1.Eşiğin “Ne Olduğu”ndan “Nasıl İşlediği”ne
İster Zygmunt Bauman’ın ‘katı modernite’- ‘akışkan modernite’ ayrımını alalım, ister Lyotard’ın ‘postmodern durum’unu, Deleuze’ün ‘denetim Toplumu’ tanımını, Lazzarato’nun ‘borçlandırılmış insanın imali’ni ya da ister Srnicek’in ‘platform kapitalizmi’ni vb. hepsinde ortak olarak gördüğümüz şey, neoliberalizmin dünyayı radikal bir istikrarsızlığa ya da kaotik bir duruma soktuğudur. Politikadan ekonomiye, ekolojiden kültüre sanayi toplumunun kendi çelişkilerine rağmen taşıdığı o temsiliyete dayalı görece istikrarlı politik yapısı berhava olmuş, yerini her alanda her gün değişen, devinen, dönüşen risklerin ve tehlikelerin giderek arttığı istikrarsız bir çağ almış durumda. Savaşların, ekonomik krizlerin, lider ülkelerin haydutluklarının birbirini izlediği neredeyse bir vahşet dönemi. İstikrar ve istikrarsızlık arasındaki eşik hızla kapanıyor. İlki, artan güvenlik, hiyerarşik kontrol, kurallar, düzenlemeler ve sınıflandırma yoluyla riski ve düzensizliği en aza indirme kaygısıyla karakterize edilirken, ikincisi kaçınılmaz olarak belirsizlik, muğlaklık ve kaos ile şekillenmektedir. Eşiğin kapanması demek belirsizliğin, bilinmeyenin kenarına çok yaklaşıldığı, sınıra gelindiği anlamını taşır. Gerilimin en yüksek olduğu nokta.
Uçurumun kenarında olmak o kadar güvenli değildir, her an bir tehlikeyle karşılaşılabilir. Kenar genellikle sağlam zemin ile istikrarsızlık arasında bir ayrımdır. Kenarın bir tarafında, ayağımızı bastığımız zemin sağlamdır. Bizi destekler ve ayakta tutar. Kenarın diğer tarafında ise manzara açık, belirsiz ve hatta bilinmezdir. Yine de bu görünüşte düşmanca, affetmeyen kenarlar, büyük bir güzelliğe sahip bir manzaranın parçası olabilir. Yabancı, alışılmadık veya riskli olan şeylere karşı bir çekicilik, cazibe veya ilgi olabilir (Havva'nın Cennet Bahçesi'ndeki elmayı alması gibi). Oysa bu kenarları çevreleyen güzellik, genellikle bir tehlike veya risk unsuruyla örtülüdür. AVM’ler, kredi kartları, tüketim güzeldir ancak borçlanma sarmalı, faiz, banka sömürüsü gibi tehlikelerin üstünü örter. Tersine alışılmadık ve bilinmeyen, aynı zamanda korku ve endişenin, potansiyel riskin ve düzensizliğin de bir nesnesini oluşturur. Artan belirsizlik, karmaşıklık ve risk dolu bir dünyayla başa çıkma problemi birincil hale gelebilir ve her şeyin önüne geçebilir. Bu aynı zamanda çözüm için arayış dinamiğinin en yaratıcı, en yenilikçi bir döneme girildiğinin de habercisidir. Eğer zamanın ruhundan söz edilecekse bu, bugün herkesi kucaklayan ve kuşatan arayış dinamiğini yansıtır.
Eşik literatürü görece yeni bir araştırma alanı. Özellikle son birkaç on yıldır, eğitim, nörobilim (psikofizik), sosyoloji ve kolektif davranış, edebiyat teorisi, ekonomi, ekoloji vb. alanlarda artan bir ilgiyle geliştiriliyor. Geliştirilen en önemli bulguların başında ‘kaos eşiği’ kavramı yer alıyor. “Bu, bir sistemin gerçek bir kaotik duruma geçmeden hemen önce dengede durduğu noktadır. İşte tam da kaosun eşiğinde, yaratıcılığın en güçlü olduğu yer orasıdır. Aynı zamanda enerji ve duygu seviyelerinin yüksek olduğu, risk alma, heyecan ve yorgunluğun bir arada bulunduğu bir alandır. Belirsizlik, kaygı, şüphe, şans, hata ve "karmaşık işlerle" karşılaşmalarla karakterize edilir” (R.D. Stacey, 2002).”
Burada kaos eşiği bir yandan “kaotik duruma geçmeden hemen önceki denge”, öte yandan “yaratıcılığın en güçlü olduğu yer” olarak tanımlanıyor. Öncelikle Kaosun kendisi ile kaosun kenarı ya da eşiğinin farklı anlamlar içerdiği ayrımı önemli, çünkü kaosun kendisi belirlenebilir bir yapı sunmaz. Ama kaos eşiğinde sistem hâlâ bütünüyle çözülmemiştir. Tam tersine, mevcut düzen ile mümkün düzenler arasında gerilimli bir ara durum vardır. Dolayısıyla eşiğin dengesi stabil değildir. Çünkü gerilimin olduğu bir sistemin kararlı dengede olduğu söylenemez. Simondon'un terminolojisinde, birey az çok 'yarı kararlıdır': termodinamikten türetilen 'yarı kararlılık' terimi, kararlı 'biçimine' dayalı olarak değil, belirsizliğinde yer alan potansiyel enerji ile ilgili ama yine de kalıcı olan bir sistemi tanımlar. Simondon;
“Kadim insanlar yalnızca istikrarsızlık ve istikrar, hareket ve dinginlik durumlarını tanıyorlardı, ancak yarı kararlılık konusunda açık ve nesnel bir fikirleri yoktu. Yarı kararlılığı tanımlamak için, belirli bir sistemde bulunan potansiyel enerji kavramını, düzen kavramını ve entropideki artış kavramını tanıtmak gerekir. Bu şekilde varlığı, kararlı denge ve hareketsizlikten çok farklı olan yarı kararlı halinde tanımlamak mümkündür. … Canlı varlığın oluşu, devam eden bir bireyleşmedir, daha doğrusu, yarı kararlılıktan yarı kararlılığa ilerleyen bireyleşme tezahürünün bir dizisidir (ILFI 6) ”Varlığın içinde kalıcı iletişim gerektiren ve yaşamın önkoşulu olan yarı kararlılığı sürdüren daha eksiksiz bir iç rezonans rejimi vardır. Yarı kararlı bir durumun meydana geldiği bir sistem dışında gerçek bir birey yoktur” (ILFI 262)
Dolayısıyla kaos eşiği istikrarlı bir dengeye oturtulamaz. Aslında belki de böyle bir denge durumu (homeostatik denge) hiç yoktur. Asıl olan yarı kararlı dengedir ve fiziksel, biyolojik, ruhsal ve kolektif tüm bireyleşme süreçlerini tanımlar. Bu yüzden eşik, sadece düzen ile düzensizlik arasındaki belirsiz alan değil, düzenin dönüşebilirliğinin maksimuma çıktığı alandır. Ve burada “potansiyel” kendiliğinden ortaya çıkar. Potansiyel, henüz gerçekleşmemiş bir şeyin depoda beklemesi değildir. Gerilim nedeniyle gerçekleşebilir hale gelen dönüşüm kapasitesidir. Eşik, antik Yunan'da 'kaos' kelimesinin başlangıçta 'şeyler ortaya çıkmadan önce var olan bir uçurum veya boşluk' anlamında kullanılmasının tersine, iki durum arasındaki boşluk değildir. Eskinin kaybedildiği fakat yeninin henüz kazanılmadığı, yani eski yapının artık işlemediği fakat yeni yapının henüz kristalleşmediği yarı kararlı (metastabil) durumdur. Dolayısıyla bu noktada klasik literatürün stabiliteye bağlı kalan “eşik nedir” sorusundan, ontopolitik düzeyde “eşik ne yapar ya da daha doğrusu eşik nasıl işler?” sorusuna geçmemiz gerekir. Burada eşik, örneğin bireyleşmenin gerçekleştiği bir yer değil; bireyleşmeyi mümkün kılan işleyiştir. Klasik eşik tasvirinde eşik genellikle iki alan arasındadır. Eşik, A ve B arasındadır. Bir taraf düzen, güvenlik, bilinen; diğer taraf belirsizlik, kaos, bilinmeyendir. Dolayısıyla eşik bir ara-bölge, bir geçiş mekânı gibi düşünülür. Bu, geometrik bir tahayyüldür.
Şimdi bu geometrik tahayyülle ilgili felsefi bir örnek üzerinde duralım. Spinoza şöyle diyor:
İnsanlar… sıklıkla öyle zor bir durumda kalırlar ki hiçbir plana karar veremezler. O zaman genellikle umut ve korku arasında (inter spem metumque misere fluctuant) perişan bir şekilde gidip gelirler, belirsiz şans nimetlerini aşırı derecede arzularlar ve her şeye inanmaya hazırdırlar. Zihin şüphe içindeyken, kolayca bir o yana bir bu yana sürüklenir—ve özellikle de umut ve korkuyla sarsıldığında (dum spe, et metu agitatus) durma noktasına geldiğinde daha da kolay. Başka zamanlarda ise aşırı özgüvenli, övünçlü ve küstah olur (Spinoza,TTP’den akt. Jonathan Harmat, 2024, 64)
Spinoza’yı burada ilgilendiren bireysel zihinlerin ve bedenlerin dalgalanan yapısıdır (fluctuatio animi). Dalgalanmada sorun ‘neşeli tutkuların’ statüsü ve bu statünün dalgalanan tutkularla (pasiflikten etkinliğe geçişle) ilişkisidir. Harmat bu noktada Deleuze’le ilgili bir tartışmayı gündeme getiriyor. Deleuze’de neşeli tutkular pasif kölelik ve aktif özgürlük uç noktaları arasında ara bir yer işgal ediyor ve böylece birinden diğerine geçiş sorunu olarak ortaya çıkıyor. Harmat’ın ifadesiyle:
“Deleuze'ün ilk olarak neşeli tutkulara atfettiği, üzücü tutkular ve neşeli eylemler arasındaki ara yer, böylece nihai analizde onları aklın tarafına doğru eğmeye yol açar; Bunlar, “akılla uyumlu” (E4p59def) tesadüfi karşılaşmalardan doğan duygusal sonuçlardır. Bu nedenle Deleuze, “Gücünün tamamına kavuşmadan önce”, “güçlü özgür insan, neşeli tutkularıyla, eylem gücünü artıran duygularıyla tanınabilir” der (Deleuze, Expressionism, 262).
Burada önemli olan, bu tutkular hakkındaki fikirlerimizin hâlâ yetersiz olması ve dolayısıyla bize bahşettikleri sevincin bizim için iyi mi yoksa kötü mü olduğunu bilmememizdir (E4p59s; G II 254). Bu içsel belirsizlik nedeniyle, neşeli tutkular yalnızca potansiyel olarak rasyoneldir veya henüz tam olarak rasyonel değildir. Bu nedenle Deleuze, aklın iki aşamasını vurgular: “eylem gücümüzü artırmak en fazla sayıda neşeli pasif duygu deneyimlemeye çalışarak ve oradan da eylem gücümüzün kendisi aktif duygular üretebilecek hale geldiği son bir aşamaya geçmek.” Ancak hemen önemli bir sonuç ekler: “İki aşama arasındaki bağlantı, elbette, gizemli kalır” (Deleuze, Expressionism, 262; 275; Practical Philosophy, 55-6,) (abç). Deleuze'nin neşeli tutkular yoluyla pasiflikten etkinliğe geçiş tartışmasının karakteristik özelliği, bu 'gizemli bağlantıyı' açıklamaya çalıştığı her seferinde yarı dini bir dile başvurmasıdır; O, neşeli tutkuların artışını “dönüşüm noktasına, egemenliğimizi kuracak, bizi eyleme, aktif sevinçlere layık kılacak başkalaşım noktasına” yaklaşmak olarak tanımlar.” (J.Harmat, 2024, 68)
Bireylerin esas olarak üzücü tutkular tarafından belirlenen bir varoluş halinden, giderek artan bir şekilde eylem gücüne (potentia agendi) sahip olmaya ve bu güçten yeterli fikirler geliştirip neşeli eylemler üretmeye nasıl geçebilecekleri konusunda Deleuze bu geçişi ‘gizemli’ olarak tanımlıyor. Oysa Spinoza “Özgürlüğün ne bu arzulardan ne de duygulardan kurtuluşla değil bizzat bu duygular aracılığıyla elde edileceğini” düşünür. Ve Harmat ancak diyor “bu geçişin, baş döndürücü bir ruh dalgalanması” aşamasından geçmeden gerçekleşemeyeceğinin altını çiziyor. Bunun nedeni, “ruh dalgalanmasının, birden fazla, zıt duygunun bizi aynı anda etkilediği bir yapıyı tanımlamasıdır.” (s.80).
Fluctuatio animi, mevcut belirlenimlerin artık birlikte sürdürülemediği fakat yeni bir belirlenimin henüz oluşmadığı durumdur. Yani basitçe “kararsızlık” değil, aynı anda birbirine zıt duygular tarafından belirlenme hali. Dolayısıyla beden bir bakıma birden fazla yöne çekiliyor; zihin ise bu çekişmenin içinde henüz yeni bir düzenleme kurmuş değil. Dolayısıyla Spinozacı açıdan burada henüz her şey çözülmüş değil. Tam tersine, mevcut duygulanımsal düzen hâlâ çalışıyor ama birbirine zıt belirlenimler tarafından aşırı yüklenmiş durumda. Tam da burada fluctuatio animi bir sonuç değil geçişin içinden geçmek zorunda olduğu eşiksel bir faz. Gizem anlatısı mecburen bir sıçrama problemi doğurur. Oysa Spinoza'ya göre gerçek özgürlük ne arzudan ne de duygulardan kurtuluştur, aksine bunlar aracılığıyla elde edilir. Üzüntüden neşeye faz kayması. Beden ile zihin iki ayrı şeyin birbirini etkilemesi değil; aynı duygulanımsal olayın bedensel ve düşünsel ifadeleridir. Dolayısyla eşikte olan sadece “zihin” değildir. Yani felsefi tartışmadaki ara yeri ‘rasyonele eğme’ meselesi yetersiz bir gözlemdir. Çünkü eşikte olan sadece zihin değildir, beden ile zihin birlikte eşiktedir. Spinoza’nın fluctuatio animi, Simondon’un yarı kararlı gerilim dediği şeyi biz burada ‘eşiksel işlem’ olarak ele alıyoruz. Üçünde de ortak olan şey kararsızlık değil, dönüşebilirliktir. Eşik, kararsızlığın bulunduğu yer değildir; kararsızlığın dönüşüm potansiyeli kazandığı işlemdir. Yani “düzenin dönüşebilirliğinin maksimuma çıktığı alan. Özetle ruh dalgalanması, duygulanımların henüz yeni bir eylem gücü düzeninde örgütlenmediği; fakat tam da bu nedenle yeni bir örgütlenme olanağının açıldığı eşiksel fazdır. Eşik, çelişkili duygulanımların ortadan kaldırıldığı değil, onların yeni bir potentia agendi içinde yeniden örgütlenebildiği fazdır. Bu anlamda Spinoza'daki ruh dalgalanmasını, eşiksel işleyişin felsefi bir örneği olarak ele aldım.
Oysa geometrik tahayyülün eşik literatürünün hemen hepsinde ve Harmat’ın verdiği Deleuze örneğinde devam ettiğini gördük. Eşik A ve B arasındadır ve eşik bir ara-bölge, bir geçiş mekânı gibi düşünülür. Her ne kadar ‘gizemli bağlantı’, ya da “baş döndürücü bir ruh dalgalanması”ndan geçse de sonuçta bu tartışma zemini, geometrik bir tahayyüldür. Oysa “eşik nasıl işler?” diye sorduğumuz anda: A ve B arasındaki eşik tahayyülünü bırakıp, A ve B arasına ‘eşiksel işlemi’, ‘eşiksel fazı’ düşünmeye başlarız. Bu, kimliklerin ne pahasına olursa olsun üretimi, korunması ve yeniden üretimi olan "stabilite"nin tartışmasız değerine dayanan modern projeden vazgeçmek anlamına gelir. Tam da tutkuları rasyonele eğme, rasyonelle uyumlu gösterme yerine ontopolitik bir duruş tercihi olarak. Çünkü eşik sadece A ile B’yi ayırmaz; A ve B arasındaki ilişkiyi dönüştürür. Dolayısıyla eşik: ayırır, gerilim biriktirir, fark üretir, mevcut düzeni kararsızlaştırır, potansiyeli açığa çıkarır, bazı ilişkileri keser, bazı ilişkileri yeniden bağlar ve sonunda yeni bir düzenlenmeye imkân verir. Bu yeni düzenlemenin önceden bilinir olduğunu söyleyemeyiz, hatta tersine bu noktada belirsizliğe şans tanımalıyız. Çünkü bu artık stabil bir sınır değil, işleyişsel (operatif) bir fazdır.
Eğer geometrik tahayyülde ısrar edersek sorunu A ve B’nin birbirini (Ya A’nın B’yi ya da tersi) dönüştürdüğü bir manzara ile karşılaşırız. Bunu kimlikler olarak düşünürsek sorunun vehameti apaçık ortaya çıkar. Soru burada örneğin, “Türk Kürt'e dönüşsün” ya da “Kürt Türk'e dönüşsün” veya “İkisi üçüncü bir kimlikte birleşsin” türünden öneriler olamaz; Türk ve Kürt olarak kurulmuş iki konumun, onları birbirine karşıt kılan ilişki biçimi değişebilir mi? Soru budur. Eşik her zaman bir şeyin eşiğidir ve bu sadece bir durum olmak zorunda değildir: bilgi eşiği olabilir, kimlik eşiği olabilir, örgütlenme eşiği, öğrenme eşiği, yaratma eşiği, politik eylem eşiği olabilir. Bunların hepsinde ortak olan şey ise bir sistemin mevcut işleyiş biçiminin artık yeterli olmamasıdır. Dolayısıyla: Eşik, bir sistemin mevcut işleyişinin kendi sınırına ulaşmasıyla ortaya çıkan dönüşüm gerilimidir.
İşte eşiksel işlem tam buradadır: geçiş ≠ dönüşüm - ilişkinin yeniden örgütlenmesi. A’dan B’ye (ve tersi) bir geçişte, başlangıç ve varış noktaları bellidir. Eşik, geçişin gerçekleştiği yerdir. Bunu reddediyoruz. A'nın ve B’nin ikisini de aynı anda etkileyen bir yapıdan işleyişe (yapının işleyişine) geçildiğinde, yapı olarak değil, işleyiş olarak düşünüldüğünde A ve B'nin ilişkisel olarak başka türlü belirlenebilir hale gelmesi söz konusu olur ki bu, aradığımız politik ilişkinin yeniden örgütlenmesidir. Gerilimin potansiyele dönüşmesi ve potansiyelin yeni bir örgütlenmeye dönüşmesi. Eşik, bir uzam değildir; A ile B arasındaki ilişkinin neye dönüşeceğinin henüz belirlenmediği fakat belirlenebilirlik kazandığı işlemdir. Şurası açık, sonuç ontolojik olarak önceden belirlenmiş olmayabilir. Ve hatta bilinemez olabilir. Ancak bu belirsizlik/bilinemezlik bizim bilgi eksikliğimizden kaynaklanmaz, çünkü o zaman tekrar epistemolojik probleme döneriz. Hayır henüz bilmiyoruz ama sonuç bellidir: yeni bir ilişki örgütlenmesi. Biraz önce değindiğim gibi burada şansa alan açılmalıdır. Ancak “şans”ı rastlantı veya keyfilik olarak almamak lazım. Eşik tamamen boş bir alan değildir. Mevcut sistemin: enerjileri, gerilimleri, ilişkileri, geçmişten gelen belirlenimleri, potansiyelleri dönüşümün koşullarını oluşturur; yine de bunlar dönüşümün sonucunu önceden belirlemez. Çünkü Ortaya çıkacak birey ve ortam (bunlar birbirinden ayrı düşünülemez) önceden tam olarak verilmiş değildir. Geçiş, önceden belirlenmiş iki durum arasındaki hareketi; dönüşüm ise ilişkinin kendisinin değişmesini ifade eder. Dönüşümün sonucu önceden bilinmiyorsa, eşiksel işlemde bilinmeze yalnızca yer açılmaz; çünkü bu durumda bilinmeyen, bizzat dönüşümün kurucu bir bileşeni haline gelmiştir. (Okur farkındadır sanıyorum, burada tekrar tekrar Simondon’a dönüyorum: bireyleşme önceden bilinemez) Burada bilinmeyene tahammül edelim demiyorum. Çünkü burada bilinmeyen, sistemin eksikliği değil, yaratıcı kapasitenin koşulu haline gelmiştir. Özetle: Kaos belirlenmiş ilişkilerin çözülmesidir. Kaos eşiği: ilişkilerin çözülürken yeni biçimlerde örgütlenebilme kapasitesidir. Dönüşüm: bu kapasitenin henüz sonucu belirlenmemiş yeni bir örgütlenmeye dönüşmesidir. Şans bu noktada bir boşluk olmaktan çok uzaktır. En önemlisi de şudur: Eşik, zorunluluk ile rastlantı (ya da şans ya da Spinoza’da, Althusser’de vb. tesadüfi karşılaşmalar) arasında, dönüşümün sonucunun önceden kapatılmadığı bir alan açar. Bu alanı kapatmaya dönük her müdahale geometrik tahayyüldür ve konumları sabit ve değişmeyen yapılar olarak mühürler. O halde temel sorumuz şudur: Eşiksel işlem, geleceği önceden belirlemeden bir geleceğin ortaya çıkabilmesinin koşullarını nasıl üretir? Yanıtı aşağıda Elit Operasyonu bölümünde kısmen tartışacağız.
Kimlikle ilgili başka bir örnek vermek istiyorum. Her yıl eylül ayı geldiğinde Beşeri bilimciler, ama daha çok felsefeci aydınlar için ‘sezon açılır’. Dergiler özel sayılarla çıkar, yayınevleri akademiye bakarak neyin popüler olduğuna göre yayınını planlar, paneller, konferanslar, tartışmalar canlanır vb. Özellikle üniversite gençliğinin düşünme arzusu ve felsefeye yönelmesinde (bu bir taleptir) belirgin bir artış söz konusu olur. Gençlerin felsefeye yönelmesinde hiçbir kötülük yoktur, tam tersine çok değerli bir ihtiyaçtır. Ancak tam da bu nedenle (sözde rehberler yani sofistler tarafından) avlanmaya müsait haldedirler. Bir genç “hakikat nedir?”, “nasıl yaşamalıyım?”, “dünyaya ne oluyor, neden böyle?”, hatta “ben kimim?” gibi sorular sorduğunda, karşısına onu düşünmeye zorlayacak bir problem yerine hazır bir filozof, hazır bir jargon ve hazır bir kimlik çıkarırlar. Ve bu etiketlenmiş bilgiyi orasından burasından didiklemeye başlarlar. Sonra da sofistin güdülemesiyle gençler ya kendi kendilerini ya da arkadaşlarını etiketlemeye başlar: “Sen artık Deleuzecisin.” “Sen posthümanistsin.” “Sen nesne yönelimli ontolojiyi keşfetmelisin.” “Şu kavramı öğrenirsen dünyayı başka göreceksin.” vb. vb. Bir süre sonra da genç kavramları tüketir; fakat kendi sorusunu üretmeyi öğrenemez. Yem buradadır, bizzat felsefe gençlerin düşünme arzularını metalaştıran bir yem haline gelir.
Bu noktada akademisyenleri teşhir etmekle yetinmenin bir anlamı yok, ya da pek bir şeyi değiştirmez. Çünkü yarın başka biri çıkar, G. Harman gider, başka biri gelir, “nesne” gider, “ajanlık”, “assemblage”, “posthuman” “yeni materyalizm” vb. gelir. Dolayısıyla burada yapılması gereken şey, sofistleri kovalamak değil, balığın yeme karşı bağışıklığını artırmaktır. Bu da o kadar zor değildir. Sadece öğrencinin bir kavramı öğrenmeden önce, o kavramın hangi problemi çözmek için icat edildiğini sorması yeterlidir. Örneğin Graham Harman NYO’suyla gelir, ona şunu sorarsanız problem alanına girersiniz: “Nesne neden ilişkilerden fazlasıdır?”. Ya da Simondon’a “Birey neden başlangıç noktası olamaz?”. Ya da Karen Barad’a “Fail nerede başlar, nerede biter?”. Ya da Heidegger’e “Varlık sorusunu neden yeniden sormak gerekiyor?”. Ya da Nietzsche gelince: “Değerlerin kendisini hangi ölçütle değerlendiriyoruz?” vb. Böyle yaptığımızda öğrenci artık filozof satın almaz; önce problemle karşılaşır. İşte eşik tam burada ortaya çıkıyor: Hazır kavramı tüketen öğrenci ile kendi problemini kurmaya başlayan öğrenci arasındaki eşik. Sofist ya da akademi tam da bu eşiği kapatmak için akıl almaz manevralarla donatılmıştır. Oysa eğitim bu eşiği her zaman ve her ortamda ardına kadar açık tutmak zorundadır. Felsefe eğitimi, gençlere felsefi cevapları vermek değil; onları cevapların cazibesine karşı yeterince güçlü hale getirmektir. Çünkü Sofistin gücü, söylediğinin doğru olmasından gelmiyor, genç insanın bir yere ait olma ve bir şeyi “anlamış olma” arzusunu çok iyi paketlemesinden geliyor. Burada gençlere düşen de felsefe ile felsefe görüntüsünü ayırma yeteneğini kazanmaya çalışmak olabilir.
2.Elit Operasyonu
Bir sistemin mevcut işleyiş biçiminin artık yeterli olmadığı gözlemi doğru ise, orada bir eşiğin işemeye başladığı koşullar oluşmuş demektir. Yani bilinenin artık yeterli olmadığı bir duruma ulaşmışızdır. Eşiği A ve B arasındaki ‘eşiksel işlem’ olarak düşünürsek o zaman hem A’nın hem B’nin bilinmeyen bir alanda yeniden örgütlenmesi koşullarının üretimini düşünebiliriz. Burada “bilinmeyen alan”, bir üçüncü alan, bir sentez ya da “hepimiz kardeşiz” uzlaşması değildir. Çünkü sentez de çoğu zaman eski ikiliği başka bir biçimde muhafaza eder. Asıl mesele ilişkinin kendisinin başka türlü kurulabilir hale gelmesidir. “Umutlarımızın Celladı Kimliklerimiz” başlığının gerçek anlamı burada ortaya çıkıyor. Kimlik, yalnızca bize aidiyet ve güvenlik sağlayan bir şey değildir; eşik kapasitesini de kapatabilir. Çünkü kimlik sabitlendiğinde, karşı tarafın ne olabileceğine ilişkin olasılık uzayı da daralır. Evet kimlikler farklılıkları temsil eder ancak eşik, farklılıkların nasıl ilişkileneceğini yeniden işler. Hatta daha da net söylemeliyiz: Kimlik çatışması, iki kimliğin çatışmasından önce, ilişkinin başka türlü kurulabilme ihtimalinin bloke edilmesidir. Kimlik bu yüzden ve bu anlamda cellattır.
Son günlerde (ağustoa sonu eylül başı 2026) dini ve etnik karşıtlık söylemleriyle çoğalan tartışmaları hatırlatmama izin verin. Bir yanda “barışçıl bir dil kullanalım” çağrıları, öte yanda karşıtlık söylemleriyle asıl yapılan şey eşiği kapatmak: A'yı A, B'yi B olarak sabitlemek ve aralarındaki ilişkiyi de bu sabitlik üzerinden yeniden üretmek oldu. Oysa mesele artık “Türk ve Kürt bireylerinin nasıl uzlaşacağı” değil; Türk-Kürt ilişkisinin kendisinin yeni bir yarı kararlı düzeneğe dönüşebilmesidir. Çünkü bence, politika, kimlikler arasındaki çatışmayı çözmekten önce, kimlikleri üreten ilişkisel düzeneklerin eşiklerini yeniden işler hale getirmektir. Bunun örneği pek az ya da hiç yok gibi ancak tersinin yani etnik ve dini kimlikler üzerinden yürüyen söylemlerin, kimlikleri sürekli olarak yeniden sertleştirmesinin örneği çok fazla. Örneğin “sünni ekseninde bir Kürt-Türk ittifakı mı doğuyor” kaygısını öne süren Alevi aydınlar bildirisine (ki, Pakistan-Türkiye-Suudi Arabistan savunma paktı anlaşmasını düşününce ben de aynı kaygıyı taşıyorum) sayın Bakırhan’ın verdiği yanıtı hatırlayalım: üzücü ölçüde aşağılayıcı ve dışlayıcı bir dil. Kaygıya yanıt vermek yerine aşağılama ve dışlamayı seçmesi ‘iktidarın alevilere yönelik ayrımcılığını destekliyor mu? gibi absürt yorumları akla getirebilir. Bu arada DEM’li birinin ‘ aydınlar süreci neden desteklemiyor?’ mealindeki çıkışı liberal aydınlara da ‘söz söyleme’ fırsatı doğurdu ve meseleyi ‘bize bilgi verilmedi’ mazeretine indirgeme gibi palyatif bir cevap verdiler.
Bu tür karşıtlıklar karşısında “hoşgörü”, “diyalog”, “birlikte yaşama”, “kimliklerin tanınması” gibi zaten dolaşımda olan normatif cevaplardan birine sığınmak zorunda değiliz. Asıl soru şudur: Kimlikler neden bu kadar kolay çatışmacı hale geliyor? Yanıt çok açıktır: çünkü ilişkiyi yeniden örgütleyebilecek eşikler giderek kapanıyor. Ya da daha doğru tespit şudur: Kimlik siyaseti, kimliklerin varlığından değil, kimlikler arasındaki ilişkinin eşiksel niteliğini kaybetmesinden dolayı tehlikelidir. Bu anlamda, Türk-Kürt meselesi eşiksel işleyiş için tam bir laboratuvardır. Kimliklerin çatışmacı hale gelmesinin nedeni; halkların kendiliğinden ürettiği bir karşıtlık değil, tarih anlatıları, entelektüel üretim, siyasal söylemler ve elitlerin farklı çıkarları aracılığıyla sürekli olarak kurulan, sabitlenen ve yeniden üretilen bir karşıtlıktır. O zaman şunu sorabiliriz: Eşiği kim kuruyor, kim işletiyor ve kim eşiğin dışında bırakılıyor? Benim yanıtım nettir: eşiği kuran ve işletenler legal sistem içindeki ve dışındaki Türk ve Kürt siyasi elitleridir: eşiğin dışında bırakılanlar ise Türk ve Kürt halklarıdır.
Elitlerin ürettiği Türk/Kürt karşıtlığı, iki halkı yalnızca iki kimlik olarak karşı karşıya getirmiyor; aynı zamanda onların ilişkinin yeniden kurulabileceği eşiksel alana doğrudan katılımını engelliyor. Yani elit operasyonunun asıl sonucu belki de sadece “karşıtlık yaratmak” değil, eşiği işgal etmektir. Daha da doğrusu: Halkların kendi ilişkilerini yeniden örgütleyebilecekleri eşiksel alanı, onlar adına konuşan elit söylemlerin doldurmasıdır. Burada şunu söylemiyorum, bir gurup elit gizlice oturup Türk-Kürt düşmanlığı tasarladı, hayır elit operasyonu dediğim şey, başta siyasi elitler olmak üzere belirli aktörlerin halklar adına konuşma, tarihi yorumlama, kimlikleri tanımlama ve meşru temsil alanını belirleme kapasitesi üzerinden karşıtlığı sürekli yeniden üretmesidir. Elitler kötü niyetli bir grup değildir, üniversite, medya, siyaset, kültür endüstrisi, entelektüel çevreler ve tarih yazımı gibi mekanizmalar da bu işlemin taşıyıcıları olabilir. (bu noktada ‘başkaları adına konuşma’nın anlamı tartışması derinleştirilebilir).
Burada çok önemli bir tersine çevirme yapmalıyız. Genellikle şöyle düşünülür: halklar → kimlikler → çatışma → elitler bunu yönetir. Görünürdeki formül budur. Oysa gerçekte işleyen süreç şöyledir: elit söylemler / temsil düzenekleri → kimliklerin sabitlenmesi → ilişkinin çatışmacı biçimde yapılandırılması → halkların bu yapılandırılmış ilişkinin içine çekilmesi. Dolayısıyla burada halklar çatışmanın kurucu öznesi olarak değil, çoğu zaman zaten kurulmuş bir ilişkinin içine sokulan taraflar olarak görünür. Elit operasyonu tam da bu noktada halkları pasif kurbanlar olarak kurar. İktidarın ‘düşman’ ihtiyacı ile elitlerin ‘kurban’ ihtiyacı aynasaldır. Ve bu kurban profili üzerinden muazzam bir ‘ezilenler’ edebiyatı zamana yayılarak yinelenir. Bu tür ideolojilerin ana sermayesi halkların ‘pasif kurbanlar’ olarak etiketlenmesidir. Ben bu etiketlemenin halklar arası ilişkileri dönüştürme eşiğini güçlü biçimde kapatmasının bir elit operasyonu olduğunun altını çiziyorum.
Peki, halkların kendi deneyimlerinden, gündelik ilişkilerinden, ortak ihtiyaçlarından ve farklı tarihsel hafızalarından hareketle ilişkiyi yeniden örgütleyebilme kapasitesi nerede ortaya çıkabilir? Benim yanıtım ‘somut ekonomi politik’ çözümlerde ortaya çıkabilir şeklindedir. Burada özellikle de ‘gençliğin’ fikri takibi önemlidir. Bu aşamada artık eşik, teorik değil politik bir sürece evrilir. Burada gençliğe atfedilen önem, hayali ya da ütopik değildir. Bugün orta sınıf yerine bir prekaryadan söz ediyoruz. Sınıf yapısının değişmesine bağlı olarak toplumsal statü algısının da (caddelerde vızır vızır geçen kuryeler, mağazalara sıkışmış üniversite mezunu kasiyerlere, ev gençlerine vb. bakınca) değiştiği açıkça görülüyor ve hatta kanıksanıyor. Statü altı yaşayan milyonlarca prekaryanın orta sınıf hayalleri ile içinde bulundukları şartlara ya da ekonomik olarak elde ettikleri ile hayalleri, ümitleri, istekleri arasındaki aşılamaz farklara bakınca, yeni bir hikâye üretme kapasitesi olan insanların büyük ölçüde gençler olduğunu düşünüyorum. Elit operasyonlarını yürüten yaş almış insanların bu gerçekliğe gereken önemi verdiklerini düşünmek, işte asıl hayali olan, ütopik olan budur. Örnek verelim: Gençliğin öne çıkardığı bir ‘toprak reformu’ talebini hangi siyasi parti sahiplenebilir (bugüne dek hiçbiri sahiplenmedi). Ya da bu taleple gelen gençleri (örn. DEM) kendi ‘gençlik kolları’ gibi yapılanmalar içinde konumlandırabilir mi? (Aşiretlerin şaşaalı düğünlerinde ortaya saçılan milyonlar aslında kimin? Elitler aşiret reisleriyle iş birliği içinde mi? Bunu ‘Sayın Öcalan’a sormak bence en uygunu olurdu vb.). Ya da yine ‘servet vergisi’ talebiyle gelen gençleri hangi parti (örn. Yeni Parti) kendi bünyesinde yapılandırabilir mi? vb. Bunlar eşiği açan ve açık kalmasını sağlayan birkaç soru sadece.
Şöyle bir tablo çıkıyor ortaya: Elit operasyonu → Kimliklerin sabitlenmesi → Eşiğin kapatılması. Bu formülün karşısında da şu var: halkların doğrudan ilişkisi → Eşiğin yeniden açılması→ ilişkinin yeniden örgütlenmesi. Ve aslına bakılırsa Kürt ve Türk halklarının doğrudan ilişkilerindeki dönüşüm eşiğini sonuna kadar açıktır. Bunu bize gündelik yaşam söylüyor. Burada sorun yalnızca Türk ve Kürt kimliklerinin birbirine karşı konumlandırılması değildir; asıl sorun, Türklerin ve Kürtlerin birbirleriyle ilişkilerini yeniden kurabilecekleri eşiksel alanın temsilciler, uzmanlar ve elitler tarafından onlar adına doldurulmasıdır. Eşik kapatıldığında kimlikler sertleşir; kimlikler sertleştikçe eşik daha da kapanır. Bu bir geri besleme döngüsüdür. Özetle Türk-Kürt sorununa yeni bir tarih anlatısı önermek yerine, Türk-Kürt karşıtlığını üreten işleyişi incelemek gerekir. Çünkü bu durumda halkların dahil edilmesi de “demokratik katılım iyidir” türünden normatif bir ek olmaz. Çok daha radikal bir iddia olur: Halkların doğrudan ilişkisi, eşiksel işlemin asli bileşenidir; halkları dışarıda bırakan temsil düzenekleri ise eşiğin dönüşüm kapasitesini bloke eder. Ediyor.
Genellikle ve sıklıkla politikanın var olabilmesi için kamusal bir alanın varlığının gerekliliği üzerinde durulur. Ancak bu kamusal alanın protestolar, gösteriler ya da benzer taleplerle birleşmiş insanlar (canlı bedenler) tarafından doldurulmuş olması gerektiği nedense ıskalanır. Ülkemizde yeterli örgütsel biçimlerden yoksun olan (ya da bu biçimlerden umudu kesen) erkek ve kadın bedenler giderek siyasal sistemin kenarlarında yoğunlaşıyor ve bir baskı yaratıyorlar. Modern siyasal sistemi uzun süredir (çok uzun süredir) ürettiği ikilemlere indirgenemeyecek bir biçime dönüştürmeye uğraşıyorlar. Bu uğraşların sonucu belirsizliğini henüz koruyor, ancak çarpıcı bir biçimde radikal yeniliklere de gebe. Giderek genişleyen kalabalıkların canlı bedeni, siyaset, hukuk ve hatta felsefi sözcük dağarcıklarının radikal bir şekilde yenilenmesini talep ediyor ve akademiye disiplinlerin değiştiğini hatırlatıyorlar. Önümüzdeki yıllarda bu kurumlar (ve yakın gelecekte ortaya çıkacak propaganda savaşı) yanıt verebilecek mi, yoksa eşiklerin bütünüyle açıldığı bir patlamadan önce varlıklarını değişmeden sürdürebilecekler mi göreceğiz.
KAYNAKÇA
Bauman, Z. (2000). Liquid modernity. Cambridge: Polity Press.
Deleuze G. (1997) Expressionism in Philosophy: Spinoza, Trans. Martin Joughin, Zone Books. New York.
Harmat Jonathan (2024), fluctuatio animi: on the role of ‘vacillation of mind’ in spinoza’s ethics. Parrhesia 39 · 2024 · 63-85
Maurizio Lazzarato (2023) Borçlandırılmış İnsanın İmali: Neoliberal durum üzerine deneme çev. Murat Erşen. Dergâh Yayınları. İst.
Simondon, Gilbert (2020) Individuation in Light of Notions of Form and Information, (ILFI) trans. Taylor Adkins, University of Minnesota Press, Minneapolis & London.
Srnicek Nick (2017) Platform Capitalism, Polity Press, Cambridge UK.
Stacey, R. D. (2002). Strategic management and organisational dynamics The challenge of complexity Harlow: Prentice Hall.
Timmermans, J. A and Ray land (2020). Brill Sense Publisher, Leiden, Netherlands.
Tucker, V. M. (2016). Learning experiences and the liminality of expertise. In R. Land, J. H. F Meyer, & M. T. Flanagan (Eds.), Threshold concepts in practice (pp. 93–106). Rotterdam, The Netherlands: Sense Publishers.
