin tayin edici önemi; ikincisi, felsefe içi (felsefenin dışarısı, politik olarak her zaman onun içerisidir) bir sorun, materyalizmin, tinselci ve akılcı kavranışlarına karşı; Althusser’in karşılaşma maddeciliği dediği, ve genelde J. Ranciere, A. Badiou, S. Zizek, G.Deleuze, A.Negri, vd’lerinin işaret ettiği ‘yaşam maddeciliği’ olarak kavranışının (parti devleti ve onun iktidar iradesi ile bu ikiliyi göklere çıkaran idealist ya da mekanik materyalist felsefi gevezeliklerin, -üst düzey lider rekabetine kilitlenmiş- ataletinden, düşüncenin ve ruhun başka türden bir maddeciliğini içeren yaşam pratiğini [Ranciere’in ifadesiyle duyulurun dağıtımını] ve bizi, “devrimcileştiren” yeni bir öznelliğin üretimi olarak kolektif akıl-eylem perspektifine geçişin) tayin edici önemi; ve üçüncüsü, Batı felsefe geleneği içindeki dinsel-tinselci ve akılcı-idealist ana damarlara ilaveten Türkiye’de politik söylem evreni, ayrıca bir de sekülarize edilmemiş dinsel-muhafazakar söylemin muhasarasına maruzdur. Şimdi bu üç sorun kümesini öne alan -yani ‘yeni şeyler söylemek lazım’ mottosunu -mecburen- biraz geriden başlayarak ele alan- bir bakış açısıyla Todd May’in sorusuna bir yanıt verme denemesine kalkışılabilir. Bizim de burada (şu dört başlık altında: I. Felsefe-Politika-İdeoloji İlişkisi II. Kimlik Politikası III. Kanaat Toplumu IV. Politik bir fenomen olarak Tayyibizm) yapmaya çalışacağımız bu ‘deneme’dir.

2) Fakat bu kısaca da olsa ‘Marksizm ve felsefe arasındaki ilişki nedir?’ sorusu sorulmadan yürünecek bir yol değildir.

Bu ilişkiyi, hayatını ‘felsefe ve Marksizmin ittifakı nasıl olanaklıdır?’ sorusuna yanıt bulmaya adayan Althusser, en net biçimde ‘Amiens Savunması’nda (Althusser, 2006a: 219-257) ve Ferdinand Navarro ile söyleşisinde (Althusser, 2006b: 251-289) özetlemiştir. Bu bölümde temel olarak bu iki metni izleyecek ve zaman zaman aynı izleği aynı metinler ve ilave, Althusser’in 1976’da Granada Üniversitesinde iki ay süreyle -geniş bir katılımcı kitlesine- verdiği ‘Granada Dersleri’ üzerinden ‘okuyan’ Juan Carlos Rodriguez’in (2004) hayranlık verici bir ‘Althusser özeti’ olan metnine başvuracağım. Elbette ‘Granada Dersleri’nden bu yana köprülerin altından sadece sular akmadı, köprüler de yıkıldı. Bu anlamda iki büyük çöküş anlamlı ve bugünün ideolojik iklimini tayin edici niteliktedir: biri 1989, uygulaması ve ardından teorisi çöken Marksizmin bunalımı, ve diğeri materyalizmle (ve dolayısıyla Marksizm’le) varoluşsal bir savaş veren felsefenin çöküşü. Bugün, politika ve felsefenin günümüz post modern gündelik yaşam içinde büyük ölçüde çözüldüğü ya da en azından tözselliğini kaybettiği açık. 1970’lerden bu yana Heidegger’in metafiziğin sonunu getirme çabaları ve o çabaya Derrida katkısıyla felsefenin ‘kurulduktan sonra kendi iptalini gerektiren bir söyleme’ dönüşmesi, Levinas’ın onu ilahiyata ve ahlaka taşıması, pragmatistlerin ‘kültürel çalışmalar’ adı altında felsefeyi ‘edebi bir tarz’a dönüştürmeleri, yorumbilgisinin sürekli geviş getiren yorumları vb’ne dek bir çok açıdan felsefe politikanın sönümlenişiyle aynı kaderi paylaştı ya da ‘kanıtlayıcılığını’ yitirdi. Rodriguez’in dediği gibi Althusser işin bu noktaya geldiğini asla görmedi. Daha önce birkaç kez değindiğim gibi, politika ve felsefenin kaybının (ki bunun soldaki karşılığı Marksist kültürün kayboluşuydu) yerini, kimlik, mutabakat ve dinsel söylemlerin alması, kapitalizmin küresel ölçekte zaferinin en önemli belirtisidir. Eskiden Marksist kültür içinde yer alanlar bugün kendilerini etnik, dinsel, ulusalcı ve liberal diller (mitik ya da örgütlü diller) aracılığıyla ifade etmeye çalışmaktadırlar. Bu tabloda Marksizme otantik olarak bağlı (yani, yeni bir öznellik ve sömürü bakış açısından düşünen) bir ortak dil yaratmanın ya da yeniden inşa etmenin kaçınılmazlığı açıktır. Bu bir görevse, inanıyorum ki Althusser’in hayatını adadığı şeyin devamı olacaktır/olmaktadır.

5. Felsefe-bilim. Althusser F.N. ile söyleşisinin başlarında Grek’lerde matematiğin önemine dikkat çeker. Matematiğin bu önemi insanlığın ampirikten teorik soyutlamaya geçişini mümkün kılan bir uğrağa işaret etmesinden kaynaklanır. “Bu andan itibaren’ der, ‘insanlar farklı nesneler -soyut nesneler- hakkında farklı yollarda akıl yürütmeye başladılar. Ve felsefe matematikten (bilimden) paha biçilmez değerde bir şey aldı: kendisi için vazgeçilmez olan akılcı soyutlama modeli. Aslında felsefe, bilimi oluşturan teorik akıl yürütme lehine, mitolojik ve dinsel akıl yürütme yollarının -ahlaki vaaz ve politik ya da şiirsel belagatın- terk edildiği andan itibaren ortaya çıktı. Kısaca, felsefe ilkin saf biçimde bir akılcı söylem, bilimler içinde bulunmuş olan bir model varolmadıkça ortaya çıkamaz.”(F.N. 267) Bu nokta, felsefenin ayırt edici özelliğinin, onun bilimlerle ve mitler, dinler ve retoriklerle olan ilişkisinin farklılığında temellendiği noktadır. Althusser felsefenin bilimlerle olan ilişkisini Grek matematiğine işaretle, felsefenin bilimlerin arkasından geldiği, onun torik modellemesini izlediği bir şemaya oturtur. Bu anlamda bu şema, en güçlü biçimde ‘teorik akıl’ teorisiyle Newton’u izleyen fakat ahlaki bilinç (pratik akıl) teorisiyle ondan uzaklaşan Kant’ın felsefesinde doruğuna ulaşır. Kısaca, Althusser, felsefenin bilimlerle ilişkisini, felsefenin ideoloji ve politikayla ilişkisinin önceliğine göre kavrar.

6. Felsefenin özgüllüğü nedir? Bir hakikat söylemi olmasıdır. O kendini varolan her şeyin, dolayısıyla bilinebilir olan her şeyin ilk ilkesi ve ilk nedeni hakkında, (logos, köken, anlam ….) insanın ve dünyanın nihai yazgısı ve amacı (telos) hakkında, Hakikati (Bir, Cogito, Özne vb.) konuşma görevine hasretmiştir. Dolayısıyla o kendini sadece en kesin ve en kuşkudan uzak bilgiyi sağlama değil fakat aynı zamanda bizzat hakikate sahip olma yeteneği olarak, ‘bütünün bilimi’ olarak ortaya koyar (F.N. 268). Althusser felsefi nesnelerin gerçek göndergeleri olmadığı hakkında ısrar ederken, bu nesnelerin (cogito, özne, tin… gibi kategoriler, ya da felsefi tezlerin) bilimlerin sahip olduğu nesneler gibi nesneler olmadığını, bu nesnelerin her zaman söyleme içsel ve kendine göndermeli olduğunu anlatır. Bu nedenle ‘felsefe etkisi’, felsefi söylemin etkisi olarak tezahür eder. Anlamın söyleme içkin olduğu felsefi söylem ya da genelde söylem etkisinin, gerçeklik etkisi ya da algısı oluşturması günümüzde (kanaat ve mutabakat retoriğinde) doruğuna ulaşmış durumdadır. Gerçekliğe, (‘şeylerin fiili hakikatine’) göndermesi olmayan düşünce nesnelerinin -örn; ‘demokrasi’, ‘bağımsız yargı’, ‘Akıl’ (akla itaat akla uygundur), ‘Hak’ vb. nosyon ya da kavramlardan, özne, nesne gibi kategorilerden ve örneğin ‘evlilik bir kadınla bir erkeğin birlikteliğidir’, ‘fakirler değersiz varlıklardır’, ‘duygu kadınsıdır’, ‘İnsan doğası gereği haklara sahiptir’ vb. türünden doğallaşmış tezlere/konumlara dek- anlamlar (ideolojik kabuller) söylemin etkinliğini sağlayan ve söylemi kontrol eden düşünce nesneleridirler. “Düşüncenin araçlarıyla dünyanın efendisine çeki düzen veren ‘felsefenin filozofları’ daima kavramın, -gasp etmenin (Begriff, seizure, de la mainmise)- şiddetini uygulamışlardır. Onlar kendi iktidarlarını, karanlıkta kalan ve çalışıp didinen insanların bütün toplumsal pratiklerini Hakikat (kendi hakikatleri) yasasının egemenliği altına sokmak yoluyla ileri sürerler”(F.N. 276). Sonuç olarak, felsefi söylem, pratiği (şu ya da bu toplumsal pratiği) içermiyormuş, ya da pratik onun dışındaymış görüntüsü altında pratiğe, onun hakikatini ve anlamını ona anlatma (dayatma) görevini kendisine tahsis etmiş bir söylemdir. Çünkü pratiğin (tikel-yerel olan ve amacı ya da öznesi olmayan sürecin) hakikati yoktur, felsefe ona kendi hakikatini anlatır, dayatır. Dolayısıyla felsefe ‘dışarıda’ -kendi hakikatinin kapsayıcılığı dışında- bir ‘şey’in kalmasına asla izin vermeyen -bu onun yenilgisi olur- bir söylemdir. Brecht’in bavulu örneğindeki gibi, her felsefe tüm dışarıyı bavula düzgün bir biçimde -sınıflandırarak- sığdırmaya çalışır. Kapağı kapatınca genellikle dışarı sarkan tişört kolu, pantolon paçası falan olur, o zamanda filozof alır makası eline sarkanları keser atar. Nihai olarak filozofların felsefesi böyle bir bavul felsefesidir. Bunun iki anlamı vardır; birincisi, dışarısı her zaman felsefenin içindedir, yani felsefenin içinden konuşmak politik olarak dışarıyı konuşmak demektir (bu ‘felsefenin politikası’dır) ve ikincisi felsefe bavulun dışında kalanları (pratiklerin düşünceye çarpmaları ve kendilerini dayatmalarını) genelde (kendi varlığını tehlikede hissedinceye kadar) görmezden gelir, saymaz. Bütün bu prosedür söylem etkisi ile emilir. Althusser Foucault’nun sorunu soyut bir bilgi=iktidar sorunu olarak koymasına tereddütle yaklaşır ve üretilen etkinin de iktidar etkilerine taşınamayacağını düşünür, çünkü etki bizzat söylem tarafından üretilmektedir. Bunu keşfettiği andan itibaren; “yavaşca kendine gelir ve felsefenin ideolojik bilinçdışının ya da hatta genelde ideolojinin ‘üst yapısı’ olduğunu görmeye başlar.” (J.C. Rodriguez, 2004). Bu üst yapı, toplumsal bütün içindeki pratikler hiyerarşisini meşrulaştırmak ve pratikleri yerlerine ve rollerine dağıtmak için işler. Başka deyişle felsefe antagonist mücadele içindeki pratiğin taleplerini alır ve ‘ideolojilerin varoluşlarının politik biçimlerini oyuna sokmak için’ (egemen gücün ihtiyaç duyduğu ‘’yaşam tarzı’nı üretmek için) pratikleri bir araya getiren temel kategorileri üretir ve aynı anda çeşitli ideolojilerin egemen ideoloji altında bir araya gelişini test edeceği bir deneyim alanı, bir söylem alanı kurar. Bu yüzden Althusser için, ideolojilerin politik bir araya gelişlerini ve yönelecekleri güzergahı, hakikat ve benzeri kategorilerin hüküm sürdüğü felsefeden almaları kaçınılmazdır. Özetle, “felsefe sınıf mücadelesinden talepleri alır ve sonra o talepleri birleştirmek ve dönüştürmek için ideolojiler üzerinde çalışan düşünce sistemleri şeklinde geri verir” (F.N. 287). Böylece, felsefenin yolu zorunlu olarak ideoloji gerçeğine çıkar.

7. Felsefi bir tez, bir ‘konum’ bildirimidir. Ve her konum karşıtına göre bir konumdur, bu yüzden her tez, anti tezini arar. Dolayısıyla, felsefe ancak işgal ettiği konum aracılığıyla var olacağına göre her yeni felsefe kendine ‘yer açmak’ zorundadır. Çünkü felsefede bütün konumlar doludur, işgal edilmiştir (Amiens, s.224). O halde felsefe yeni bir konumu, ancak savaşarak, karşıtını alt ederek elde edebilir. Kimse kendi tezinden hatır için vazgeçmez, ancak yenilgi sonucu sahneyi terk eder (aslında terk etmez, geri çekilir). Bir felsefe rakibinin konumunu işgal ettiğinde, “düşmanın felsefi argümanlarını kuşatması can alıcı önemdedir. Düşmanı yenmek anlamına geliyorsa, ilkin onu bilmek durumundadır, böylece onun sadece silahlarını, askerlerini ve bölgesini değil, fakat ve hepsinden önemlisi argümanlarını ele geçirebilir, çünkü büyük zaferlerin onların yardımıyla geleceğini bilir” (F.N. 269). “Böylece, kendini yeni bir felsefe olarak oluşturabilmesi için her felsefe kendi içinde mağlup bir düşmanı taşımak durumundadır. İşte o zaman bütün itirazlar ve saldırılar önceden bertaraf edilebilir, çünkü o zaten kendine kendi düşmanının dispozitifini yüklemiştir ve onun üzerinde çalışır, böylece düşmanına hakim olma ve onu absorbe etme görevini gerçekleştirmek için onu değişikliğe uğratır. Dolayısıyla her idealist eğilimli felsefe zorunlu olarak maddeci argümanlar içerir ve tersi”(F.N.270) (Bugün ilahiyatçı ya da mutabakatcı söylemlerde sözde demokratik ya da özgürlükçü ve eşitlikçi argümanların bulunması, onların Marksist kültürü bu anlamda absorbe ettiklerinin ve dönüştürdüklerinin tipik bir göstergesidir. Ve Marksist söylemdeki mitik, mistik ve teolojik eğilimler de tersten aynı şeydir.) Kısaca, saf felsefe yoktur, felsefe etkisi bir felsefenin değil, felsefi zıtlar (idealizm/materyalizm) arasındaki antagonizm eğiliminin etkisidir. Biz bir felsefeye dışarıdan baktığımızda gördüğümüz şey tezlerin (konumların) eğilim halindeki bu zıtlığıdır. Eğer felsefenin bir tarihi varsa zaten o da sadece bu savaşın tarihidir, yoksa aynı şeyin aynı kapıya çıkışının (köken ve ereğin her yeni felsefede tekrarlanışının) tarihi değil. Öyleyse Althusser için felsefe, ‘teorideki sınıf mücadelesidir’. Hayır, ‘son kertede teorideki sınıf mücadelesidir’. Son kertede, çünkü bu savaş dışında da felsefede olan biten şeyler vardır ve önemlidir (örn. kavramların taşlaşmasını önleyen, düşüncenin yeniden ve yeniden üretimi). Felsefe ‘son kertede teorideki sınıf mücadelesidir’ tezinin geçerliliğini bugün de (post çağda) en katı anlamda sürdürüyor olmasını, politik etkisini yitirmiş sınıf açısından değil, çokluk tanımıyla proletaryanın mücadelesi açısından, yani antagonizmanın durumuyla ilgili olarak anlamak gerekir. Çünkü, ‘ebedi barış’ diye bir şey yoktur. Kant’ın felsefeyi bir savaş alanı (Kampfplatz) olarak tanımlaması, elbette proletarya mücadelesini tanıdığı anlamına gelmez, fakat teorinin savaşçı ve polemik doğasını teslim ettiği anlamına gelir. Üstelik ‘ebedi barış’ felsefesinin, düşünceler için ‘savaşçı bir doğa’ öngörmesi gibi bir ironi içinde. Gerçekte bu ironi değildir, ne denli sevimsiz gelirse gelsin bu, açıkça ‘barış isteyen savaşa hazır olsun’ bildirimidir. F.Navarro bu savaşı Hobbes’un herkesin herkesle savaşına benzetince, Althusser itiraz eder, hayır der, “bu bireyler arasında değil fakat felsefi kavramlar ve bu yüzden büyük politik ve kültürel konjonktürler içerisindeki felsefi stratejiler arasında bir savaştır, şu ya da bu ülke ya da kıtada, ya da, nihai olarak küresel ölçekte felsefi hegemonya için bir savaştır” (F.N. 270). Günümüz Liberal filozoflarının İletişimsel Eylem, ‘Hak’ ve Mutabakat teorilerinin neyin yanıtı olduğu ya da neyi ‘konum’ladıkları bu anlamda çok nettir. Ya teorideki bu savaşı [antagonizmayı] kabul eder onların tezlerini (konumlarını) absorbe ederek alaşağı edersiniz ya da o tezler uyarınca onunla (‘felsefe yoluyla felsefe’yle) uzlaşırsınız ikilemi, bir kez daha felsefenin yolunu zorunlu olarak ideoloji gerçeğine çıkarır.

3) Marksizm ve felsefe ilişkisi hattında ideoloji ve işlevi üzerine

Marksizmin otantikliği ‘nesnel bilgi’ (sonuçlarında geçerli olan bilgi) alanına politika, iktisat ve ideoloji alanlarını katmış olmasından kaynaklanır. “İdeoloji teorisi herhangi bir toplumda en sert olan şeyi anlama ve açıklamayla ilgilidir: toplumun kendilik bilinciyle, dünyayı ve kendisini biçimleyen düşünceyle ilgilidir.”(F.N. 282) Althusser ideoloji derken, ‘maddi varoluş koşullarına karşı imgesel ilişkiler’ olarak ideoloji pratiğinden bahseder. ‘Alman ideolojisi’ne ilgisi apaçık olan Althusser yanlış bilincin çarpıcılığını her ne kadar kabullense de, asıl kırılma, insanı doğası gereği ‘ideolojik hayvan’ (F.N. 282) olarak tanımladığında ortaya çıkar. Bu açıkça ihtiyaçlarıyla tanımlanan ‘ekonomik hayvan’dan olduğu kadar, Aristotelesci gelenek içinde insanın akılsal ve dilsel bir hayvan olarak tanımlandığı bağlamdan koparak sorunu, libidonal bilinçdışı ve dil arasında, ya da libidonal bilinçdışı ve ideoloji arasındaki sıkışma hakkında konuşmaya başladığı (ve Freud ve Lacan etkisinin açıkça izlendiği) bir bağlama taşır (J.C. Rodriguez, 2004). Althusser için toplumsal ilişkiler, ideoloji, libidonal bilinçdışı vb. dolayımlar dışında düşünülemez. Bu, ‘toplumsal yaşam’ı sadece üretim ve iktidar ilişkileri içinde değil, ideolojinin varoluş koşulları, yani onu simgesel ve imgesel (düşsel) boyutları içinde anlama çabasıdır. Bu bakış açısı altında toplumsal ilişkiler sadece sömürüyü üreten değil, sömürüyü, üretim araçlarına sahip olanlar ve mülksüzleştirilenler arasında dağıtan ilişkilerdir. Bireyler bu ilişkiler içinde ya da arasında kıstırılmıştır. Bu kıstırılma simgesel düzeydedir, olaylar düzeyinde tanımlanamaz. O halde her tür iktidar kavramlaştırması aynı anda o iktidarın simgesel özelliklerini somutlaştırmayı gerektirir.

8. İdolojinin ikili doğası. Birey özneyi, onun kendi olarak tanıdığı toplumsal rolünü ona -çağırma mekanizması aracılığıyla- tahsis eden süreç olarak ideolojinin ikili doğasını anlamak önemlidir. Birincisi, toplumsal yeniden üretimin yalnızca emeğin yeniden üretimi temelinde değil fakat daha çok, kökensel bir ideolojik müdahale temelinde gerçekleştiğidir. Klasik kapitalist toplumsal koşullar aracılığıyla insanlar kendi emek güçlerini, satın alınması için mübadeleye sokma adına zaten uzun bir yol kat etmişlerdir. Ve emek gücünün yeniden üretiminin maddi araçları olan ücretlerin yeterli olmadığı gayet iyi bilinir. Bu yüzden başta okul olmak üzere tüm DİA’lar aracılığıyla “çocukluk yıllarından itibaren birey davranış düzenleyici belirli toplumsal normlara uymak üzere ‘biçimlendirilmiştir’: dakiklik, verimlilik, itaat, sorumluluk, aile sevgisi ve otoritenin tüm biçimlerinin tanınması” (F.N. 283). “Bu formasyon egemen ideolojiye boyun eğişi önceden varsayar. Başka deyişle, o egemen -ya da egemen olmayan- ideolojiye, yani, toplumun hegemonik- ya da tali norm ve değerlerinin, yapısal olarak uyruklaştırılmış bir öznesidir”(F.N.284) Bu anlamda, “eğer kendiyle kimliklenmede başarılıysa öznenin kendine benzer bir ‘öteki’ ile tanımlanması -oluşturulması- gerekir; o kendini ötekinin varlığı aracılığıyla ve kendini onunla tanımlaması aracılığıyla var olarak tanır. İdeolojinin burada, toplumsal ve ailevi olarak -bebeklik döneminden başlayarak dünyaya gelen her bireyden ailenin/toplumun beklediği şeyle- uygun hale getirilmiş bir imge, bir ‘öteki’ imgesi olarak işlediği görülür. Çocuk bu önceden şekillendirilmiş imgeyi toplumsal olarak varolabilmenin olası tek yolu olarak kabul eder. Bu ona kendi bireyselliğini bahşeden şeydir. Birey/özne tam bir bireysellik olarak, ‘biri’ olarak tanınmış olmayı talep eder. Fakat bu ‘biri’ (özne) ‘öteki’ tarafından tanınmış olmalıdır”(F.N. 284). Althusser’in buradaki analizini Lacan’ın tek cümlelik ünlü formülüyle özetlemek mümkündür: “Özne her zaman bir öteki söylemidir.’ Basitçe, ‘Öteki’ (başka bir ‘ben’) sizi adınızla çağırdığı zaman kendinizi ‘ben’ (özne) olarak tanırsınız. “Bu ideoloji pratiğinin bireyleri öznelere dönüştüren temel mekanizmasıdır. Bireyler her zaman zaten öznedirler (F.N. 281). Ve ikincisi; “Burada iki açıklayıcı noktayı eklemek isterim. Birincisi, insan hiçbir insani eylemin dil ve düşünce olmadan mümkün olmadığı bir şekilde varolmuştur. Bu nedenle, hiçbir insani pratik bir düşünceler sistemi olmadan varolamaz ... İkinci olarak, bir ideolojinin sadece bir toplumsal ilişkiler sistemine işaret ettiği ölçüde bir düşünceler sistemi olduğu gerçeği üzerinde ısrar ediyorum. O bir bireysel imgelem tarafından üretilmiş bir idea sorunu değil, fakat toplumsal olarak yerleşmiş bir fikirler gövdesi oluşturan bir tasarı, toplumsal olanı yansıtabilen bir fikirler sistemi sorunudur. İdeoloji sadece bu noktada başlar. Bunun ötesi tamamen bireysel deneyim ya da imgelem alanına uzanır” (F.N. 281). F.N. söyleşisinde Althusser, DİA (1978) makalesinden kısmen farklı olarak ideolojiyi bireysel deneyim ve imgelem alanından ayırmaya özen gösterir ve vurguyu hem ‘hayali temsil’den, ‘birleşik düşünceler sistemi’ne hem de bireyin kendilik bilincinden toplumun kendilik bilincine doğru kaydırır.

9. Çağırma (interpellation) mekanizması. Bu noktada DİA makalesindeki çağırma mekanizmasının, bir ‘düşünceler sistemi’ olarak ideoloji bağlamındaki işleyişi dikkat çekicidir. Burada Lacan’daki ben imgesi ile simgesel dünya arasındaki ilişkiye benzer bir biçimde, toplumsal ilişkiler içinde birey ve ideoloji arasında özgül bir ilişki meydana gelir. Bu ilişki, birey öznenin kendi olarak tanıdığı toplumsal rolünü ona tahsis eden ideolojide işleyen çağırma (interpellation) mekanizması aracılığıyla kurulur. Althusser, çağırma mekanizmasını bir bilincin ideolojik bir fikir ya da fikirler sistemini ‘doğru’ olarak kabullendiği zaman işleyen bir paradoksu çözümleyerek açıklar. Özetlersek; bir fikrin doğruluğuna inandığım andan itibaren, onu onaylayan ben değilmişim gibi, onun sadece varlığını ‘doğru’nun kanıtı olarak kabullenmem üzerine (oysa doğrunun doğru olarak algılanmasını sağlayan şeyin onun sadece varlığı olmadığını biliriz) ona kazandırdığım mesafeden beni öyle bir biçimde çağırır ki, kendimi ideolojiyi oluşturan bu düşüncenin (ya da düşünceler sisteminin) özgür bir öznesi olarak kabul etmeye mecbur hissederim. Çağırma eylemi hem fikrin doğruluğunun birey tarafından onaylanmasını sağlar hem de eşanlı olarak bireyi onayladığı bu fikrin ‘özgür özne’si olarak kurar.

Bu mekanizmanın işleyişini iki örnekle daha anlaşılır kılmaya çalışalım. AKP milletvekili Galip Ensarioğlu iftar sofrasında buluştuğu bireylerin sorunlarını dinliyor (7 ağustos 2011, ahaber TV, 14:20). Spiker yaklaşıyor ve bir bireye soruyor; ‘milletvekiliniz burada, hangi sorunlarınızı anlatıyorsunuz? Bireyin yanıtı aynen şöyle: “anadilde eğitim istiyoruz. Biz buna inanmışık. Bak ben müslümanım biz buna Allaha iman etmiş gibi iman etmişik”. Ensarioğlu lafa giriyor ve ‘tabi sadece biz değil kendini farklı hisseden herkes farklılığının gereği olan….”. Şimdi burada bireyin, bir fikre inandığı zaman, ‘sanki’ o fikre inanan, o fikirle yüz yüze gelen, ‘iman eden’ kendisi değilmiş gibi, bizzat o fikrin varlığının, kendisini onu kabullenmeye nasıl zorladığı görülmektedir. İman etmiş olmanın değil de sanki fikrin varlığının o fikri kabullenme mecburiyetine dönüşmesi, bizzat fikrin değil, ‘sanki’nin ters çevirme etkisinin yarattığı bir mecburiyettir. Bu noktadan itibaren bu fikir, kendisini kabullenen bireyi, kendisinin özgür öznesi olarak kurar, başka deyişle birey kendisini, onaylamak zorunda hissettiği bu fikrin “öznesi” olarak konuşmak zorunda hisseder. Spikere yanıt veren, bu fikir hakkında birey olarak değil, o fikrin ‘özne’si olarak konuşmaktadır. Burada çağırma mekanizması, düşüncelerin gerçekle (‘şeylerin fiili hakikati’yle) olan ilişkisiyle değil, fakat tam da ideolojiyi oluşturan o fikrin çağırdığı imgesel ilişkiyi yaşama biçiminin mekanizmasıdır. Felsefenin oluşturduğu düşünce sistemini ideoloji yoluyla pratiğe empoze eden bu mekanizmadır.

İkinci örneği ideolojik çağırma mekanizmasının en tipiklerinden biri olan seçimlerde oy kullanma işlemiyle ilgili olarak verelim. Oy kullanmaya giderken (kullandığı oyun fiilen kendisine bir nema olarak döneceğini hesaba katan partizanlar dışında) geniş bir kitle kullanacağı oyun mevcut toplumsal düzenin işleyişinde hiçbir şey değiştirmeyeceğini bilir fakat yine de kendini oy kullanmak zorunda hisseder. Neden? İçeriği (merkezi, ademi merkezi, katılımcı vs.) nasıl kurgulanırsa kurgulansın, birey bu demokrasi fikrine inandığı andan itibaren, bu fikir onu öyle bir biçimde çağırır ki; ‘hey sen! kendine yeterli ‘özgür’ bir ‘ben’sin, kendi kararlarının, seçimlerinin ve sorumluluklarının öznesi sensin!’ Birey, bu düşünceyi (ya da birleşik düşünceler sistemini) kabullendiği andan itibaren, kendisine onun öznesi olma mecburiyeti dışında başka seçenek bulamaz. [Althusser için, ideolojinin içeriği egemen ideolojinin içeriğinden devrimci bir ideolojiye dönüşse bile, ideolojik mekanizma iş başındadır ve o yine de ideolojidir. -İdeolojinin tarihi yoktur!-] Birey için bir yandan oy kullanmanın maddi varoluş koşulları ile bir ilgisi yoktur fakat öte yandan kabullendiği fikrin ‘özgür öznesi’ olmak zorundadır. O halde bireyin verdiği karar, onayladığı düşüncenin özgür öznesinin kararı konumunu sarsamaz. O zaman oy kullanma kararı ‘beni A,B,C. vs. birinin (ideolojik bilinçdışında hangisi olduğu önemli değildir) yönetmesine izin veriyorum’ kararıdır. Bu, ‘seçen ve karar veren özne’ konumunun aksi mümkün olmayan tek kararıdır. Oy kullanmazsa, bu kendisinin izni olmadan kendisinin yönetilmesine izin verdiği anlamına gelir ki, bu -‘köle’nin (feodal kültürün) seçimi olabilir ama- ‘özgür özne’nin (burjuva kültürün) olamaz. Çünkü ‘özgür özne’nin izni, onayı olmadan onu kimse yönetemez. Bu aynı anda genel politik ‘rıza’nın da modern kaynağıdır. Bu yüzden bireyler kendilerini (istemeseler de) oy kullanmak zorunda hissederler. Demokrasi ideolojisi, bireyin karar veren ve seçim yapabilen özne fikri tarafından (sandık başına) çağırılmasını, onun kendilik bilinciyle hayali ilişkisinde temellendirirken, düzen politikası ona bu kararının toplum yönetimiyle ilgili politik bir karar olduğu yanılsamasını sunar. Birey, aslında yönetme ile ilgili bir karar vermediğini, gerçekte bunun bir ‘hiç’ olduğunu (deneysel olarak) genellikle bilir. Demokrasi İdeolojisi bu ‘hiç’le birlikte yaşamayı mümkün kılan, onu katlanılır kılan bireyin rızasını onun kendilik bilinciyle ilişkisi (özne olarak kuruluşu) yoluyla sağlar. Birey ‘özgür’ ‘özne’ olarak her zaman-zaten ideolojinin öznesidir.

10. Antagonist bireysellik tasarımları. Çağırma mekanizması hakkında çok şey söylenmiştir. Bu çerçevede, onun ‘birey her zaman öznedir’ ve ‘ideolojinin tarihi yoktur’ tezleri hakkında kimi kuşkuların haklılık payı olduğu düşünülebilir. Çünkü, bireyi her zaman zaten özne olarak tanımlamak ve özneyi kuran ideolojiyi tarihaşırı olarak resmetmek, bireyin tarihselliğini göz ardı eden bir yoruma yol açabilir. Althusser ideolojinin tarihi yoktur tezini daha çok Freud’ün ‘bilinçdışı ebedidir’ argümanıyla analoji içinde kullanır. Bu noktada bireyselliğin bilinçdışı tarafından yapılandırıldığını bilmesine rağmen neden, ondan (hem DİA makalesinde hem F.N.’de) her zaman önceden inşa edilmiş, zaten tabi kılınmış bir özne olarak söz eder? Bir yönüyle bu Althusser’in Engels’in ‘yanlış bilinç olarak ideoloji’ nosyonunun etkisi altında kalmasının bir sonucudur. İkinci yönüyle, bu aynı anda Althusser’in tarih-aşırıcılığı (a-historisizmi) ile ortodoks Marksizmin tarihselciliği (historisizmi) arasındaki kan uyuşmazlığı sorununun açığa çıktığı yerdir. Başka deyişle bu birey ve toplum kavramlaştırmalarını, ya ‘özne’ gibi bir sabit nokta ihtiyacı (Marksist tarihselcilik) temelinde ya da Althusserci rastlantı ve olumsallık temelinde düşünmekle ilgili bir sorundur. Yine de üçüncü ve tayin edici olan asıl mesele bireyselliğin modern formlarını Althusser’in görmemesi ya da görmek istememesidir. Burada elbette modern bireysellik teorilerine girmeyeceğiz ancak Althusser’in pozisyonunu tespit açısından bireysellik sorununa bakıştaki mevcut temel zıtlığın sadece ana hatlarını hatırlamalıyız. Ranciere (2010: 161) bir ara Vico’nun ‘gerçek Homeros’ belirlemesine değinirken, Vico’nun Homerik şiirde karakterlerin sandığımız türden karakterler olmadıklarını çünkü o dönemin insanlarının ne bireysellik duyusuna ne de soyutlama yetisine sahip olmadıkları (hatta bireyin ‘çocukluğu’ der) saptamasını aktarır. Burjuva tarihselciliği Althusser’in her zaman başını ağrıtan temel konudur. Bu anlayışın sorunu tam da Vico’nun burada modern insanı ‘bireysellik duyusu’ ve ‘soyutlama yetisi’yle (Kant daha sonra buna ‘olgunluk’ diyecektir) tanımlamasında cisimleşir. Benzer olarak Hegel de hem Spinoza’da hem de Doğu kültürlerinde bireyselleşmenin yeterince bulunmadığı kanaatindedir (Hegel, 1995 :169). Hegel aynı yerde bireyselleşmenin belki de en özgün tanımını verir: “nasıl yalnızca insan düşünen varlıksa, düşündüğü için de yalnızca o özgürlüğe sahiptir. Özgürlük bilinci, şunu içerir: bireyin kendisini kişi olarak, yani kendi tikelliği içinde kendinde genel-olan olarak, her türlü tikellikten vazgeçme olarak, kendindeki sonsuzluğuyla kavramasını” (a.g.y. 170). Burada ‘kendindeki sonsuzluğa’ isterseniz Tanrı gelip oturabilir, isterseniz Kant’ın evrensel aklı. Ki zaten ideolojinin tarihi yoktur tezi bu anlamda Tanrı ya da Akıl vb. ‘Büyük Öteki’ler sözkonusu olduğu sürece gerçekten de her zaman zaten önceden tabi kılıcıdır, yani birey bu büyük Öteki’nin her zaman-zaten, -tarih aşırı- öznesidir. Bu anlamda genelde ideolojinin tarih-aşırı olduğu noktasında, aslında bir kuşku ya da tartışma da yoktur. İdeoloji bu anlamda Lefort’un dediği gibi, “tam da tarihsel bir toplumun kalbinde, ‘tarihsiz’ toplum boyutunu yeniden tesis etme işlevine sahip temsiller sahnesidir.” Oysa, Althusser’in bu bireysellik anlayışına (modern -tarihsel- özne formuna) ilgisizliği Spinoza materyalizmine bağlılığı yüzündendir. J.C.Rodriguez’in bir saptamasını aktarıyorum: Althusser nihai olarak Etika’nın III. Bölümünün 2. önermesinin Skolie’sinin genişletilmiş yorumu olarak okunabilir. Bu Skolie’nin özeti, düşüncenin ve ruhun ‘ayrı türden’ maddeciliğini ifade eder (ki bu Spinozayı hem idealizmden hem de nominalizmden ayıran onun temel maddeci duruşudur): insanlarda bedenin duygulanımlarının ürünü olmayan hiçbir şey meydana gelmez. İnsan bedenle düşünmez fakat beden içinde düşünür. Beden zihin yoluyla değil fakat başka bedenler yoluyla hareket eder. Bu çerçevede zihin/düşünce bedenin genişletmeleridir (extensions). Bataille’in bir saptamasını bir Godard filminden aktarıyorum; “Bir şey düşünüyorum, bir şey düşünmeye başladığımda başka bir şey düşünüyorum. Bir şey düşünmenin yolu başka bir şey düşünmekten geçer.” Dolayısıyla Althusser’de bir ideoloji teorisi vardır fakat Hegel’in tanımladığı (ya da Kant’ın’ inşa ettiği) anlamda “özgürlük bilinci olarak bir bilen özne”ye bağlı bir bilgi teorisi (epistemoloji) yoktur. A. Negri’nin tespit ve ifade ettiği (A. Negri, 2005:297) gibi, böyle ‘özgürlüğün zorunluluğu olarak bilen özne’ Spinoza’da, ve Althusser’in karşılaşma maddeciliğinin referansı olan Marx’ta da yoktur. Althusser’in sürekli Marx ve Spinoza isimlerini (daha sonra bunlara Machiavelli’i de katar) tekrarlayıp durmasının altında yatan şey, yolu yaşam maddeciliğine çıkacak olan bir maddeciliği bu isimlerde bulmuş olmasıdır. Bireysellik sorununun (bu oldukça kapsamlı konunun) demokrasi ya da komünizm bağlamındaki çözümü noktasında Ranciere’in öznelleşme dispozitifi ve J.Luc Nancy’nin (2000) tekil-çoğul çözümlemesi gibi katkıları adres vererek, tekrar felsefe ideoloji ilişkisine dönelim.

11. İdeolojinin işlevi. Althusser Marks’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’sının 1859 ‘Önsöz’üne (Marx, 1976: 23-28) başvurur. Orada Marx insanları iradelerinden ve bilinçlerinden bağımsız olarak ideolojilerin etkisi altında eyledikleri ve yaşadıklarından söz eder. Marks’a göre insanların maddi varoluş koşullarına tekabül eden üstyapıda ahlaki ideoloji, hukuksal ideoloji, estetik ve dinsel ideolojiyle birlikte felsefi ideoloji bulunmaktadır. Althusser, F.N.’de felsefe yoluyla felsefenin nihai olarak çeşitli ideoloji pratiklerinin egemen ideolojinin boyunduruğu altında sürekli bir araya getirilmesi, “Birleştirilmesi” işiyle iştigal ettiğini birkaç kez vurgular. Pratiklerin uzağında bir görüntü veren felsefe, tam tersine çok özgül bir biçimde pratikler üzerinde edimseldir : “o gerçek, somut pratikler üzerinde -örneğin, bilimsel, politik, sanatsal ve hatta psikanaliz gibi kültürel pratikler üzerinde- ideolojiler yoluyla eylemde bulunur. Ve bu pratikleri yansıtan ve hatta onları belirli bir doğrultuda yönlendiren ideolojileri dönüştürdüğü ölçüde bu pratikler, toplumsal ilişkilerdeki değişimler ve devrimlere bağımlı tarzları içinde dönüşebilirler”(F.N. 280). Bu noktayı somutlaştırmak üzere, egemen/burjuva ideolojisinin iki aşamasını on yedinci yüzyıl Fransız akılcılığının (kartezyenizm) ve onu izleyen aydınlanma felsefesinin oluşturduğunu hatırlayalım. En azından içinde bulunduğumuz post-çağ’a kadar felsefe (felsefenin maddi varoluş koşullarını oluşturan, üniversiteler, akademisyenler ve tüm entelektüel faaliyet alanları yoluyla) tam da bu işlevi, yani tüm pratik ideolojileri egemen ideolojinin boyunduruğu altında birleştirme işleviyle çalışan bir deneyim alanı sunmuştur. Modernizme hakim olan bu deneyim alanı 19. yüzyıl sonlarından itibaren akılcılık ve aydınlanma zemininde evrimci bir tarih felsefesine dönen pozitivizmdir. Günümüz post-çağda ise bunun yerini tedricen mutabakatçı ‘hak’ felsefesinin aldığına ileride değineceğiz. Felsefenin ideolojinin çekirdeği olmasından ve tüm ideolojiler için bir laboratuar oluşturmasından kastedilen budur. “Geçmişte din bu birleştirici rolü oynuyordu: hatta daha önce de, ilkel toplumların mitleri aynı işi yapıyordu. Din bizzat, dünyanın yaratılışı, tanrının varlığı gibi büyük (ideolojik) ve çekişmeli fikirleri, iktidardaki sınıfların egemenliklerini sağlamak için gerek duydukları birleşik bir ideoloji oluşturtma yoluyla ideolojilere tekabül etmek üzere ve tüm insan faaliyetlerini düzene sokmak için kullandı” (F.N. 279). ‘Tekbiiir’ çağrısı ve ‘Allah-u Ekber’ nidalarıyla kitlesel uyruklaşmanın günümüzdeki en popüler örneği olan İslam dini, çağırma mekanizmasının (Büyük Öteki özelindeki) en özgün ve en yanlışlanamaz örneğidir. Sonuç olarak, pratik ideolojileri Birleştiren ve yerlerine dağıtan iki büyük teori pratiği ile karşı karşıyayız, felsefe (yani felsefe yoluyla felsefe) ve Din. Her ikisinin de toplumsal pratikler üzerindeki işleyişi ideolojiler temelindedir, ideolojiler yoluyladır. Felsefenin modern dünyada, dinin ise günümüzün postmodern dünyasında başat olduğunu söylemeye gerek yok. Başatlıktan, toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde ötekinin bir ‘öge’ olarak varlığını sürdürdüğü ancak yok olmadığını anlıyorum. İkisi de aynı hedefe yönelik çalışır ancak günümüzde hakim pozisyon ‘yer değiştirmiştir’ hepsi o kadar. Bu aslında, asıl düşman (materyalizm) söz konusu olduğunda felsefe ve dinin aralarında ittifak kurmayı makul ve mümkün kılan bir pozisyondur. Örneğin felsefe ilahiyat ve ahlaktan mürekkep bir hal alabilir. Ya da din kendini dayatmaktan çok, çeşitli pratik ideolojileri (eğitim, hukuk, demokrasi vb.) emme yeteneğini geliştirebilir. Bu başatlıktaki ‘yer değiştirme’, meşruiyetin kaynağının modern dönemdeki adresi olan ‘Halk’ın yanında tekrar (fakat farklı, Marx’ın 18. Brumaire’in açılış paragrafında işaret ettiği türden bir ‘tekrar’dır bu) aşkın gösterenler ya da kutsal yasa düşüncelerinin mutlak tabiyet düzenekleri yaratmaya başladığı bir döneme girildiğini gösterir. Bu bağlamda, felsefi/dini ideolojilerin (kısaca, egemen ideolojilerin) bireyi öznelleştiren ya da boyun eğdiren üç temel biçimini şöyle özetleyebiliriz. Bu özetlemenin kâh modern kâh post-çağ içinde kalan göndermelere sahip olması, çağsal geçişlerin iç içeliğinin ve hatta çoğu kez aynı anda aynı yerdeliklerinin doğal bir sonucu olduğunu hatırlatmak isterim. Bu yüzden anlama tarzı ile açıklama tarzı birbirinden kesin hatlarla hem ayrılamaz hem de örtüşemez. Bu ayrım pratiktir.

12. Egemen ideolojinin birinci biçimi, yukarıda söz ettiğimiz üzere, Althusser’in temellendirdiği biçimiyle bizzat kendisidir. Yani, esas olarak 19. yüzyılda kristalize olan ve dinle arasına bir şekilde (sekülarizmin tarihi!) ayrım koymaya çalışan felsefi ideoloji. Onun moderne özgü içeriği, genel olarak bireyin eyleme tarzını, dinin ‘yerini alan’ mitik ve tinselci formlar içindeki düşünceyle uyumlu ve tutarlı kılan fikirler ve temsillerden oluşur: İnsanlık, İlerleme, Bilim, Mülkiyet, Aile, Ulus. Egemen ideolojinin bu (felsefi) biçimi altındaki temel karakteristiği, yerini almaya çalıştığı ya da sözde aldığı teolojiye alternatif olmak üzere, aşkın (metafizik) bir gerçekliği talep eden soyut fikirlerle konuşabilen bir söylem inşa etme çabasının kaçınılmaz çelişkili yapısıdır. Onun bu ‘teolojik politik’ çelişkisini -en öğretici, biçimde- yakalayan ve çok güçlü radikal muhafazakar bir eleştiriye tabi tutan kişi Carl Schmitt’tir (bkz. 2005, 2006). Schmitt’in eleştirilerinin en önemli sonuçlarından biri felsefe ideolojisinin doğasını aydınlatır; sürekli bir yerini alma çabasının boşunalığı. Başka deyişle modern felsefi tezlerin tüm metafizik çabaya rağmen teolojik bir doğayı cisimleştirmesi. Günümüzde ise felsefi ideoloji, her ne kadar pozitivist ilerlemeye dair akılcı bir inancı kısmen korusa da, yerini tedricen neo liberal hak felsefelerinin (j. Rawls, J. Habermas vb) evrenselci-ahlakçı bir tertibat içindeki mutabakatçılığına, başka deyişle aklın kamusal kullanımını manipüle eden bir felsefi ideolojiye bırakmış durumdadır. Egemen ideolojinin bu formunun en büyük başarılarından biri, bireylerin mevcut egemenliğin simgesel çekim alanında kalarak, yani ‘insanlık’ ‘demokrasi’, ‘ahlak’, ‘vicdan’ gibi felsefi kategorilere dayanarak, üstelik şiddete ve totalitarizme karşı çıkıyormuş görüntüsü altında, (bunun en uç sınırdaki örneği küresel güçlerin, (BM’in) ‘insani müdahale’ gerekçesidir), küresel/yerel iktidarın totalitarizmini sürekli -demokrasi adı altında- üreten bir yaşam tarzının mümkün ve istenir olduğunu öğrenmelerini sağlamaktır.

13. Egemen ideolojinin ikinci biçimi, pratik ideolojileri ve onlara tekabül eden tüm toplumsal farkları kendi buyruğu altında Birleştirme çabası olarak toplumsal alanın tekörnekliği (homojenliği) iddiasına sahip totaliter ideolojiyi tanımlar. Totalitarizm çalışmalarıyla ünlü C.Lefort’a başvurursak (Lefort, 1986 :276-91), totaliter ideolojideki tekörnekleştirmenin anahtar unsuru “Bir” olarak ‘Halk’ tasarımıdır. Öte yandan Ranciere’in Uyuşmazlık’ta tartıştığı sayılmayanların türeyimsel adı olarak ‘halk’ (demos), ‘demokratik politika’nın simgesel bütünlük ilkesidir. Burada simgesel ‘bütün’ demokrasinin toplumdaki bölünme hatları boyunca oluşan farklılıkların tanınmasını içeren karmaşıklığın birliği olarak bütündür. Ranciere için, demokrasi son kertede ‘Halk’ (demos) adındaki simgesel bütün ile fiili bölünmeler arasındaki zıtlığın sürekli uyuşmazlığının adıdır. C. Lefort ise simgesel birlik olarak halkı, moderndeki popüler egemenliğin ‘boş yeri’ olarak tanımlar. Egemenliğin meşruiyeti halktır, o halktan südur eder ve aynı anda ‘hiç kimse’yi temsil eder (kimlik ya da farklılığın talepleri, ancak herkes ya da hiç kimse adına savunuldukları sürece demokratik taleplerdir). Lefort için ‘egemenliğin boş yeri olarak halk’ her tür demokrasi için temeldir. Ve demokraside kamusal yönetim bu boş yeri temellük etmeyi istemez ve talep etmez. Başta Rousseau olmak üzere tüm toplum sözleşmesi kuramlarında ‘halk’, popüler egemenliğin bu ‘boş yeri’nde ikamet eden ‘yurttaş özne’ye işaret eder. Lefort totaliter ideolojiyi ancak herhangi bir tiran, despot, diktatör türünden figürlerle düşünmeyi geride bıraktıktan sonra kavramanın mümkün olduğu noktasında ısrarlıdır. Totaliter ideoloji, toplumu iktidar yoluyla ve aracılığıyla kavrayan ve halk, rejim ve iktidar özdeşliğini fiili kılan bir partinin toplumsal alanı tekörnekleştirme (homojenleştirme) ideolojisidir. Daha önce burjuva partilerin rekabet ettikleri egemenliğin boş yerinin böyle bir parti tarafından ele geçirilmesi halinde iktidar ‘boş yer’ olmayı durdurur ve verili bir gerçeklik olarak, her tür toplumsal bölünmeyi silmek ve sivil toplumu devlet içine emmek yoluyla, (‘politik haklar’ yerine Büyük Ötekinin lütfu, ihsanı, bağış ve yardımını koymak yoluyla) ekonomi, hukuk, bilgi vb. uzamları kendisine tabi kılan totaliter bir yapıya dönüşür. Toplumdaki çeşitli ‘biz’ biçimlerini bir tek ‘Biz’ içinde eriten (aksi halde “Bir” olarak Halk’a ulaşamaz) iktidar- toplum özdeşliği, parti-devlet özdeşliği biçiminde cisimleşir ve o noktada artık “yurttaş” çözülür ve demokrasi totalitarizme dönüşür. Böyle tekörnek bir toplum tasarımına sahip totaliter ideoloji (tekörnekliğin arkesi aşkın ya da metafizik bir Büyük Öteki tarafından onaylandığı için meşrudur) ‘Bir’ olarak Halk imgesini sağlayabilmek için bir ‘düşman’a ihtiyaç duyar. Düşman tanımı ‘Bir’ olarak ‘Halk’ kimliğinin kurucusudur. Düşman, toplumun fiili bölünme hatları, -sömüren sömürülen, tahakküm eden tabi olan, cinsiyet vb. bölünme hatları- boyunca tekörnekleşmeye direnenlerdir. Tüm fiili bölünmeleri ve farklılıkları yadsıyan totaliter mekanizma, halkı devletle, devleti iktidarla, iktidarı partiyle ve partiyi liderle özdeşleştirmek yoluyla, iktidarın etkilerini ve şiddetini toplumun tüm hücrelerine dek yaygınlaştırır. Bu yüzden totaliter ideolojinin en önemli unsuru örgütlenme düşüncesidir. Örgütlenmenin önemi, tekörnek toplum yasasını sabote etme ya da dağıtması olası unsurların yarattığı, istikrarsızlık, kaos, bölünme tehdidi ve düşüncesini varsayar (bu unsurlar genelde provakatörler, sabotörler, terörister, bölücüler, eski düzen savunucusu statükocular, eşcinseller, komünistler vb. türünden adlarla anılan ‘yabancılar’ ya da ‘dışarıdakiler’dir). Ve giderek, iktidarın bu bakış açısı, toplumsal gerçekliğin ayrıntılarının bütün bilgisine sahip olan yargının ve polisin bakış açısı haline gelir. Böylece bir yandan devlet aygıtının uzuvlarını hem yerinden edip hem de aynı anda bu uzuvların her noktasına nüfuz ederken (ki onları iktidar için yalnızca bir fasad olarak kullanır), öte yandan totaliter doğasının ifadesi olan kendi biçiminden ayrı gibi görünen, fakat aslında özde, “Bir” içinde birleşmiş olacak şekilde, -tamamen toplumsal olan, yani politik-olmayan ilişkilerin özerkliğini ve özgüllüğünü- simüle eden yüzlerce ve binlerce mikro beden üretir. Ticari birliklerin bütün türleri, yardım grupları, uzmanlık dernek ve birlikleri, farklı ‘nüfus’lara yönelik kültürel gruplar, gençlik, çocuklar, kadınlar, gazeteci-yazar çevreleri, sanatçılar, bilimciler, akademisyenler, büyük Ötekinin norm ve değerlerinin dolaşımını kuran tüm ‘kolektiflerin’ bütün ağ örgütlenmeleri. Bu kolektiflerin her birinde, “Bir” toplumsal kimlik (‘ortak kişilik’) ve onun teminatı olan bir liderlik imgesi, faal, iyi ve hakim bir organizasyon imgesi yeniden ve yeniden yaratılır; her birinde, ‘provakatörleri’, ‘sabotörleri’ ve ‘sapkınları’ ortadan kaldırma mekanizması yeniden ve yeniden düzenlenir. Ve bu olguyla birlikte, bir kolektifi yerelleşmiş uzamı dışında konumlayan, bireysel, beklenmedik, bilinmeyen inisiyatifleri ifade edebilen herhangi bir toplumsal ilişki, herhangi bir değişim, herhangi bir iletişim, herhangi bir rekasiyon derhal hedef haline gelir. Bireylerin meşru gruplar ve ortamlar içinde birleşme çalışması özgür bir biçimde inşa olan ilişkileri parçalama çalışmasına tekabül eder. Başka deyişle yapay bir toplumsallaşma çalışması doğal toplumsallaşma biçimlerinin imhasına tekabül eder (Lefort, 1986:276-91). C. Lefort’un analizlerinin, egemen ideolojinin, toplumsal farkları ‘Bir’ olarak ‘Halk’ (doğum yeri ya da biyolojik kökeniyle tanımlanmış etnik halk) işçi sınıfının evrensel çözülmesi olarak Proletarya ya da ‘kutsal’ büyük Öteki olarak Tanrı altında Birleştirme çabasının, rejimin demokrasiden totalitarizme dönüşme mekanizmasını açıklıkla ifade etmesi açısından öğretici değeri yadsınamaz. Bu anlamda totaliter ideoloji hem modern tolumun politik doğasındaki bu dönüşümle ilgilidir hem de günümüzde, A.Heller’in dediği gibi, totalitarizm, “moderniteye alternatif politik bir cevap olarak ortaya çıkmıştır” (Heller, 1992: 349).

hç.

not: kaynakça sonraki bölümde

11 Şubat 2011 Cuma

İsyan, Muhalefet ve Demokrasi


‘Kötü’ bir geçmiş ya da ‘iyi’ bir gelecek yoktur; zamanın masası boştur ve zarlar oraya düşmektedir. Kaç geleceğinin (zorunluluğun) nedeni, zarın tesadüfi (aleatory) düşüşünden başka bir şey değildir. Bir Büyük Öteki’nin uyruğu olmadıkça, kimse kalkıp ben önceden şunu düşündüm ve düşündüğüm şey de gerçekleşti diyemez. Çünkü güç (power) ve duyu (sense), zarların zamanın masasına düşmesinden önce yoktur. Zarlar (bedenler) zamanın masasında karşılaştıklarında, kaderlerini yaşamaya başladıklarında yani, nedenlerini de doğururlar, ruhlarını da (şiirlerini de); öncesinde ne neden vardır, ne de şiir. Öncesinde olan tek şey, yüklemsiz bir tekilliktir; bir yakınlaşma ve uzaklaşma kapasitesi.

Tunus İsyanı

‘Demokrasi’ ve totalitarizm arasındaki belirsiz ve bulanık sınırın tümüyle ortadan kalkması karşısında, Tunus’lu bilgisayar mühendisi ve işsiz, seyyar satıcı Muhammed Bouazizi’nin zihni ve bedeni 17 Aralık 2010’da dayanma limitlerini tüketiyor ve kendini yakıyor. Ve bu Olay, izleyen günlerde Tunus sokaklarını (giderek Mısır’ı ve bölgeyi) isyanın mekânına çeviriyor. Bouazizi için dayanılmaz hale gelen şey, işsizlik, aşağılanma ve yoksulluktur. Bizim burada bu üç sözcüğe sıkıştırıverdiğimiz hayat, küresel sermayenin ve kurumlarının 23 yıldır yönettiği Bin Ali adındaki bir despot ve onun akraba ve tanıdıklar oligarşisinin, ekonomik ve politik bir zulme mahkum ettiği milyonlarca insanın hayatıdır. Ve bu yüzden, Bouazizi’nin kendi varlığını içinde hiçlediği ateş; korku, aşağılanma ve açlığa karşı Tunus yoksullarını sarıp sarmalayan isyanın Ateşine dönüşmekte gecikmemiştir. İsyan değerini kendinden alır, endeksi, referansı yoktur, bir onur ve haysiyet zamanının dolaysızlığı içinde tekilin varoluşunu evrensele açtığı bir sonsuzluk ufkudur. J-L.Nancy’nin dediği gibi, “isyanın meşruiyeti mutlaktır”1 ve ortağın yegane varoluş uğrağıdır. K.Marx’ın ‘emek, yaşayan, biçim veren ateştir’2 derken anlattığı anlamda isyan Ateşi, yayılan, kapıp kavrayan, kuşatan yeniden biçimleyen hakikattir. Ateşin kendisi yeni bir biçime yol açar ya da açmaz ve sonunda söner. Fakat bir ethos olarak İsyan Ateşi (hakikat) insanı sonsuza açan, Varlığını, insan olmayı ve dünyada olmayı ölümsüz kılan sonsuz bir ilhamın adresidir. Bu sonsuz, tüm diğer sonlu isyan ve muhalefet eylemlerinde infilak eder, sonsuzun sonluya düştüğü kayıttır bu. Musa’nın sonlu taş tabletine sonsuz yasa nasıl kayıtlıysa, isyanın sonsuzluğu da her tür sonlu varolma eylemine öyle kayıtlıdır. Toplumsal bir devrim eyleminden, en tekil protesto eylemine kadar hakkolmuş, mutlak bir kayıt. Demokrasi tüm referansını, tüm ruhunu bu kayıttan alır, (politika dahil) başka hiçbir yerden değil. Bu yazıda esas olarak bu temayla uğraşacağım.

Tunus’ta 14 Ocak 2011 de başlayan ve demokrasi talebini cisimleştiren halk ayaklanması, imparatorluk mekanizması ve onun yerel despotları eliyle işleyen küresel çağın anlamını deşifre eden bir Olaydır. Çünkü bu ayaklanmada meydanlarda yeşil cihad sancağını açmış “tekbiiir: Allahu ekber” diye kükreyen kitleler yoktu. Doğrusu ya Anglo Amerikan dünya böyle bir manzara görmeyi gerçekten de isterdi. Çünkü bugüne kadar Ortadoğu’yu İslamcı despotlar eliyle dizayn etmeleri oldukça kolay ve sorunsuz yürüdü. Ancak Tunus’ta ya da başka yerlerde yediği bu küçük gollerin hesabını yaparken karşı takımın kalesinin olmadığının gayet farkında olduğunu da biz bilelim, yani topa vurması yeter; heryergolyer. Aynı şekilde, meydanlarda komünist partisinin ya da sendikaların örgütlülüğü içinde kızıl bayraklar altında dalgalanan kitleler, ya da etnik bir kimliğin flamalarıyla dalgalanan öfke seli de yoktu. Bugüne dek tanıdık olan simgelerin ve ritüellerin yokluğu ister istemez ilk bakışta ayaklanmanın anlamına dair bir soru yaratır. Anlam, bir noktada TV’lerde yer alan ayaklanma görüntüleri esnasında kameranın yakaladığı işsizlerin haykırışına sıkışmış gibidir; (21 ocak Tunus) arkada polisle çatışmaların göründüğü bir fonda kameraya yanıt veren bir işsiz “yolsuzluğun sona ermesini istiyoruz, çünkü işe ihtiyacımız var, yolsuzluk bitmeden iş bulamayız” (spiker’in çevirisi). Başka bir görüntü Bin Ali’nin parti binasını kuşatan kalabalık ellerindeki kartları havaya kaldırarak bağırıyor, CNN spikeri soruyor, “nüfus cüzdanlarını niye gösteriyorlar, ne istiyorlar?” Alandan yayın yapan spiker –kamera, havada sallanan yüzlerce kartı gösterirken- yanıtlıyor; “onlar nüfus cüzdanı değil, işsizlik kartları, işsiz olduklarını ve iş istediklerini söylüyorlar”. Meydanlarda, sokaklarda dalgalanan, yeşil sancaklar, kızıl bayraklar, kimlik flamaları değil, işsizlik kartlarıdır. Bu olgunun yeniliğine dikkat çekmek istiyorum. Bu isyan, önceden varsayılan bir politikayı doğrulamak adına yapılmış bir eylem değildir. İşsizlik kartlarının, yoksulluğun ve yoksunluğun bedenine tahakküm eden emperyal düzenin işleyişini (bir süre için bile olsa) kesen, hatta iptal eden politik bir eylemdir. İsyan ancak, mevcut işleyişi ilga edebildiği ölçüde ve sürece devrimdir. Aynı anda demokrasinin en özgün tanımında içerili olan halkın gücünün ve iktidarının politikası olarak demokratik bir eylemdir. Kurum olarak, politika olarak, rejim olarak vb. değil, duyu olarak demokratik bir eylemdir. Özetle, bütün şerhler bir yana, imparatorluğa karşı yoksulların ve aşağılananların bu isyanı Spartaküs’ün ruhunun bedeni olan yüklemsiz tekilleri, politika ve demokrasinin en özgün en sarih referansı haline getirmiştir.

Bouazizi Kimdir?

Örneğin mevcut üç düzen biçimini betimleyelim, ilki hukuksuz düzen, yani her tür totaliter gücün örgütlülüğü olarak diktatörlük, ikincisi tanrısal düzen; yasanın ilahlaştırılmasıyla oluşan tanrı buyruğuna tabi bir hayat ve üçüncüsü hukuk düzeni; insanın kendini kendi emrinin uyruğu kıldığı sözleşmenin geçerlilik kazanması yoluyla düzenlediği hayat. Bu üç düzenin duruma ve sürece göre birbiri içinde olabildiği gibi (örn. Tunus bir yandan parlamenter bir başkanlık sistemi, fakat aynı anda bir diktatörlük idi vb.) birbirine evrildiğinin de görüldüğü fakat yine de toplumun biçimsel olarak birinin hakimiyeti altında örgütlendiği (dolayısıyla bizi çoğunlukla belirsiz ve bulanık bir demokrasi ve politika kavrayışına mahkum ettiği) bilinen ve tanıdık bir olgu. İsyan eylemine bu olgu zemininde kalarak bakmak, teolojik-politik3 bir çerçevenin, yani mevcut politik ezberlerin içinden bakmak demektir. Çünkü Bouazizi’nin kendini yakma eylemi, insanı, hayatı, toplumu, evreni, vs. anlamak ve tanımlamak için kullandığımız Kavramın üzerindeki giysileri çıkarıp, onu çırılçıplak bırakmıştır. Hiçbir ekonomik-politik vesair analiz, bir insanın kendi varlığını radikal olarak hiçlemesini anlatamaz, koşullarını belki anlatır, fakat Olayı anlatamaz, akıl öyle her şeye hükmedebilen bir kadir-i mutlak değildir. Çünkü Bouazizi, kavramların anlamlarından soyulduğu yani tüm düşünme biçimlerinin içeriksiz, hükümsüz ve aciz kaldığı bir an’a işaret eder. Onun, kendi tekilliğini bu mutlak nihilleyişi; bizzat Varlığın hiçlenişi anlamında tözseldir. O bizi ‘o an’a taşır ve kavramlarla yeniden çalışabilmek için yeni bir düşünme rejimi oluşturma zorunluluğuyla baş başa bırakır. Tam da bu noktadan bakarak sorabiliriz; bu isyanın ruhu olan Bouazizi (isyanın yüklemsiz öznesi) kimdir? O, haksızlıkları, zorbalığı ve sömürüyü temsil ettiği kadar eşanlı olarak sahtekarca insan haklarının evrenselliğini de temsil eden piyasa toplumunda, herhangi bir amaçtan, mülkiyetten hatta kimlikten (etnik ya da yurttaş kimliğinden) yoksun, topluma uzak ve “yabancılaşmış” bir alt-insandır. Salt hayatta kalmaya indirgenmiş, hukuk tarafından terk edilmiş, piyasa tarafından serbest bırakılmış (özgür!), atık ve yoksullar kitlesi içinden bir işsiz. O halde küreselleşmeye karşı demokrasi mücadelesinin öznelerinin yüklemsiz olduğunu söylerken, onların Kürt, Türk, Arap, İngiliz, Rus vb. olmadıklarını Hıristiyan, Müslüman, Katolik, Şia vb. olmadıklarını, Antepli, Malatyalı, Kütahyalı, Kahireli, Atina’lı vb. de olmadıklarını, onları tanımlayacak hiçbir yüklemin bulunmadığını, bütün yüklemlerden önce geldiklerini söylemiş oluyoruz. Onlar ‘çokluk’tur. Ortaklıkta olmaya yazgılı ‘çokluk’. Geçmiş ezberlere dayanarak isyanın failini, kimlikle, emekle, dinle, vb. tanımlamaya kalkmak teolojik politik (modern) bir yanılgıdır. Bu küreselleşmeye karşı çokluğun, yoksulluğun ayaklanışıdır ve Türkiye solu bu olguya oldukça yabancıdır, çünkü küreselleşme karşıtı vizyonu ve algısı eksiktir (örneğin bu vizyon eksikliği onu önce ‘cumhuriyet mitinglerinde, ‘endişeli bir eleştirmen’ olmaya sevk etmiş, 2010 ocağında ise, Tekel işçilerinin eylemine ancak duygusal bir yardımlaşma statüsünde kalmaya mahkum etmiştir. Dolayısıyla Cumhuriyet Mitingleri, “yaşam biçimine itiraz” potansiyelini gerçekleştiremeden (üstelik bugün o itirazın ne denli haklı bir noktaya geldiği görülüyor), Tekel eylemi de gidebileceği ufkun zerresine bile ulaşamadan, ya da politik kapasitesinin yüzde birini bile gerçekleştiremeden bitmiştir. Aynı solun bugün Arap isyanları hakkında heyecanla konuşuyor olmasının, önceki bu iki deneyimden farklı sonuçlara ulaşmasını umalım.)

İsyan (ya da genelde ‘muhalif eylem’) ancak çokluğu düşünme tarzı içinde ve üç açıdan okunabilir? Birincisi isyanın kendisi bir ‘çokluk’ deneyimidir. İkincisi, halkın politik iktidarı olarak doğrudan demokrasi tanımına içkin bir eylemdir. Üçüncüsü negatif teoloji olarak bir paradokstur. Bu üçlüyü aynı kombinezon içinde şöyle anlamaya çalışabiliriz. Bir’in birliği (özne) metafiziği temel bir sorun (geçelim! ancak bu geçiş onun zorunlu olmayan bir karşılaşmanın -isyan anının- yüklemsiz tekili olduğunu anlama görevini ortadan kaldırmaz), fakat, ontolojik temelde bir’in ‘bir’liği iki’ye bağlıdır. Dünyada olma ya da fırlatılma, ‘ortak’ta olma, ‘ortağa fırlatılma’dır. Biz her şeyden önce, hiçbir şeye ait olmaksızın salt ‘ortak’a aitiz, politik, etnik, kültürel bütün aidiyetler bunun sonrasındadır. Bir ‘ben’se, İki ‘sen’dir, İki çokluktur. Fakat çokluğu düşünmenin en temel sorunu şudur: ‘çokluğun’ birliği nasıl düşünülebilir ya da bu birlik hangi ‘ölçü’ ile sağlanır? Yani, bir an için, bir’i kendine yeterli, özerk özne olarak düşünürsek, bir’in birliğini ‘aynılık ya da özdeşlik’le düşünmüş oluruz, oysa çokluğun birliği ancak farklılık temelinde, farkların birliği olarak düşünülebilir. Bir’in ‘Bir’liğinin mevcudiyeti düşünümsel (reflexive) ve kurgusaldır (speculative). Oysa çokluğun birliğinin Varlığı duyusaldır (sense). Duyu, farklılığın türeyimsel (generique) koşuludur. Bu yüzden birlikteliğin tahayyülü asla sadece aklın ya da bir özün, bir tözün vb. ürünü olamaz. Ontoloji her zaman duyuyu (isyanı, istenci, özgürlüğü) ima eder. Kısaca çokluk ontoljik bir temelde, duyuyla düşünülebilir. Fakat aynı anda akıl, çokluğa (ortaklıkta olmaya) bir ölçü arayışından da geri durmaz; tüm politik tasarımlar bu ölçü (adalet) arayışı kütüğüne kayıtlıdır. Fakat aklın bütün serüveni (ısrarla tekrarlanmalı, ‘bütün serüveni’) gelip ‘ölçü’nün yani adaletin ‘ölçülemezliği’ ile sonuçlanır. O halde isyan duyusunun tutunabileceği ya da aynı anlama gelmek üzere ayaklanan bedenin kendini var edebildiği anlamına gelen her politik biçim, her seçenek, ölçü arayışının ölçülemezliğinden başka hiçbir şeyle karşılaşamaz. Bu durumda, her halükârda mevcut ezberler ya da mottolar (özgürlük eşitlik, insanlık ya da kimlik ya da halk vb...) çözüm diye ortaya çıkar, herkes kendi ölçüsünü, -aslında ölçülemez olan- ölçü diye sunar ve isyanın nedeni çözüm olur çıkar. Çünkü mottolar ‘politik’ değil, metafiziktir. Örn İnsan, politik bir kavram değildir. Örn, eşitlik, isyan kendi yüklemsiz öznesini eşitliğin sonsuza açıldığı yere -sonsuz eşitlik eşiğine- (örneğin, Tunus sokaklarına) dek getirir bırakır, ötesi politikanın işidir ama o da ortada yoktur. Eşitliğin sonsuzluğa açıldığı yer olarak sokaklar ve meydanlar isyanın yeridir, fakat politikanın değil, çünkü politika devreye, ancak eşitliğin ihlaliyle,‘eşitsizlik’le kolkola girer vb. Ve politika devreye girdiğinde isyan kırılır (iktidar devreye girdiğinde varoluş duyusu ihlal ve ilga edilir). Bedeli budur.

Halk kavramının ne denli sorunlu bir kavram olduğunu anlamanın en kolay yolu ‘halk nedir?’ sorusunu kişinin kendisine sorması ve yanıt bulmaya çalışmasıdır. J. Ranciere, ‘Uyuşmazlık’ta4 politikanın bir ‘yanlış’tan hareket etmesinin ardında duran nedenin ‘halk’ kavramı olduğunu Antik Yunan’dan itibaren izini sürerek serimleyen olağanüstü bir analiz sunar. Benzer bir yaklaşımı J-L.Nancy’nin The Truth of Democracy’de demokrasinin anlamını tartışırken görürüz. En basit anlamda ‘halk’, politika ve demokrasi dolayımıyla düşünülebilen bir kavramdır. Demokrasi genelde halkın doğrudan ya da ‘Halk’ yoluyla iktidar uygulamasını ifade eder. Buradan hareketle demokrasiyi diğerleri arasında bir politik rejim olarak algılamaya başladığımız andan itibaren, demokrasi, yüzyılların getirdiği bir yorgunluğun ardından iyice bulanıklaşır ve en az ‘halk’ kadar belirsiz ve her derde deva bir kurguya dönüşür. Kâh özgürlüğün ve eşitliğin uzamı, kâh temsili sistem oyunlarının bulanık uzamı içinde demokrasinin ne olduğunu herkes kendi ‘ölçüsü’ meşrebince tanımlar. Bu tuzaklardan ve kurgu canavarından kısmen uzaklaşabilir ve isyan ethos’unu dolayımlayabilirsek belki hem demokrasinin hem de halkın politikayla ilişkisine –ya da politikanın ne olduğuna- dair bir anlayış hattına girebiliriz. Burada önce Nancy’nin analizini (J-L.Nancy, TD, ss. 38-41) izlemekle yetinecek ve daha sonra tartışmaya devam edeceğim.

***

Negatif ve pozitif teolojik-politika

Nancy öncelikle Halk’ın iki yoldan biri içinde anlaşılabileceğinden hareket ediyor (bu ikili anlam, E. Balibar’ın kapsamlı analizindeki5, halkı halk yapan yurttaşın inşası süreci içinde J.J.Rousseau’nun iki halkına, -isyanın halkı ve anayasanın halkı- dayanır). Halkın ilk tanımında o daha çok bir egemenliğe tabi, edilgin ve uyruk konumundadır. Halk burada bir bütünü değil, onun içinde tabi olan, altta olan ve genelde kalabalıklar, yönetilenler ya da avam adıyla bilinen halkın bir parçası (elbette devasa bir cesamet olarak bir parçası) olan halktır. Burada demokrasi bir rejim değil fakat rejime karşı (ya da en azından yönetime karşı) bir ayaklanmadır. Özne ayaklanma yoluyla edilgin konumdan etkin konuma geçer. Fakat Nancy, ayaklanmanın meşruiyetinin bir rejim kurmaya yetmeyeceğini de söyler, “İsyanda demokratlar vardır fakat demokrasi yoktur. İsyan sadece kendi eylemiyle kendi zamanıyla ve yeriyle vardır” İsyanın faili, “niteliği, hukuku, kurumu ya da hatta kimliği olmayan bir sonsuza açılma olarak mutlak bir değer” (TD. 38) önerir. Dolayısıyla isyanda demokratik politika ancak isyanın (ve önerdiği mutlak değerin) kırılmasına, ihlaline dönüşen dönemsel bir politika haline gelir.

Öte yandan halkın ikinci anlamı, halkın kendisini bir halk olarak kurmasıyla ilgilidir. İsyanda halk farklılığın bedeni (çokluk) iken, burada “halk” bir toplumsal gerçekliğin bedeni ve ‘bütün’ü anlamını kazanır. En özgün haliyle Rousseau’nun ‘genel irade’ kavramıyla amaçladığı türdeşleştirici bir halk egemenliği. Fakat aynı anda ‘halk’ burada artık ‘isyanın halkı’ndaki gibi varlıksal değil, tözsel bir kavramdır. “Burada özne-halk bir aktör olarak ya da bir kuvvet olarak değil fakat her şeyden önce bir töz olarak, kendi varoluşunu sadece kendinden hareketle türeten bir gerçeklik olarak onaylanmıştır”(TD. 39). Bu noktada modern düşünce tarihinin iki önerisi olduğunu belirten Nancy için bunlardan ilki, bütüncü bir bakış altında halk egemenliğinin “halkın kendini meydana getirmesi demek olacak bir politikanın meydana getirilmesinin imkansızlığı”na işaret ettiğidir (TD. 39). Rousseau’yu ‘Toplum Sözleşmesi’ ile verdiği hak ve özgürlükleri, göklere çıkardığı ‘Genel İrade’ ile -yasaya boyun eğişle- geri almak zorunda bırakan bir imkânsızlıktır bu. Diğeri ise bütün politik alanı bir varış noktasıyla tanımlayan politikanın tam da bu imkânsızlığı, mecburiyete çeviren çabasıdır; demokrasi sorununun, kendini üreten bir toplumsal varoluşta [komünizm] kaybolup gidecek olan [toplumsal] alanlardan biri olarak, çözülüp kaybolmasıyla çözüme kavuşması [gereksizleşmesi]’dir. (Marx)”(TD. 39). Yani o gün gelene, -devlet ortadan kalkana- kadar demokrasi, diktatörlüğün (iktidarın) bir biçimi olmaya mahkum demektir.

Sonuç olarak Nancy, modernliğin tarihinde olumsuz politika denebilecek iki modalitenin izlendiğini belirtiyor; ilki, isyan, ayaklanma vb.’inde duygu, duyu, kolektivite vb. kısaca Ateş var fakat o Ateşi (ortağın, kollektifin kendini) meydana getirmesini mümkün kılacak bir politika, bir politik iktidar ya da bir egemenlik rejimi yoktur. “Halkın kendini meydana getirmesi demek olacak bir politikanın meydana getirilmesinin imkansızlığı”na mahkum olan isyanın halkı “tekil biçimlenmelerin politik dağılmışlığı ve dönemselliği” içinde kırılır ve dağılır. Bu dağılma daha çok demokratik parlamenter kurumlara katılmaktan imtina biçimlerinde somutlanır (Marx’ın Paris Komünü eleştirisi!). İkincisi, “demokrasinin özünü cisimleştirmenin ya da bu özün şeklini temsil etmenin imkânsızlığı” yani ‘bütün’ olarak, ‘töz’ olarak halk egemenliğinin imkânsızlığı ve yanı sıra, bu imkânsızlığa “demokratik olarak” açılmaya mahkum başka (vakti gelince! gereksiz olacak) bir demokrasi düşüncesi. Her iki durumda da politika, aslında açıkça bir kimlik ve projenin ya da doğa ve yazgının uyruklaştırıcı birliği olarak politikanın “halk” (sınıf, kimlik vb.) gibi bir şey adına, kendini ilgaya mecbur olduğu anlamda bir gerileme (retrait) biçiminde onaylanmıştır (TD. 39). Politika’daki bu gerileme, bir ekonomik ve yönetsel oligarşinin tahakkümünü ‘halk’ adına, ‘millet iradesi’ adına kutsama biçimini alır. Ya da tek, bütün bir ‘halk egemenliğinin imkansızlığı nedeniyle ulus-devlet imkansızlığının devlet-ulus olarak tezahür edişi politikanın kayboluşu anlamına gelir. “Bu bir negatif teoloji modelidir, ve aslında, burada teolojik politika olarak politika, sadece ve basitçe ters yüz edilmiş olan şeye işaret etmenin bir tarzıdır. Böylece soru şu şekilde formüle edilebilir: devrimler teolojik-politik aşkınlığın işaretini tersyüz etmekten başka bir şey yapmaya kadir midir?” (TD. 39) Tersyüz etme; tanrı iradesi yerini halk (millet) iradesinin alması, ya da her şeye kadir ‘Tanrı’nın yerini her şeye kadir ‘kanun koyucu’nun almasıdır. Bunun proletarya versiyonları da aynı prosedürü izler.

Bir ‘bütün’ ya da bir ‘töz’ olarak tanımlanan halkın egemenliğinin imkansızlığı ya da demokrasinin özünü cisimleştirmenin imkansızlığı politikanın gerileyişi içinde nasıl bir negatif teolojiye işaret ediyorsa, bunun tam tersine, topluluğun içselliğinin ya da öznelliğinin bu kez devletin kimliklendirici ve uyruklaştırıcı rolünü benimsemesi, tam da bu olumsuzluğun yerini alan pozitif bir teolojiyi inşa eder. Fakat burada teolojik politika kimliğe ya da uyrukluğa içkindir ve onu olumlar. Politika burada artık imkânsız egemenliğin değil, halkın kaderi ve kimliğinden sorumlu bir mümkünün adıdır. “Böylece demokrasi meselesinin şu şekilde özetlenebilir olduğu görülür: demokrasi sözcüğü nihai olarak negatif aşkın ya da pozitif içkin başkalaşımlar aracılığıyla ‘teolojik-politika’nın (siyasi ilahiyatın) yeniden biçimlenişine mi işaret eder, yoksa teolojik-politikayla gerçek bir kopuşa mı işaret eder? (Genel olarak belirtmek gerekirse bu modernitenin anlamı ya da özü üzerine bir tartışmadır.)” (TD. 40).

Bu durumda görev, demokrasinin imhası ya da onun belirsizliğini mükemmelleştirmek değil, teolojik-politika’dan kopuştur. Ancak bu “kopuş”, her şeyden önce “modernite” (ya da post-modernite denen şey) hakkında karar vermek demektir. Ve bu karar beraberinde politikanın yeri, bağları ve doğası hakkında bir karar vermeyi gerektirecektir. Politika halâ teolojik-politik himaye (ya da basitçe bugün “politika” denen şey) altında mı düşünülmeli? Yoksa (özsel, tözsel ve uyruklaştırıcı) “politika”nın temelde gerileyişi ya da geri çekilmesiyle ilişki içinde mi düşünülmeli?” (s. 41)

Nancy, bu noktadan sonra demokrasiyi, politikanın - bir vazgeçiş olarak değil fakat, ortaklığın bir birlikte olma olduğu her durumu, her olayı yeniden izleme anlamında- geri çekilişiyle ilişki içinde düşünmek gerektiği seçeneğini onaylar. Bu gerileyiş içinde politika artık ortağın yazgısı ve kimliğinin sorumlusu değildir, o sadece -sonsuz olsa bile- adaleti düzenlemenin sorumlusudur ve bu yüzden güçle-iktidarla ilgilidir. Öte yandan Ortak, varlığını her an oyuna sokar, bu yüzden duyuyla, duygulanımla ilgilidir. İktidar ve duyu; biri diğerini kesinlikle dışlayamaz, ancak her ikisi de yek diğerinin yerini alamaz (TD .41).

***

Paradokslar

Şimdi tam bu noktada tartışmaya -Tunus isyanına- dönersek, eğer iktidar ve duyu birbirlerini hem dışlamıyor hem de birbirlerinin yerine geçemiyorsa, İsyanın meşruiyeti ile değil fakat, isyanın ufku ile ilgili çok net bir sorun ortaya çıkar. Bir yandan düzen partileri, yeniden hareketlenen ve belili bir saygınlık kazandığı gelen haberlerden anlaşılan komünist partisi ve aynı anda İngiltere’deki ılımlı İslamcı Raşid Gannuşi’nin de Tunus’a geldiği düşünülürse, bunları toplu olarak, politik aktörlerin halk, ulus, insan hakları, ya da sınıf, emek vb. her ne dersek diyelim politik hesapların (pozitif, negatif teolojik politikaların) toplamı olarak ikilinin bir yanı halinde sabitleyelim: iktidar. Diğer yanı ise 12 Ocak’tan bu yana bir şekilde süregelen Ortak’ın kendi ontolojisini oyuna sokuşu, yani isyan, dolayısıyla varoluş duyusu, duygulanımı. Şimdi soru şudur; teolojik-politikadan bir kopuşu söz konusu etmediğimiz sürece ne olacaktır? İsyandan sonra bir ‘bütün’ politikası olarak, negatif ve pozitif veçheleri içinde modern teolojik politika devreye girecek ve her iki ‘yan’ı da, yani hem iktidarı hem duyguyu, ya da hem adaleti, hem varoluşu derhal içine alacak, kapsayacaktır. Bu ortağın (isyanın bedeninin) politikanın içine çekilmesi, emilmesi, ya da tersi demektir. Şu son zamanlarda -başta medya- hemen herkesin, “şimdi ne olacak?” sorusuna yanıt veren analiz ve yorum seferberliği tam da teolojik politikanın isyanı absorbe faaliyetini ifade eder. Ancak bu iki yönlü bir seferberliktir: bir yönüyle bizzat isyanın failleri kendi bedenlerinin varoluşu anlamına geldiğini düşündükleri politikayı talep ederler (ve bunu yaptıkları ölçüde kendi isyanlarını ihlal ederek, ‘ortak’dan çıkıp bir ‘uyruk’ olmaya evrilirler- isyanın paradoksu budur-); örn, serbest seçimler, hayat pahalılığının önlenmesi, ifade özgürlüğü, insan hakları, kısaca demokrasiye atfedilen ne kadar içerik varsa totalitarizme karşı ortağın, yani isyanın halkının talebi olarak gündeme gelir. Bu talepler aynı anda isyana, farklı ‘ölçü’lere göre bir anlam ve ad verilmesine de yol açar; “laik sisteme karşı müslümanların ayaklanması”; “yurttaşların demokratik ayaklanması”, ya da “İşçi sınıfının devrimi” vb. Fakat diğer yönüyle egemenlerin teolojik politik önerileri de isyanı manipüle etmeye başlar. Hemen hepsi Anglo-Amerikan güçlerle şu ya da bu ölçüde ilişki içinde kendini AKP’ye benzeten Gannuşi’nin ılımlı islamcılığından, düzenin mevcut muhalefet koalisyonuna ya da beklenti çerçevesinde komünist partisinin iktidar talebine kadar demokrasiyi bir politik rejim olarak tanımlayan taleplerdir bunlar. Örneğin Mısır sözkonusu olduğunda, bir yandan Anglo Amerikan dünyanın politik tercihlerini yansıtan El Baradey ve muhalefet, öte yandan AKP’yle ‘akraba’ olduğunu ima eden ‘müslüman kardeşler!’ ve ABD ile ilişkili bir ordu vb, bir şekilde devreye girerler. Sonuçta “İslamla ‘demokrasi’ bağdaşmaz” gibi bir yargı fazlasıyla batılı seküler bir iddiadır -ki bu hataya çeşitli kereler ben de düştüm-. Oysa Anglo Amerikan dünyayla uyuşan bir ‘demokrasi’ neden İslamla uyuşmasın? Kurumlar ve rejim olarak “demokrasi”, herkesin kendi için istediği bir ilkçağ dansözü değil midir? Berlusconi’ye, G. Bush ya da Obama’ya, Merkel ya da Putin’e uyan bir ‘demokrasi’, Tunus’lu Raşit Gannuşi’nin El Nahda’sı na, ya da Mısır’ın Müslüman Kardeşler’i ne (bu arada Hamas’a ya da Hizbullah’a), ya da Türkiye’nin AKP’sine neden uymasın? Üstelik daha ileri bir biçim kazanarak neden ‘ileri demokrasi’ adını almasın? Sonuçta bu, kamuoyu anketleri ile yönlendirilen bir ‘kanaat demokrasisi’nin seçim oyunları olarak sahnede yerini aldığı, sermayeyle mutabakat rejimi değil midir? Yani ekonomik ve idari oligarşilerin ‘Halk’ adına ‘genel irade’ üzerine dışkılamaları değil midir? Soru şu, Tunus’lu Bouazizi’nin yaktığı İsyan ateşinin politik iktidarı bu mudur? İşte bu nokta, artık kimsenin halk ve politikanın anlamlarını bilemez hale geldiği noktadır. Nancy, tam da bu noktanın, demokrasinin ne olduğuna dair kafa karıştıran şey olduğunu söylüyor. Demokrasi böyle ortak ile politika arasında, arada, mesafede düşünme biçimidir. Bu düşünme biçimi içinde demokrasi, her an şu ya da bu yana, kâh iktidarın yanına kah ortağın varoluş duyusu yanına geçebilir. Geriye şöyle bir soru kalır, Tunus’ta örneğin ılımlı İslamcı parti, artı liberal muhalafet koalisyonu ya da komünist partisi herhangi biri ya da hepsi birden diyelim iktidar oldu, bu yukarıda Nancy’nin sorduğu soruyu yanıtlar mı? “Demokrasi ‘teolojik-politika’nın yeniden biçimlenişine mi işaret eder, yoksa teolojik-politikayla gerçek bir kopuşa mı işaret eder? Bu soruyu yanıtlamadan “politika” ne yapabilir? Yanıt trajiktir, modernin, yani teolojik politikanın yeninden biçimlenişinden başka hiçbir şey. Politikanın paradoksu!

Bu pardoksu gizleyen ve kopuşu güçleştiren temel birkaç sorun; birincisi, “politik eylemin bugün paralize olmasının nedeni olan aklın, artık nedensel enerjiyle donatılmış bir “güç kaynağı” temelinde seferber edilemeyeceğidir”(TD. s.29). Başka deyişle, iktidar olgusunun geçmiş modern çağla hiçbir benzerliği kalmayan yeni bir anlama ve yapıya kavuşmuş olmasıdır. Bugüne kadar ‘merkezli’ politikanın davranışlarına, savunma ve saldırı reflekslerine aşina olanların, bugün merkezsiz bir küresel politikanın, yani bir ‘ağ’ iktidarının davranışları ya da savunma ve saldırı refleksleri karşısında, o eski merkezli ve ‘bütün’ politikasını yeniden harekete geçirmenin artık mümkün olmadığını bir türlü kabullenemiyor olmaları. Oysa ‘bütün politikası’nın kayboluşu apaçıktır: çünkü o, toplumu oluşturan parçaları yok sayan ve toplumu türdeş bir bütün olarak kuran ‘Halk’ kavramıyla, (ve yine toplumu bir parçayla -bu kez sınıfla- türdeşleştiren ‘proletarya’ kavramıyla) çalışan politikadır. Halk kavramı her zaman halk adına devlet ve sermaye oligarşisinin egemenliğini mümkün kılan bir yönetim biçimini ifade eder (Moderne post modern itiraz her şeyden önce ‘temsil’ kavramını yıkmıştır).

İkincisi; politik teolojinin temelindeki köken ve amaç metafiziği politikayı bir varış noktasına göre tanımlar. Bütüncü politika ve bütün insanlık bir varış noktasına doğru ilerlemektedir. Bu ilerleme düşüncesinin işleyişi temelde değerleri eşdeğerlemeye dayanır. Oysa soyut ya da somut bir değerin genel eşdeğeri yoktur, değer eşsizdir, tekildir, ana içkindir. Değerleri eşdeğerleyen ve eşdeğerlerin toplumsal olana, ortak olana kayıtsızlığına ahlaki bir boyut, normatif bir değer yükleyen ilerleme düşüncesi, hem demokrasiyi hem de politikayı Rönesanstan bu yana ‘seçme ve tercih’ iradesiyle tanımlayan birey merkezli bir tasarıma, -özneye- (ve onun seçim iradesine) dayandırır.

Üçüncüsü, bu kendine yeterlikle tanımlanan, son ürünü kendisi olan ‘ben’in, bireyin, ekonomiyi düşünce haline getiren seçimleriyle harekete geçirdiği politika, sermaye ve sermayenin büyümesinden başka hiçbir ‘güç kaynağı’na dayanmaz. Bunun küresel çağdaki biçimi de türdeşleştirici bir politikadır fakat bu kez evrensel ölçekte ve tüm farklılıkları türdeşleştiren ‘insanlık’ gibi boş bir bütüne dayalı neo liberal piyasanın, yani metaların iktidarının hüküm sürdüğü bir toplum biçimini ifade eder ve ‘İnsan’, ‘Hak’ vb. aşkınlıkları, politikanın yeri olarak tanımlar. Başka deyişle, neo liberal biçimini yaşadığımız ve isyanın halkı olan yoksullar, işsizler ve içeri alınarak dışlananlar kitlesine karşı, öteki halkın, yani, zenginliğin, yağmanın ve talanın halkının kayıtsızlığını ve mutlak yabancılaşmasını üreten türdeşleştirici bir politika olarak ‘mutabakat demokrasisi’. “Yeniden keşfedilmiş bir aşkınlığın gölgesinde elitler yönetimini restore etme rüyasını görenler ‘demokrasiler’de şeylerin mevcut durumuyla mükemmel biçimde mutlu olanlardır”6

Bugün gelinen noktada, herkes, tüm yakıcılığı, aciliyeti ve belirleyiciliğiyle -haklı olarak- ‘şimdi ne olacak?’ın yanıtına takılmış durumda. Şimdi ne olacak? (ya da devrimi zafere nasıl ulaştıracağız?) Bunlar doğru sorular değil, doğru soru İsyan Ateşi’nin yoksul kitlelerinin gözlerini aydınlara dikerek sorduğu sorulardır; ‘demokrasi nedir?’ ‘politika nedir? Ya da isyan duyusunun iktidarı nedir? Bunlar doğru sorulardır. Çünkü İsyanın bedenleri bugün tam da S. Zizek’in şu tespitinde saptadığı konumdalar; “Demokrasinin krizi, halkın kendi gücüne inanmaya son verdiğinde ortaya çıkan şey değildir, tersine, aydınlara olan güvenini kaybettiğinde, egemenliğin yerinin boşaldığını ve şimdi kendisinin karar vermek zorunda olduğunu algıladığında olan şeydir.” İster proletarya ister halk egemenliği adıyla olsun, Tek’in ya da ‘Bütün’ün politikanın yeri olduğuna dair Teolojik-politik anlayış ve uygulamalarda bir gerileme varsa (ki bu bir olgudur), o zaman ‘kopuş’ (henüz tamamlanmamış olsa bile) yürürlüktedir. Şimdi, antik “oiko-nomia”dan beri ekonomi zaten bir ekonomi politikse -ki evet-, teolojik politikin olumsuz versiyonu daha çok üretim toplumuna, olumlu versiyonu ise daha çok ‘tüketim’ toplumuna tekabül eder. Küresel çağla birlikte, -bizde özellikle 2000’lerde- kitlesel ölçekte emeğin metalaşması ile okunan bir üretim toplumundan, yaşam tarzlarının metalaşmasına dayalı tüketim toplumuna geçildiği açıktır (J. Baudrillard, F. Jameson, D. Harwey, vd). Basit mantık: başat eğilim olarak üretim toplumundan ‘tüketim toplumu’na geçildiyse, geçiş vardır ve yaşanmaktadır. O halde tüketim toplumundan nereye geçilecektir? Küreselleşmeyle birlikte metafiziği politikanın yeri haline getiren ‘mutabakat demokrasisi’ tüketim toplumunun sonsuza kadar ve alternatifsiz sürgit devam edeceğinin garantisi olabilir mi? Bugün iktidarda olan liberal aydınların canhıraş saldırılarına karşı demokrasinin ruhunu inşa etmenin ve demokratik politik mücadelenin anlamı ve önemi bu noktada ortaya çıkar. Onlarla her mutabakat mevcut sistemin devamına katkı koymak, her çatışma mevcut sistemin işleyişini çökertme anlamına gelecektir. Bu mücadele önemli olmakla birlikte, sonsuz ve ölçülemez adalet ölçüsünün (iktidar ve gücün) infilak edeceği bir sonlunun tecellisi daima olumsaldır (Tunus bu ‘olumsallığı’ kanıtlamıştır).

Demokrasinin Ruhu

İşte J.L. Nancy’i bu noktada önemli buluyorum. Çünkü o ‘ortaklıkta olma’yı, başka deyişle demokrasi ve komünizm perspektifini, (politik, ekonomik, toplumsal vb. kurumsallıklar ve rejimler düzeninden çok önce ve hepsinin ötesinde) verili olmayan ve üretilmesi gereken bir evrensele, sonsuza göre düzenleme mecburiyetimize atfen, ancak kendini kendinden ayırmayı başardığı ölçüde kendi kendisinin sonu olabilen insanın, kendisiyle ilişkisinin tamamen yeni bir biçimini demokrasinin temeline koyan bir uygarlık vizyonuna işaret ediyor. Bu gerçekten de demokrasiyi, insan türünün kapitalizm sonrası kapasitesine gönderme yapan bir uygarlık düzeyinde algılayan bir vizyonudur. “Ben aslında politik bir ‘soru’nun, bir tür politik düzenin (sadece polisten, onun kurumlarından ve mücadelelerinden başlayarak gelen düzenin) ötesine geçme ilkesi olarak demokrasiye bağlanmayı ele almak dışında artık ciddi olarak sorulamayacağını düşünüyorum. Bu benim demokrasinin “ruhu” dediğim anlamdadır: Tikel bir mentaliteye, iklime ya da genel bir varsayıma işaret eden bir ruh değil, fakat aslında her şeyden önce onu hissedebilmemize ihtiyaç duyan, o ruhu kendimiz kılmayı bildiğimiz sürece onu canlandıran, ona can vermesi gereken bir nefes, bir soluk” (J-L.Nancy, TD s.29)

O ruha can verecek bir nefes, soluduğumuz ve soluduğumuz sürece o ruhun yaşadığımız anda vuku bulmasını -tüm ortağın üzerine serpilmesini- sağlayan bir soluk olarak, o ruha sadakatle üretilen hakikat olarak demokrasi. Nancy, bu ruhu anlaşılır kılmak için güzel bir örnek veriyor; sağlık. Sağlığın ölçüsünün, idealize edilmiş bir süreklilik kavramına bağlı olarak uzun yaşamak ya da psikolojik olarak dengeli olmak türünden anlamlarda verili olmadığını belirten Nancy, şu itirazı ortaya koyuyor; “ ‘Sağlık’ın anlamı basitçe ‘hastalık’la karşıtlık içinde ya da, genelde tıbbın bizim için olmasıyla belirlenmiş olamaz. Tıp, hastalık ve sağlık, tümüyle etik ve tümüyle politik olanı önceleyen bir ‘ethos’la ve bir ‘kültür’ yoluyla yapılmış derin tercihlere bağlı değerlere, duyulara ve modalitelere sahiptir. … Bir ‘Sağlık’ biçimi, bir düşüncedir, varoluşun bizi kavramasıdır; abartılı ve arkaik bir yol olarak değerlendirilmesi riskine rağmen, politika değil, metafiziktir.” (TD. 33).

Bu satırlardaki ‘sağlık’ sözcüğü yerine ‘demokrasi’ sözcüğünü koyduğunuzda hiçbir şey değişmez. Çünkü esas olan demokrasinin politik olmaktan önce, bir ‘ethos’a, bir ‘kültür’e ait seçimler, değerler, duyular, anlamlar ve varoluş tarzlarına işaret etmesidir. Bu anlamda birbirinden belirgin ölçüde ayrı iki düzey; değerler, anlamlar, varolma tarzları kısaca buna tertibatlar (dispozitifler) dersek, sonradan ve bu değerler üzerine kurulmayan bir sağlık etiği ya da politikasından söz edilebilir. Nancy için demokrasinin ruhu politika ya da demokratik politika değildir. “Demokrasi her şeyden önce bir metafizik, ancak sadece sonradan bir politikadır. Fakat bu sonraki önceki üzerine kurulamaz. Tam tersine, sonraki ancak öncekinin uygulanmasının koşuludur. Eğer biz ilkin dünyada birlikte oluşumuzun varlığını düşünürsek, politikanın bu düşünceye bir şans verdiğini göreceğiz.”(TD. 34) Evet göreceğiz fakat bunun için moderniteyle ilgili kararın verilmesi gerekir. Aksi halde eylemi, teolojik-politiğin, yeniden formatlayıcı ya da yanılmaz bir varış noktasına hapsetmesi anlamına gelecektir. İşte bu noktadan sonradır ki, aşağıda anacağımız Badiou’nun ‘siyasi usul’ diyeceği “politika nedir?” ve hatta “demokratik politika nedir?” sorularını tartışmak kaçınılmaz hale gelir (bu, başka bir yazı konusu).

Nancy’nin vurgusunda ethos ve etik arasındaki ayrım can alıcı bir önem taşır. Ethos bir ahlaklılık, ahlakçılık değildir, müeyyidesi yaptırımı, yasakları izinleri, ayıplamaları kutlamaları yoktur (ki demokrasi adına ahlakçılığın özel ve kamusal veçheleriyle nasıl modern bir engizisyon olarak çalıştığının örneklerine sık sık, ailede, kurumlarda, kamusal hayatta karşılaşırız. Kadına yönelik şiddet!) hayır ethos bununla ilgili değil. Ethos daha çok, içsel bir kapasitedir, ahlaki bir kapasite fakat bu bir ruha, bir değere, kısaca varoluşun tutunacağı bir davaya bağlı olma iştiyakı, feraseti, algısı, hissedişi, azmi ve sebatıdır. Ethosla bağlanılan şey hiçbir zaman rasyonalize edilemez. Kısaca burada Nancy’nin (sadece onun değil, Badiou’nun da) ‘ütopya’nın yerine bir bağlanma ruhunu koyduğunu, ortaklığa bağlanma ruhunu, ortaklıkta olmaya ‘ozgü’ (proper) davranma ethosunu koyduğunu görüyoruz. Aynı temayla A. Badiou’da da sık sık karşılaşırız. “İnanca ihtiyacımız var, der o, komünizm önce bir inançtır sonra..”. Bu anlamda bir ethos olarak demokrasi düşüncesi ve bir bağlanma olarak komünizm düşüncesi bir davanın adıdır. Ortaklıkta olma, çokluğun varoluş duyusu anlamında, adaletin sonsuzluğunun ortaklık duyusunda infilakı olarak isyana bağlanmadır. O ruh isyanın ruhudur ve isyan ethosudur. Yukarda başlangıç paragraflarında ifade ettik, isyan, halkın politik iktidarı anlamında doğrudan demokratik bir eylemdir. Çokluğun bedeninin varoluş deneyimi olarak bizzat demokrasi, fakat bir politika olarak değil bir ethos olarak, bir dava, bir değer olarak mevcudiyetimizi kapıp kavrayan demokrasinin ruhudur. İnsan olmaya, dünyada olmaya, var olmaya inancın ruhu olarak isyan ateşi demokrasinin ve aynı anlama gelmek üzere ortaklıkta olmanın, komünizmin ruhudur. A. Badiou şöyle tanımlıyor; “Mutlak anlamda ele alındığında ‘komünist’ ne anlama gelir? Felsefe bu ad altında neyi düşünebilir? Eşitlik tutkusu, adalet idea’sı, ikbal peşinde koşmanın neden olduğu tavizlerden kopma iradesi, bencilliğin tahttan indirilmesi, baskılara karşı hoşgörüsüzlük, devleti sona erdirme andı. Çoklu-sunuşun, temsil üzerinde mutlak üstünlüğü. Yüklemsiz bir tekilliği, belirlenimsiz ve içkin hiyerarşinin olmadığı bir sonsuzluğu ne olursa olsun muhafaza etme yönündeki, hesaba gelmeyen bir olayın tetiklediği militan, angaje, inatçı kararlılık; benim türeyimsel diye adlandırdığım ve –siyasi bir usul benimsendiğinde- demokrasinin ya da komünizmin -ki aynı şeydir- ontolojik kavramı olan şey. Felsefe bu öznel biçimin büyük halk ayaklanmalarına ezelden ebede eşlik ettiğini saptamaktadır. …isyankar öznelliğin felsefi, dolayısıyla ezeli kavramıdır.”7 Badiou’nun komünizmi tanımlayışıyla yukarıda Nancy’nin demokrasiyi bir dava olarak tanımlayışı (“ancak kendini kendinden ayırmayı başardığı ölçüde kendi kendisinin sonu olabilen insanın, kendisiyle ilişkisinin tamamen yeni bir biçimini demokrasinin temeline koyan” bir ethos) arasındaki örtüşmeye dikkat çekmek isterim. Bu insanlar bize bir şey anlatıyorlar! Kapitalizm sonrasının, ortaklıkta oluşun bireyini!

Ütopyaların çöküşü solun ruhunun çöküşü oldu, bu bir gerçek. Ütopyadan sonra, onun yerini ancak böyle, demokrasinin ruhu ve ona bağlanma (angaje) alabilir. Bu yoksa, yani ortakta olmaya bağlı türsel bir uygarlık vizyonu, yani bir dava, yoksa hiçbir şey yoktur, demokrasi inancı yoksa demokratik politika yoktur. Yoktur çünkü; “Bir tahakküm sistemi tarafından üretilen kolektif zeka daima sadece onun sisteminin zekasıdır. Eşitsiz toplum, bağrında eşitlikçi hiçbir toplumu taşımaz. Demokrasi daha çok, tekil ve istikrarsız eylemler aracılığıyla sadece şimdi ve burada izlenen eşitlikçi ilişkiler kümesidir. Demokrasinin tekilliğini yeniden keşfetmek aynı zamanda onun tek başınalığının bilincinde olmak demektir” (HD. 96). Ranciere’in burada dikkat çektiği şeyin hayati bir önemi var. A.Negri ve M. Hardt’ın kapitalist üretimin özellikle iletişim evreninin yoğunlaşmasıyla oluşan maddi olmayan emek biçiminin, imparatorluğun sınırlarında infilak edecek bedenlerin hareketini, duygulanımını ve kolektif zekasını oluşturduğuna dair umuda yönelik bir itiraz. Nancy’deki ‘Sonsuza sadık sonlu’yu, Badiou’daki Hakikat’in mevcut ilişkiler içinde varolan değil, üretilen bir şey olduğunu onaylayan bir itiraz. Bu anlamda, ne isyan ne de demokratik eylem önceden düşünülmüş, tasarlanmış aklın şemalarını (politikalarını) doğrulayan bir eylem değildir. Hele de, sosyalizmin mirası bir evrensel eşitlikçi topluma dair, evrensel değerlerin öncelliğine bağlı tarih vizyonuyla bir akrabalık kurulamaz. Demokratik eylem bulunduğu yerde, hukuku, kurumu, varış noktası olmayan, salt o anda mevcut işleyişi kesmek yoluyla ortaya koyduğu bir tekbaşınalığa sahiptir. İsyan ya da muhalefet eylemi bir ortaklık, çokluk ethosunun, (demokrasinin ruhunun) iktidarıdır. “Demokrasi ne halk adına oligarşinin egemenliğini mümkün kılan bir yönetim biçimdir, ne de metaların iktidarının hüküm sürdüğü bir toplum biçimi. Demokrasi kamusal yaşam tekelini oligarşik yönetimlerden ve yaşamlarımız üzerindeki hakimiyeti zenginliğin iktidarından durmaksızın söküp alan bir eylemdir. Demokrasi, bugün her şeyden çok bir ve aynı egemenlik hukukuna bürünmüş bu iktidarların keşmekeşine karşı mücadele etme mecburiyetinin gücüdür” (HD. 96). Demokrasinin ruhu, sonsuzun (aşklar, bilimler, düşünceler, tutkular, jestler, sanatlar vb. sonsuzlardan birkaçı) her eylemde, her anda ve her olayda cisimlenişi infilak edişidir. (Birkaç gündür İtalya’da sanatçılar muhalif eylemler yapıyorlar; caddelerde, meydanlarda tüm heykeller konuşmaya başlamış! Çoğu da halimize bakıp donup kaldıklarını söylüyorlarmış! vb.)

78 Kuşağı ve İsyan Ethosu

Yakın geçmişimizde 78 gençliğinin bu ethosa hayat veren bir kuşak olduğunu hatırlayalım. Hatta öyle ki bu coğrafyadaki isyanların makus talihini (yani yenilgiyi) ne denli paylaşmış olursa olsun onu var eden, ona anlam ve değer veren bir ethos, tam da yoksulların, ezilenlerin dünyasının varoluş ruhu olarak isyanın, direnişin, muhalefetin ateşidir. 70’li yıları yaşayan kuşağın dünyayla ilişkisi daha çok eylem aracılığıyla olmuştur. Yani direnişin ontolojisi, duygusu, ruhu ve iradesiyle ilişkili olmuştur. Bu kuşağın ruhunu oluşturan şey onun eylemi, yani başkaldırı erdemi, her ne dersek diyelim insanı insan yapan ve insanlığa anlam veren yazgı olarak isyan ethosudur. Bunu ataerkil bir yiğitlik güzellemesi anlamında anlayan hata eder, koca küreyi ve onun emekçilerini ortaklık vizyonuyla yüreğine sığdırmış, grevler, isyanlar, uzun yürüyüşler ve ayaklanmalar rehberliğinde her adım attığı yere ortaklığın ve onun değerlerinin heyecanını, dürüstlüğünü, cesaret ve sevdasını taşıyan bir kuşak olmuştur; sadakatin böylesi, gelip geçen sıradan kuşaklar içinde her zaman görülür türden değildir. Bu yüzden sol 70’lerde halkın düşünme, sevme biçimlerine girebilmiş, kitlesel bilinç oluşturmuş, zamanın ruhu haline gelebilmiştir. Bilgisi nedeniyle değil, isyan ethosu nedeniyle, adalet talebi nedeniyle halkın sevgisini kazanmış, övüncü, gururu olmuş fakat ‘sınıf bilincini’ (modern bilgisini ya da tanrısal kurtarıcı rolünü) ortaya koyduğu anda tereddütsüz dışlanmıştır. Bir gün bu ülkenin özgürlük tarihini ‘gerçekten’ yazacak olanlar çıkarsa, her anlatışta şiddet vurgusuyla eyleminin değeri hiçe indirgenen, ‘kullanılmış gençlik’ söylemiyle küçümsenen, yüreğinde patlayan sevdası ve davası görmezden gelinen 70’li yıllar gençliğinin bu ülkeye armağan ettiği ‘direniş ahlakı’nın, ‘isyan ethos’unun demokratik bir politika için nasıl vazgeçilmez bir referans olduğunu kavrayacaklardır. Evet bugün demokrasinin ve ortaklık mücadelesinin yegane referansı 78’in ethosudur. Bu isyan ruhunun, bu militanlığın tekilliği, genelleştirilemeyen ve asla mitleştirilemeyen bir ethosun tek başınalığıdır. 12 Eylül darbesi bu ‘isyan ethosu’na karşı yapılan bir darbedir. Ve tek yok ettiği de budur. Bugün bu kuşak gençliklerinde yarattıkları harika çocuğu, ihtiyarladıklarında öldürdükleri ve 12 Eylülcüleri zafere taşıdıkları için suçlanabilir. Evet suçlanabilirler, “kimlik” peşine, “daha insancıl bir dünya” peşine “İslamla diyalog” peşine, “evrensel hukuk” peşine ve batı icadı AB ve sayısız ‘aşkınlığın’ peşine düşerek 12 Eylülü amacına taşıyanlara muhalefet etmedikleri, direnmedikleri için suçlanabilirler. Çünkü demokrasiyi her yerde aradılar bir tek kendi var ettikleri, kendilerinin eseri olan 70’lerin isyan ruhunda, ortaklık davasının direniş ethosunda ve onun militanlığında aramadılar. Evet 80’darbesi sola karşı değildi, solun militan ruhuna karşıydı, öldürülen ve cesedi üzerinde 40 yıldır tepinilen şey, solun bu militan ruhudur. Ve o ruh, Che’den çok önce, Mao’nun (devrimin Mao’sunun) isyanına, Bedreddin’lere Pir Sultanlara, daha da ötelerden gelen değerlere, esas olarak da Anadolu’nun tarihine kayıtlı adalet arayışına, ve bu arayışın ruhuna, şiirine, destanına sadakatle, bağlı kalarak anlaşılabilir bir ruhtur.

78 Ethos’u Nasıl Boğuldu?

80’ darbesini ve onun yok edici etkisi elbette inkar edilemez. Fakat yenilginin tüm faturasını ona çıkarmanın da başka türden bir kolaycılık olduğuna inanıyorum. Bunun dışında 70’lerin isyan ruhu iki süreç içinde boğuldu. Birincisi: şöyle düşünelim, 78’isyan ateşi bilgiye ya da sınıf bilincine mi dayanıyordu? Eğer öyle idiyse neden ‘Kapital’i okuma gereğini çoğu insan gerçekten duymuyordu -da bu yüzden bir ‘okudum-okumadım’ muhabbeti sürüp gidiyordu-? Bu tipik bir göstergedir, çünkü, Anadolu’dan gelen işçi, köylü ve esnaf çocukları 70’li yılların direnişlerine, sınıf bilinçleriyle katılmadılar, kültürel kodlarında kayıtlı adalet arayışı ve isyan duygusuyla katıldılar. Adalet duygusu gibi kökleri hem uzak (Osmanlıya karşı halk isyanlarının, -Bedreddin’lerin-) tarihine hem de yakın, Kurtuluş’un anti-emperyalist tarihine uzanan derin bir değere (sonsuza) dayalı isyanın ruhu, kendini ayrıca ille de bilgi ile gerekçelendirme ihtiyacı duymamıştır. 78 kuşağının isyanı daha çok bu yüzden bilgiyle değil eylemle ilişki içindedir ve militancadır. Bunun sonucu olarak, bu kuşağın en temel yanlışı; bilginin (Marksist klasiklerin) sanki bu ruhun yerini alabilirmiş gibi, bu isyan ethosunun yerine ikame edilmesiyle, isyan ruhuna değil bilgiye bağlanmak, o bilginin ürettiği aklı, kökeni, amacı ve hiyerarşileri sorgusuz sualsiz kabullenmek yoluyla kendini bir tekke müridine çevirmiş olmasıdır. Bu süreç eylemi ve isyanı, yanılmaz bir varış noktasının basit aracına, önceden varsayılan bir politikayı doğrulamanın taktiğine indirgemiş, bu yüzden tüm değerini ve erdemini gündelik politikanın pragmatizmine ve hiyerarşilerine mahkum etmiştir. Bilgiye angaje olma, sadece klasiklerin talebi değildir, aynı anda, Cumhuriyet’le gelen modern ilerleme ahlakının bilgiye imanı dayatan prosedürüdür. İktidara isyan için sahaya çıkan bu kuşak ne yazık ki, modern teolojik politikanın imana dönüştürdüğü bilgi tekelinin zorbalığı altında iktidara isyanı, içselleştirememiş ve bilgi süreçlerine (eleştiri pratiğine) taşıyamamıştır. Fakat iktidarla bilginin işbirliğini kavramanın nesnel koşulları var mıydı? Avrupa’daki eleştirel düşünce geç de olda bize yansımış, (örneğin 70’ler, 80’ler boyunca, bilginin iktidar demek olduğunu M. Foucault adeta bağırarak anlatıyordu), Althusser’in eleştirileri Avrupa’yı ayağa kaldırmıştı. Kıta felsefesi ve politik teorisinde ortaya çıkan Stalinizmi ve Modernizmi eleştiren teoriler karşısında, sadece bizde değil, Avrupa dahil birçok ülkede solun liderleri bu ‘eleştiri’yi görmezden gelmeyi seçmişler ve adeta tabana bu eleştiriyi değerlendirme ve ona ulaşma olanaklarını yasaklamışlardır. Anlamaktan ve tartışmaktan kaçtıklarını söylemek, hiç abartma sayılmamalıdır. Ne yazık ki, Türkiye birçok ülkeyle birlikte bu kaderi yaşadı. 1989’da ‘Stalinci heyula’ çöktüğünde, sosyalizmin tarih öncesi sona erdi. Fakat açıkça görülüyor ki bugün bile bu tarihöncesinde yaşayan hayli insan var. Nancy’nin yukarda demokratik politika nedir?’e verilecek yanıt için, modernite ile ilgili bir karar vermek gerektiği bildiriminin anlamı budur.

İkincisi, daha bize özgü ve daha trajik: M. Belge’nin Marksistlerin (militan ruhun) ‘demokrat’ olmadığına ve aynı şekilde akademisyenlerin de (rasyonel bilginin) militan olmadığına dair bir saptaması vardır. Birikim projesini esas olarak bu saikle başlattığını söylüyor; “Dolayısıyla bu makasın iki ucunu bir dergi birleştirebilirdi. Militana akıl taşıyan, akademisyeni de daha bir militanlığa açık hale getirmek. Militan dediğin adam rasyonel politikalar içindeyse o zaman akademisyen dediğin adamın da orada olmaması için bir neden yok. Bu niyetlerle başladık.”8 M. Belge ve Birikim bir simge, sermaye aydınının biçimlenişini iyi hissedebilmiş ve bir aktör olarak üzerine düşeni yapmış bir simge, o kadar. Fakat M. Belge’nin öngördüğü strateji başarıya ulaşmıştır. Bugün, 70’lerin militan solu ‘demokratlaştırılmış’, ‘rasyonel politika’ çizgisine çekilmiş ve mutabakat demokrasisinin bazen destekleyicisi çoğu zaman da sessiz bir izleyicisi konumundadır. Fakat Belge’nin asıl başarısı akademisyenlerin militanlaşmış ve ‘demokrasi’ partizanı haline gelmiş olmalarında aranmalıdır. 78’ethosunun katledilişinin bu ikinci ve asıl veçhesi bugün tam da Türkiye’deki küresel ve islamcı totalitarizmi ‘demokrasi’ olarak bayraklaştıran ethosun anlamı, duyusu ve tanımıdır.

Türkiye’de Demokrasinin Ruhu

Burada Birikim’in militan-akademisyen ikilisinin, basit bir tasnif olmadığını, çok daha derin bir anlam taşıdığını, bu ikilinin o anlamın günümüzdeki tazahürü olduğunu belirleyelim. Çünkü gerçekten de 70’ler sol hareketinin yaşadığı en önemli travmalardan biri budur: Anadolu’nun işçi ve yoksul çocuklarının isyan ve direniş ruhu ile (kökü geleneksel olarak ‘paşa çocukları’ denen, Osmanlı’dan Türkiye’ye yönetici zümrelerin eğitim yatırımı yapılmış) İstanbulin’li şehir çocuklarının yarattıkları goşist eylem ahlakı arasındaki yarılmanın izi geriye doğru sürülürse, Osmanlı’dan bu yana Rumeli-Anadolu ya da merkez-taşra çekişmesine kadar gidilir. Bu ayrım öyle masum bir militan-akademisyen ayrımının çok ötesinde anlamlara sahiptir: bir yanda akademisyen ve onun mutabakat demokrasisi imanı öte yanda yoksul kitleler içinde salt hayatta kalmaya indirgenmiş bir işsizin isyan duygusu arasındaki ayrım. Bu alabildiğine eski ve politik kültürün kodlarına yöneten ve yönetilen ya da taşra merkez çatışması olarak öylesine hakkolmuş bir kayıttır ki, 70’ler gençliğinin saf güvenini de içeren bir biçimde bugün bütün veçheleriyle ve orijinal haliyle dipdiridir ve hala yürürlüktedir. Bu çekişme bütün kültürel kodlarımıza bütün değer ve sonsuzluk tasavvurlarımıza kayıtlıdır. Sol gelenekten çıkan ve bugün liberal sol adını alan bu paşa ya da bürokrat çocuklarının İstabulinli ethosu, hiçbir zaman kendi acıları olmayan, yoksulların acılarını çalan, o acıları kendi ikbal hesaplarını ikame eden ‘bilgiye’ meze yapan bir ethostur. O çok övünülen liberal vicdan ne adaletin ne de Tanrı’nın sesidir, o vicdan ancak bireysel çıkar uyarınca ‘vicdanımı sadece ben istediğim zaman işitirim’ mottosuna bağlı kirli bir vicdandır. Birkaç örnekle, 70’ler solunun militan ruhunun yerini alan bu akademisyen ve liberal aydın ethosunun (bugün bu ülkeyi tasallutu altına alan ‘demokrasi ahlakı’nın) anlamını daha açık kılmaya çalışacağım.

Beynime kazınmış olmalı ki, unutmamışım; 2004 Şubat, ya 20 ya da 21 akşamı, saat 18, SKY Türk akşam haberleri. Haberi sunan merhum Mehmet Tacettinoğlu, yorumcu ya da birlikte sunan Meriç Köyatası. İstanbul’da bir restorandan yeni çıkmakta olan üç kişinin görüntüleri eşliğinde, telefonla haber veren (şu anda sanırım Akşam gazetesinin yayın yönetmeni) İsmail Küçükkaya. Haber şu: bu nezih restoranda emekli bir CIA görevlisi (bugün artık CIA’nın bir İstanbul istasyonu var), bir MİT görevlisi ve iki gazeteci, Hasan Cemal ve Cengiz Çandar, birlikte yemek yemiş ve restorandan ayrılırken kapı önünde üçü konuşmaktalar, görüntü buydu. Tacettinoğlu, ne konuşmuş olabilirler? diye soruyordu, İsmail Küçükkaya “ben öğrenir yarın akşamki haberlere mutlaka yetiştiririm” diyor, Meriç Köyatası da, “ne konuşacaklar, Türk halkında yükselen Amerikan karşıtlığını azaltmanın yollarını konuşmuşlardır” mealinde bir yorum yaptı. Buraya kadar hadi neyse, -denmez ya- diyelim. Fakat aynı akşam birkaç saat sonra (saat 22 civarında) gezinirken Heber Türk kanalını açtığımda karşımda Cengiz Çandar ve Hasan Cemal’i yan yana oturur vaziyette halkı biraz ikna, biraz azarlama biraz da şantaj karması bir konuşma yaptıklarını gördüğümde; “soldan gelen liberaller ya da aydın kimdir ve nasıl bir ethos yerleşiyor? sorusunun yanıtını almanın şaşkınlığı (ve elbette utancı) içinde dinledim. Özetle, Irak işgalinden halkın duyduğu Amerikan karşıtı tepkinin bu boyutlara varmasının ne kadar kötü olduğu, batı dünyasıyla ilişkilerimizin bundan nasıl zarar göreceği, hele Avrupa Birliğini destekleyen insanların (o tarihte kitleler AB şekerini yalıyordu), hem AB’ye girmek istemek hem de ABD’ye karşı çıkmak ikilemini nasıl bir arada düşünebilirlermiş’e kadar bir Anglo-Amerikan güzellemesiydi ekrandaki. ABD ile AB’yi ayırmak mümkün değilmiş, dolayısıyla eğer AB’ye girmek isteniyorsa bu ABD karşıtlığından derhal vazgeçilmesi gerektiğine dair bir şantajla da konuşmayı bitirdiler. İşte M. Belge’nin akademisyen ahlakını militanlaştırma startejisinin akademisyen, gazeteci, sanatçı ve yazarları kuşatan demokrasi ahlakı buydu. 70’lerin gençliğinin sokaklardaki militanlığıyla, ekrandaki bu ahlakı karşılaştıran herkes hangisinin demokrasi ruhuna sadakatin ethosu olduğuna karar verebilir.

Bu liberal ethos aydını, (Irak’ta yüzbinlerin katledildiği koşullarda bile) Amerikan çıkarlarını savunmanın bir partizanı, militanı haline getiren bir ethostur. Geçen hafta içinde ‘Endişeli Modernlik’ diye bir kavram altında Liberallerin AKP totalitarizmine birkaç eleştiri yöneltmeleri üzerine, “ne oldu düne kadar destekliyordunuz, kişisel yaşam tarzınız tehdit edilince mi eleştiriyorsunuz” itirazlarına karşı Taha Akyol, liberallerin felsefi olarak her zaman AKP’yi eleştirdiklerini savunan bir pozisyon aldı. Oysa gerçek bu değildi. Türkiye’de çoğu soldan devşirme bu ‘yetmez ama evetçi’ liberaller, Batıdaki özgürlükçü ve burjuva demokrat liberallerden çok ciddi bir farkla ayrılırlar. Batıdaki liberaller tarihsel olarak sanayi burjuvazisinin gelişim koşullarında, burjuvazinin çıkarlarını (bireysel hak ve özgülükler temelinde) devlete karşı savunan bir geleneğin ürünüdürler ve sonuçta kendi çaplarında bir burjuva demokrat ethosa sahiptirler. Bizde ise sanayi burjuvazisi devlete karşı bireysel hak ve özgürlük talep eden bir sivil toplum geleneği değil, tersine devlet himayeciliği altında, devlete karşı her tür muhalefeti sindiren bir gelenek hakim olmuştur. Demirel’in hür teşebbüs dediği, devlet destekli bir hür teşebbüstür. Dolayısıyla sosyal demokrat veya Kemalist aydının devletçiliği aynı anda onun himayesindeki sermaye yandaşlığı anlamını her zaman taşımıştır. Bu yüzden aydının demokratlığı gelir Kemalist ideolojinin sınırlarında biterdi. 70’lerde bu aydının, sol militan ruh karşısındaki durumu, biraz kanun devleti biraz da toplumsal duyarlılık, benden bu kadar, formatındadır. Peki o zaman 85’lerden itibaren M. Belge’nin ‘Yeni Gündem’i ile başlayan ve 90’lar 2000’ler boyunca gelişen, kökleşen ve militanlaşan bu akademisyen sivil toplumcu liberalliğin sosyolojik karşılığı, gerçekten ulusal bir burjuvazi ve onun pazar özgürlüğü talebi değilse, nedir ve nereye dayanır? Liberaller’in ‘bireysel hak ve özgülük’ taleplerinin sosyolojik ve politik karşılığı nedir? Buradaki ‘birey’ serbest pazarın ‘hür teşebbüs bireyi’ değildir. Çünkü bugün zaten pazar küreselleşmiş ve insanlık tarihinin en serbest koşullarına kavuşmuş durumdadır. Öyleyse bu bireysel hak ve özgürlükler tam da kelime anlamıyla ekonominin bir aktörü olan bireyin değil, ampirik bireyin ‘bireysel çıkarın’ hak ve özgürlükleridir. Batı’da liberal tercih pazarın sosyolojisine denk düşerken bizde liberal tercihin denk düşeceği sosyolojik karşılık (bugün artık hür teşebbüs değil) bizzat bireyin -aydının- kendi bireysel çıkarıdır. Ve bu iki dünya, yani Batı’daki serbest piyasa savunusu ile bizdeki bireyin çıkarı savunusu birbirinden tamamen ayrı, ilişkisiz iki dünyadır. Orada serbest piyasa kuralları (olabildiği kadar) egemenken bizde serbest bireysel ilişkiler egemendir (o yüzden iktidar, kurumlar örgütlenmesine değil, akrabalar, tanıdıklar ve yandaşlar oligarşisine dayanır). Yani küresel yağma ve talan savunusu ile bireysel çıkar savunusu bir ve aynı şeydir. Taha Akyol ya da kendine felsefi anlamda liberal diyen biri, Türkiye’de serbest rekabetten söz edilebileceğini kanıtlamalıdır. En azından altın vb. madencilik sektöründe, ya da doğal kaynakların özellikle akarsu ve HES sektöründe serbest rekabetin ne ölçüde mümkün olabildiğini göstermelidir. Osmanlıda, bir bölgenin vergisinin mültezimlere satışına dayanan iltizam sistemine ne kadar serbest rekabet denebilirse Türkiye’de Siyasal İslamcı yıllarda yapılan ihalelere de o kadar serbest rekabet denebilir. Bu bir gerçekse ve Türkiyede’ki akademisyen ve liberal aydın ‘serbest rekabeti’ dahi savunamaz noktadaysa ‘bireysel hak ve özgürlük’ savunusunun bizzat kendi kişisel ve bireysel çıkarlarının savunusu dışında hiçbir sosyolojik karşılığı yoktur. Bu yüzden bizdeki akademisyenler ve liberallerin değer sistemi, ahlakı, ethosu batının liberalleriyle karşılaştırıldığında ciddi anlamda, kirli ve haysiyetsizdir. Medyadan o denli büyük bir güç almaktadırlar ki, bu haysiyetsizliği küstah bir kibir ve militanca bir sermaye partizanlığı olarak pazarlayabilmektedirler. Evet militan oldular, M. Belge başardı. İslamcı demokrasinin kapasitesi olan ‘doğal beceri’yle pek uyumlu bir işbirliği içindeler. Türkiye’de kamusal ve politik alan, bu işbirliğinin yarattığı totaliter iklimin tahakkümü altındadır.

Marksistleri ve genel olarak solcuları demokrat olmamakla suçlayan bu liberal bireysel özgürlük savunucularının kendi bireylerinin hiç olmazsa kendi tanımladıkları çerçevede demokrat bir ruha sahip olmaları beklenir. ‘Geçen hafta içinde Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni yazar Ahmet Altan'ın aynı gazetede yazı işleri müdürlüğü yapan oğlu Kerem Altan'ın Caddebostan'da bulunan evinde Defne Joy Foster yaşamını yitirdi.’ Tüm maddi koşulların dışında, karşılıklı arzunun her tür tezahür biçimi varsayımına rağmen, bir kadını sabaha karşı en azından aşırı alkollü olması nedeniyle kendi evine bırakma erdemini göstermek yerine, Kerem Altan’ın kendi evine götürmesi, liberallerin (bu ‘bay’, Taraf’ın yazı işleri Müdürüdür) bireysel ahlaki seçimlerinin tipik bir göstergesidir. Defne’nin ölümünden sonra Kerem Altan’ın polise ‘duygusal yakınlaşma oldu öpüştük fakat sevişmedik’ diye bir ifade vermesi, kadının, hele de o anda ölmüş ve yanıt veremeyecek durumda olan bir kadının ‘özel yaşam’ına ne denli saygı duyduğunu kanıtlayan bir ethos’tur. Taraf gazetesinin ‘biz duyguları tetikliyoruz’ mottosu ile o gazetenin yazı işleri müdürünün başkasının özel yaşamına duyduğu ahlaki saygı(sızlık), birey haklarını savunan bu liberal demokrasi çıtasının daha aşağısı olmayan bir seviyeye düştüğünü göstermiyorsa neyi gösteriyor? Daha sonra bu liberal piyasa ahlakı Hıncal Uluç’un Kerem Altan’a bizim kerata’, Defne’ye ise ‘su testisi su yolunda kırıldı’ diyebilen bir haysiyetle taçlandı. M. Belge böyle bir yazı işleri Müdürünün yönettiği gazetede yazmayı sürdürebilir, çünkü kendisinin Marksistlerin ‘demokrat olmadığı’na dair 85’lerde yaptığı tespitin sonucu önerdiği alternatif akademisyen ve liberal ahlakının ‘demokratik birey’i ve onun evrensel ahlakı ve vicdanı her gün karşısında olacaktır.

Örgütlü Diller ve İsyanın dili

Bugün Türkiye’de herkes kendi acılarına odaklanmış ve karşı tarafı kendi acısını paylaşmadığı için suçluyor. Fakat bu suçlama diline iyice bakıldığında demokrasi isteyen, özgürlük isteyen bu dilin kendine demokrat, kendine özgür fakat ötekine despot olduğunu görebilirsiniz. Ötekini aşağılayan ve dışlayan bir dili demokrasinin dili olarak tanımlayamayız. Bu ülkede örgütlü diller var, bir devlet dili ve giderek devlet dili haline gelen bir siyasal islam dili, sermayenin dili, medyanın dili, kimlik dili vb. fakat bunların dışında kalan bireylerin, çevrecilerin, kadınların, farklı cinselliklerin, kent rantı mağdurlarının, öğrencilerin vb. direniş dilleri sadece farklılığın dili olabiliyorlar. Bu dillerin yukarıda Ranciere’in ‘demokratik tekilliğin bir yalnızlık olarak kavranması gerektiğini’ söylediği anlamda, yalnız diller olarak demokrasinin yegane referansı olduğunu kavramak gerek. Bu yüzden farklı (tek başına olan) bu dillere tahammülsüzlük (ve ilgisizlik) bugün Türkiye’nin yükselen değeridir. Bu yüzden bu diller sadece polis jopu ve biber gazına muhatap olabiliyor. Cumhurbaşkanı ya da YÖK başkanını ziyaret eden öğrenci temsilicileri ile dışarıda protesto eden öğrencilerin arasındaki fark, örgütlü dil (içerdekilerin devlet dili) ve dışarıdaki direnişin yalnız (tek başına) dili arasındaki farktır. Bu tek başına dillerin, direnişin dillerinin yazgısı sadece demokrasiye çıkar başka yere değil. Çünkü örgütlü dillerin marifetlerine bakıyorsunuz; Diyanet Vakfını yürüten bayanın görevine son veriliyor, Orhan Miroğlu mortoğlu olmakla tehdit ediliyor, Celal Bayar Üniversitesi rektörü öğrencileri slogan atarsanız kimliklerinizi toplar üniversiteden atarım diyor. Rektörler dolmabahçede başbakanın önünde tesbih gibi diziliyken protesto etmeye çalışan öğrenciler coplanıyor, gazlanıyor, şiddet gören bayan öğrenci çocuk düşürüyor, toplumdan adeta kadına yönelik şiddet fışkırıyor, günde üç kadın ölüyor, çocuk istismarı ve cinsel taciz nerdeyse kanıksanmış durumda, şirketlerde başını hafifçe kaldıran hak isteyen derhal işinden atılıyor, okullarda müdür, üniversitelerde rektör terörü esiyor. Bir gazeteci farklı bir şey yazsa soluğu silivride alıyor, KCK sanıkları dilsizliğe mahkum ediliyor, heykelin dili ‘ucube’oluyor, bir protesto pankartı ‘paçavra’ oluyor, Cumhuriyet değerlerinin savunusu terör suçuna dönüşüyor, tarım üreticisin feryatları duyulmayan gürültü oluyor. Liberaller bu tahammülsüzlüğün faşistleştiği, totaliter düzene demokrasi diyor, ‘yetmez ama evet’ diyor, referanduma hayır diyenleri, statükoculukla, ittihatçılıkla, darbecilikle vb. suçluyor vb. Başbakan “bi-taraf olan bertaraf olur” diyor vb. vb. Ve nihayet, örneğin Bejan Matur 2010 (Mart’tı galiba) Abant toplantısında soruyor, mealen; “biz bu mağduriyetlerimizi dile getiriyoruz da, hiçbir şeyin çözüldüğü yok, biz birbirimize düşerken arkada birileri seyrediyor, bu perdenin gerisinde kim var?” Bu soru güzel bir soruydu ve o toplantıda yanıtlanmadı. Örgütlü diller kendileri adına “demokrasi ve özgürlüğü” savunurken bir başkasını suçlamayı el altında tutarak konuşuyor. Ortak bir dil ve ortak bir hakikat yok. İslam kalkıyor kendi ataerkil değerlerini, totalitarizmini ortak dil diye dayatıyor. Cumhuriyet kendi dilini dayatıyor, Kürtler, Türkler aynı şeyi yapıyor, piyasa adeta bir hayat dayatıyor vb. Ortak dil her tür örgütlü dilin kendi geçmişinin acılarına tutunarak, o acıları sermaye yaparak işleyen dili olamaz. Çünkü herkesin acıları var. Bu toplum birinin ya da diğerinin kendi acılarını telafi edecek bir düzene demokrasi deme eşiğini aşmak zorundadır. Farklılıkların biri ya da diğerinin özgürlüğünü kazandığı düzene demokrasi deme eşiğini aşmak zorundadır. Adaleti bir tekilin kendi çıkarlarını ve arzularını tatmin eden sistem olarak görme eşiğini aşmak zorundadır. Bu zorunluluk ortak dil olarak sadece yukarda örneklerini verdiğim, farklı dillere, direnişin (tek başına) dillerine gönderir, başka hiçbir yere değil. Demokrasi önce kendi ruhunun dilini konuşur, sonra politikanın dilini. Nasıl hiç kimse kendi ruhunu sonsuza dek susturamazsa, demokrasinin direniş ruhu da sonsuza dek susturulamaz. Hiçbir örgütlü dilin buna gücü yetmez.

Televizyon haberlerine şöyle tesadüfi bir bakış bile şunu gösteriyor ki hemen herkes uğradığı mağduriyeti haykırıyor. Suikaste kurban giden eski DİSK başkanı Kemal Türkler’in kızı haykırıyor, “babamın ölüsünden bile korkuyorsunuz, korkun, korkmalısınız da”. Özürlüler haykırıyor, “bizi toplama kamplarına kapatamazsınız”, kadınlar haykırıyor, “kadın şiddetine, kadınların öldürülmesine, çocuk istismarına son”. Aleviler haykırıyor “bize zorunlu din dersi vermezsiniz, cem evleri ibadet yerimizdir”. Öğrenciler haykırıyor, “parasız eğitim, üniversite özerkliği, YÖK kaldırılsın”. HES köylüleri haykırıyor, “doğamızı katledemezsiniz”. Çanakkale belediye başkanı öfke içinde, altın şirketlerine sesleniyor, “bileziklerimizi, yüzüklerimizi verelim defolun gidin”. Kentsel dönüşüm adındaki kent rantı yağmacılarına mahalle sakinleri haykırıyor “barınma hakkımızı alamazsınız”. İşçilerin sesi çıkmıyor, sadece ölüyorlar, Ostim’de, kömür havzaları ya da maden göçüklerinde, tersanelerde, iş güvenliği cinayetlerinde yirmişer otuzar ölüyorlar ve arkalarından sadece ağıtlar yükseliyor (sendikalar ruhunu çoktan yitirmiş ya da satmış). İşsizler bağıramıyor, en ufak bir kıpırtıda polis copları, tazyikli sular patlıyor sırtlarında. Açlık sınırında yaşayan emekliler ihtiyar ve güçsüz. Ürünlerini satamayan köylüler sokaklarda. Bütün bu haykırışların, bu farklı ve ‘tek başına’ dillerin, bu isyan ruhunun karşısında polis devletinden önce örgütlü diller var; medyadan, okullardan, camilerden ve devletten saniyede bilmem ne kadar bin ton halinde toplumun üzerine boca edilen örgütlü diller; islamın ve devletin dili, sermayenin dili, Kürtlerin dili, Türklerin dili, liberallerin dili. Kendi geçmiş acılarının içinden konuşan tüm örgütlü diller, burada ve şimdinin farklı direniş dillerini görmezlikten gelme suçluluklarını telafi etmek üzere mağduriyetlerine onur kazandırma telaşına düşmüş durumda. Örgütlü diller dünü yaşarken ve muhalefetlerini birbirinden hesap sorma biçimi dışında ortaya koyamazken, direnişin farklı dilleri burada, bugün ve şimdi iktidara direnişin, demokratik eylemini cisimleştirmektedirler. Hangisi öfkenin ve kinin dili hangisi demokrasinin dili? Örgütlü dillerin mağduriyet kibirlerinden öfke patlamalarına dek kurdukları tahakkümün, isyanın farklı dillerini vesayet altına aldığı bir noktadayız. Fakat garip bir şey var, hemen tüm örgütlü diller -şu ya da bu şekilde, iktidarda ya da ‘iktidar taşıyıcısı’ oldukları halde -şu isyan ahalisinden utanmadan- hala mağduriyetlerinin tazmin ve telafi edilmesini istiyor… Mağduriyet ölçümüne girsek bugün gerçekten kim mağdur, çokluk mu, örgütlü diller mi? Üstelik hepsinin sesinde bir nefret tınısı, bir hınç duygusu semaya yayılıyor. Sıradan insanın zihni karmakarışık, allak bullak. Her şey birbirine karıştı. Kim haklı, neden ve nasıl haklı, kim kimden ne istiyor? Ve daha binlerce soru yanıtsız, serseri mayınlar halinde sokaklarda, evlerde, işyerlerinde patlıyor. Tam bir zihinsel çöküş, entelektüel kakafoni, birbirine sağır algılama karmaşaları ve paranoyalar, patolojiler, azgın bir düşmanlık ve nefret ülkenin üstünde kol geziyor. Böyle bir tarihi dönem yaşanmamıştı, ilk kez bu denli kavgalı bir toplum durumu. Bu artık bir ‘toplum durumu’ olmaktan çıktı. Bu artık açık açık bir ‘doğa durumu’. CIA destekli Leviathan, emniyet istihbaratı, adalet bakanlığı, elektronik dinleme teşkilatları, İslamcı savcılar ve F tipi polisleriyle, ‘Yeni Sözleşme’sini hazırlamış 11 Haziran seçimlerini bekliyor. Son on beş yıldır entelektüel ortama fiilen egemen olan liberal zihniyet yarattığı, onayladığı, desteklediği ve savunduğu bu tablonun bekasını ‘yeni Anayasa’ ile damgalamaya hazır. Bütün bu tabloda yok edilmek istenen tek şey, isyanın farklı dilleri, yok edilen tek şey ‘ortak çıkar”dır. Küresel sistemin temel düşmanı farklı direniş dilleri ve ‘kamusal yarar” tarihin çöplüğüne atılmaya çalışılırken, yerine bir yıldız ikame ediliyor; “bireysel çıkar özgürlüğü.” Soru çok nettir, demokrasinin referansı hangisidir? Fakat, bireysel çıkarı özgürlük olarak mitleştirmenin ve ‘yeni anayasa’ya nakşederek politik rejime dönüştürmenin bir tek sonucu olabilir; İsyan. Akademisyenler bunu bir yere yazsınlar; çünkü eşitlik adı altında büyük balığın küçük balığı yuttuğu, güçlünün güçsüzü köleleştirdiği bu doğal durumun, bu ‘bireysel özgülük ve bireysel çıkar’ düzeninin nihayetinde, yani zalimin bütün tasallut ve kibrinin sonunda Muhammed Bouazizi var, oradan bize bakan, ve isyanın soluğunu tüm hepimizin üzerine serpen Bouazizi. Bireysel özgürlükle şekerlenmiş bireysel çıkarın ufku (yani yönetici oligarşinin milyardolarları) zamanın bir anında çokluğun rastgele isyanıyla karşılaşır, karşılaşmak zorundadır. Ve örgütlü diller kılığındaki sermaye bu isyanı bastırmak üzere, polisiyle savcısıyla, rektörüyle müdürüyle, kimliğiyle, diniyle ve nihayet teolojik politikasıyla, hayatın hücrelerine dek sinmek ve tahakkümüne ‘demokrasi’ adını vermek zorundadır. Ve zamanımız bir ‘entelektüeller zamanı’ ise -ki öyle-, aydının rolüne dair yakıcı soru şudur; aydının ethosu mutabakat demokrasisi ve teolojik politika hattında totaliter ahlakla mı, isyanın ethosuyla mı somutlanacaktır? Bu sorunun, alabildiğine acil ve bir o kadar çıplak bir yanıta -karara- ihtiyacı var.

Bouazizi’nin kendini yakarak, varlıktan radikal geri çekilmesinin yarattığı ontolojik boşluk ancak çokluğun yeri olması halinde Bouazizinin tekil eylemini, bir isyan Ateşi olarak evrensel bir gerçekliğe dönüştürür. Bu birin ikiye açıldığı yerdir. ‘Bir’, şeyleşmiş kendiyken kaybettiği tikelin sonsuz ufku olarak çoklukla, ancak kendini hiçlemek yoluyla buluşur. İşte o uğrakta, Bouazizi’nin yokluğu yoluyla buluştuğu çokluk isyan olarak mevcuda gelir. Bu anlamda kolektif ayaklanma tekilin tözüdür, hakikatidir. İşsizin kendi tekil hakikatini çokluk içinde evrensele açma an’ı, garip bir paradoksun da açılış sahnesidir. Şöyle ki; Hrant Dink’i alsalar elinizden neyiniz kalır geriye, Türk/Kürt kimliğinizi alsalar elinizden neyiniz kalır geriye, şair, yazar, profesör, kanaat önderi, sendika, dernek, stk başkanı vb. sıfatlarınızı alsalar elinizden neyiniz kalır geriye; 21. yüzyılda solculuk ya da çokluğun, ortaklıkta olmanın hakikati işte o geriye kalan yerden başlar. Orası ‘ortak’ın (common) yeridir ve tekilin gerçek evrenselliği oradan yükselir. Demokrasinin ruhu eğer bir isyan ateşiyse ve bu bizim özelimizde Anadolu’nun kültürel genlerinde kayıtlıysa, ancak hasret biçimindedir vuslat değil. Aşkın hakikati vuslata değil hasrete kayıtlıdır. Demokrasi ya da ortaklıkta olma davasının bir vuslat biçimi, bir varış noktası yoktur, o insan olmayı, dünyada olmayı ve ortaklıkta olmayı her an her eylemde yaşamak ve bu yaşamayı hakikat olarak anlamak demektir. Aşk, vuslata erince biter, demokrasi bir rejim olunca (eşitsizliği bir şekilde sabitleyince yani) totaliterleşir, ruhunu yitirir (bu yüzden teolojik-politikin kaderi totalitarizm ve diktatörlüktür). Oysa hasretin aşkı, dünyada olma hasreti, adalet hasreti, ortaklıkta olmayı birlikte yaşamaya çevirme hasreti ve iradesi, bunlar, tamama erecek türden aşklar değildir. Bunlar tekilin evrensel gerçekliğidir (evrenselin tekil gerçekliği değil). Demokrasi ancak sonsuza açılan bir hasretle tanımlanır ve her eylemde yani her sonluda bu sonsuz, bu hasret (birlikte yaşama) tecelli eder, tabi eğer o hasrete o aşka bağlılık ve sadakat varsa tecelli eder; demokratik politika, ortaklığa açılan bir politika olarak bu tecellidir. Politika bu tecelliyi ortaklıkta oluşa taşıyan bir başka kapı, bir başka usuldür. Politika adaletin iktidarının yeridir. Oysa demokrasi bu iktidar olsa da olmasa da, insan olma, dünyada olma ve birlikte olma adına bir hasretin adı, ruhu, duygusudur. Yoksulluğun, işsizliğin, varlıktan men edilmişliğin onurunun inşası bu ruh olmadan asla mümkün değildir. Devrim, politik reçeteler vesaire. Akıl çok akıllıdır ve bir sürü yeniden formatlama şablonu üretebilir fakat her şeyin öncesindeki hakikate, çokluğa ve onun isyan ruhuna sadakat yoksa, var olmak değil ancak onun sıfatlarına hapsolmakla sonuçlanır. Bu insan türünün kapasitesine ihanettir. Birlikte yaşamanın yoluna isyan kültürünün, direniş değerlerinin içinde buluşmakla çıkılır. Demokrasinin bu yüksek çıtası “kendini kendinden ayırmak koşuluyla kendi kendinin sonu olabilen insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin” çıtasıdır. Ortaklıkta olma; bireyin ‘salt kendine ait amaçlar’a sahip olma” ihtiyacını duyacağı koşulları ortadan kaldırma davasıdır. Bu bir varış noktasının tarifi değil, bugün, şimdi kurulacak eşitlikçi duyu ve adaletin yeridir. Küresel sermaye düzenine şimdi ve her yerde direnişin adıdır. Demokrasinin ruhu, bugün öğrencilerin yumurtalarından, kadınların haykırışına, doğayı, iklimi, suyu sahipleniş biçimlerine dek devlet ve şirketler dünyasının tüm tezahürlerine karşı başkaldırı, emekçinin kölece çalışma koşullarına karşı her başkaldırı vb. eylemlerinin üzerine serpilmiştir. Devlet-şirket dünyasıyla mutabık kalmanın koşulu olan ve politikayı kendini özne kıldığı “bütün”le tanımlayan örgütlü dillerden ayrıldıktan sonra kişiden geriye kalan kişiyle başlar demokrasi. Fakat bunun öncesinde ne demokrasi ne de sol vardır.

Bugün demokratik politika ‘birlik’in değil, ‘birlik olmayan’ın (ortak’ın, çokluğun) simgeselleştirilmesine ihtiyaç duymaktadır. Bu farklılaştırıcı, ayrıştırıcı (çokkültürcü ırkçılığa varan) modern düşünce hattına dahil olmak demek değildir, tersine bedenler ve dillerin varlığının ilanına dayalı demokratik materyalizmin ‘her şey’ demek olduğu (fakat politikanın ‘her şey’ demek olmadığı) ortak, çokluk ve onun isyan ruhuna (yani demokrasiye, komünizme) sadakatın birleştirici düşünce hattına girmek demektir. Böyle bir düşünce güzergahı zaten eylemdir (praksistir). Nancy’nin demokrasi’yi tanımladığı anlamda ‘Birlik’ politik değildir, sadakatın birliği olarak, ortaklığa inançtır. Badiou’cu bir dille bu, ‘inanca ihtiyacımız var’ demektir. Dolayısıyla çokluğun demokratik politikasının yani ortaklık davasının dili ayrıştırıcı değil, birleştirici bir dildir. Türkiye’nin bugün bu dile, ortağın diline, ve onun ruhuna yani isyana ihtiyacı var.


hç.

19 Ocak-10 Şubat 2011


Notlar:

1. Jean-Luc Nancy, The Truth of Democracy (Fordham University Pres, New York, 2010) s. 39 (Metin içinde TD)

2. Akt. Antonio Negri, Devrim Zamanı, çev. Yavuz Alogan, (Ayrıntı, İst.2005), s.9

3. Teolojik-politik yada politik teoloji, Türkçe’ye ‘siyasi ilahiyat’ olarak çevrilmiş. (Bkz. Carl Schmitt, çev: Emre Zeybekoğlu, -Dost Kitabevi Yayınları, Ank. 2005-).

Şimdi politik teoloji, Nancy’nin “Genel olarak belirtmek gerekirse bu modernitenin anlamı ya da özü üzerine bir tartışmadır.” (TD, 40). Tartışmayı ilk kez 1922’ tarihli “Politik Teoloji” kitabıyla Carl Schmitt açıyor. Burada bütün boyutlarını ele almayacağız ancak, temel hatlarıyla Schmitt’in vermek istediği temel anlamı özetleyelim. (sayfa numaralarıyla aktardığım alıntılar yukarıdaki Türkçe çeviridendir). “Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır. Sadece tarihsel gelişimleri dolayısıyla değil, -çünkü bu kavramlar ilahiyattan devlet kuramına aktarılmışlardır, örneğin her şeye kadir Tanrı, her şeye kadir kanun koyucuya dönüşmüştür-” (s.43). “ ‘devletin münhasır hakim otoritesi’ teorisi, devleti, “mistik üretim” yoluyla ortaya çıkaran iktidar tekeline sahip soyut bir (birey benzerine), (kendine özgü bir birliğe) dönüştürür. Preuss’a göre, bu, Tanrı’nın inayetinin hukuki kılıfı ve Maurenbrecher öğretilerinin, dini olanın yerine hukuki kurguların geçmesi yoluyla değiştirilerek tekrarıdır.”(44). Schmit tüm bir doğal hukuk geleneği ve aydınlanma düşüncesinin, monark, prens, kanun koyucu, egemenlik, genel irade vb kavramları ilahiyattan alarak dünyevileştirdiğini (bugüne kadar çürütülememiş bir analizle) iler sürer. Örn. Prens’le ilgili olarak şu çarpıcı betimi verir; “Prens devletin doğasında varolan bütün özellikleri bir tür sürekli yaratım yoluyla geliştirir. Prens siyasi dünyaya aktarılan Kartezyen Tanrı’dır”(50). Descartes’dan şu satırları aktarır; “ Doğa’daki bu yasaları yapan Tanrı’dır, tıpkı kralın kendi krallığındaki yasaları yaptığı gibi”(50). “Tanrı’nın özel değil, sadece genel irade beyanlarında bulunduğu yolundaki metafizik hüküm, Leibniz ve Malebranche’ın metafiziğine hakimdir. Rousseau’da genel irade egemenin iradesiyle özdeş hale gelir; ama aynı zamanda genel kavramı kendi öznesi bağlamında niceliksel bir kesinlik kazanır ki bu, halkın egemen haline gelmesi anlamına gelir. Böylece, o zamana kadarki egemenlik kavramının dezisyonist ve personalist unsuru kaybolur. Halkın iradesi her zaman iyidir”(51) “Tocqueville Amerikan demokrasisini tasvir ederken, her şeyin sebebi ve sonucu olan ve her şeyin kendisinden doğup tekrar ona döndüğü tanrı dünya üzerinde nasıl salınıyorsa, Halkın da demokratik düşüncede devlet yaşamı üzerinde öyle salındığını anlatır”(52). Özetle, “İnsan” ve “İnsanlığın”, Tanrı’nın yerini aldığı modern projede teolojinin dünyevileşmesinin (sekülerleşmesinin) mekanizmasını Schmitt’in şu türden analojileri bütün berraklığıyla sergiler. ‘İnsan iyidir’, ‘insanlık değerleri kutsaldır’, “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” “Halk iradesi”, “Halk egemenliği”, “her şeye kadir devlet” vb. cümlelere dek giden tüm bu metafizik mottoların karşılığı şudur: “Allah büyüktür”. İnsanın üstünlüğünden hukukun üstünlüğüne giden teolojik politik düşüncenin modalitesini Schmitt, en net biçimde Siyasal Kavramı adlı kitabına verir; “Hobbes’un sürekli vurguladığı şey, hukukun egemenliğinin, hukuk normlarını koyan ve uygulayan insanların egemenliği anlamına geldiğidir. Bu anlamda, eğer belli insanların daha üstün bir düzene dayanarak, daha alt bir düzenin insanları üzerinde egemenlik kurması gibi siyasal bir anlamda kullanılmıyorsa, “daha üstün bir düzenin” (hukukun üstünlüğü düzeninin –hç) egemenliği boş bir laf olmaktan öteye geçemez. Buradaki siyasal düşünce, özerkliği ve kendi içindeki bütünlüğü dikkate alındığında, çürütülemez. Çünkü “hukuk”, “insanlık”, “düzen” ya da “barış” adına diğer somut insanlara karşı savaşan, hep somut insan gruplarıdır.” (Carl Schmitt, Siyasal kavramı, çev. Ece Göztepe – Metis, İst. 2006- s.87).

4. J. Ranciere, Uyuşmazlık, Politika ve Felsefe, çev: Hakkı Hünler, (Ara-lık yay. İzm.2005)

5. Etienne Balibar, ‘What Makes a People a People? Roueseau and Kant’ , in, Masses Classes and the Public Sphere, Ed. Mike Hill and Warren Montag (Verso, London, 2000) s.109

6. Jacques Ranciere, Hatred of Democracy, (Verso, London, 2009) s. 91 (Metin içinde HD)

7. Alain Badiou, Sonsuz Düşünce, Çev.Işık Ergüden, Tuncay Birkan (Metis yay. İst. 2006) s.88-9

8. M.Belge, Birikim, Şubat 2020 sayı 250, s.12