İnsan doğmuş olarak değil, bireyleşerek insan olur.
Yarını bugün yönetiyorlar. Dünya satranç şampiyonluğu karşılaşmasında akıllı makine insanı yeniyorsa bunun bir tek anlamı var: makine geleceğe yönelik sonsuza yakın sayıda hamleyi önceden tasarlıyor. Onlar yarını bugün yönetiyorsa bu olanağı onlara sağlayan büyük ölçüde AI gibi akıllı makinelerdir. Sen bugün çocukları okullarda Mekke maketi etrafında tavaf ettirirken, ya da ‘diriliş’ gibi dizilerle çocukların ve yetişkinlerin kafasını dinsel ya da sözde geçmiş masalları ile doldururken onlar bu çocukların, yakın uzak tüm geleceğini tasarlıyor ve uyguluyorlar. Şöyle diyorlar: “Bu bir lig savaşı bir yanda monarşik kabile toplumları öte yanda dünyasal egemenlik savaşında her açıdan (ekonomik, politik vb.) iddiası olan bir toplum.” Hayır böyle bir tercihe kıstırılmak gerekmiyor çünkü akıllı makineyle savaşmanın bir anlamı yok, orada yenme yenilme diye bir seçenek yok. Biz onu yeneriz, kullanırız diye sallayanlar gerçeği söylemiyor, seni böyle bir oyuna sokarak enerjini ve kaynaklarını tüketiyorlar. Hayır teknoloji, doğa, insan birlikte var olmak, birlikte yaşamak, kısaca birlikte bireyleşmek zorundadır.
İnsan yalnız doğar; ama tek başına bireyleşemez. Bireyleşme, insanın başkalarıyla, teknolojiyle ve kültürle kurduğu ilişkiler içinde kendisini ve yaşadığı dünyayı birlikte oluşturma sürecidir. Bireyleşme, insanın tek başına büyümesi değil; kurduğu bu ilişkiler içinde bir insan hâline gelmesidir. Yaşamsal bireyleşmede madde ve enerji koşuluna (ki potansiyel enerjinin dönüşümlerini içeren birey-öncesi bir gerçekliktir) içsel dersek, bilgi ve ortam (milieu) koşulu dışsal daha doğrusu ilişkiseldir. Simondon’da ‘ilişkili ortam’ bir koşulsa, ‘bilgi’ ve onun ‘ne’liği de aynı ölçüde ilişkisel bir koşuldur ve kısmen problematiktir. Dolayısıyla burada milieu olduğu kadar bilgi de (sibernetik epistemoloji) tartışma konusudur. Eğitim bize bireyleşmenin bu ilişkisel koşulları üzerine düşünme olanağı sağlıyor ve burada bunu deneyeceğim.
Bireyleşme çoğu zaman bireyin kendi başına gerçekleştirdiği doğal bir gelişim süreci olarak anlaşılır. Oysa Simondon'da bireyleşme hiçbir zaman yalıtık bir öznenin içsel serüveni değildir. Her bireyleşme, birey ile milieu'nun (milieu her zaman ‘ilişkili ortam’dır) birlikte ortaya çıktığı ilişkisel bir oluşumdur. İnsan söz konusu olduğunda bu milieu giderek kültür, teknik, dil ve ortak yaşam biçimleri tarafından örülür. Bu nedenle eğitim, bireyleşmeye dışarıdan eklenen bir kurum değil, bireyleşmenin mümkün olma koşullarının bilinçli biçimde örgütlenmesidir. Özetle İnsan eğitime muhtaç olduğu için bireyleşmez; bireyleşen bir varlık olduğu için eğitime muhtaçtır.
Klasik eğitimin örgütlenme modeli (okul), sanayi devriminin bir ürünüdür. Fabrika mantığıyla çalışır: Öğrenciler yaş gruplarına (bantlara) ayrılır, belirli saatlerde (vardiyalarda) zil sesiyle hareket eder ve standart bir müfredatı (seri üretim) tümevarımcı yöntemlerle öğrenirler. Oysa bireyleşme açısından bakıldığında bireyleşme, uygun bir ‘milieu associé’ olmadan gerçekleşmez. Dolayısıyla buradaki asıl sorun "İnsanlara ne öğretelim?" değil, "Nasıl bir ilişkiler ortamı kurulursa bireyleşme olasılığı artar?" şeklindedir. Bu durumda eğitim kavramını bile yeniden tanımlamak gerekir. Örneğin klasik tanımda eğitim, bilgi aktarımıdır, beceri kazandırmadır ya da sosyalleşme sağlamaktır. Bizim bakış açımızda ise eğitim bireysel ve kolektif bireyleşmeyi mümkün kılan yarı kararlı ilişkiler ortamının tasarlanmasıdır. Bu makale böyle bir eğitim mimarisi önerisini tartışmaya açıyor.
Ivan İllich’in ‘okulsuz toplum’ önerisi okulu reforme etmek değil, eğitimi okul (kurum) tekelinden ve tahakkümünden kurtarmaktır. Onun çözümünü şöyle özetleyebiliriz: a) eğitim eğitsel kaynaklara açık erişimi olmalıdır. Bunlar kütüphaneler, laboratuvarlar, atölyeler ve medya gibi açık teknik araçlardır. b) Belirli bir beceri değişim ağı olmalıdır. Yani belirli bir konuda yetkin olanlar, o beceriyi öğrenmek isteyenlere ulaşabilmeli. Ayrıca aynı konuyu öğrenmek isteyenler birbirlerini bulabilmeli. c) öğretmen otoritesinin yerini isteyenin başvurabileceği danışman ve uzmanlar almalı. vb.. Bugün bu tür eğitim Hub’lar ya da topluluk eğitimleri dediğimiz süreçlerde ya da pedagojik olarak Wikipedia ve benzeri web sitelerinde etkili bir şekilde geliştiren hacker alanları aracılığıyla örneklerini veriyor. Özetle İllich, eğitimin kurumsal bir zorunluluk olmaktan çıkması gerektiğini, toplumsal ilişkiler içine dağılmış gönüllü, ağ temelli bir etkinlik haline gelmesi gerektiğini öneriyor (Ivan İllich, 2006).
Görüldüğü üzere illich’de daha çok bir ortam tasarımı söz konusu. İleride de göreceğimiz gibi Simondon kuruma doğrudan karşı çıkmaz, daha çok onun işleyişini dönüştürmeye odaklanır. Onun temelde karşı çıktığı kültürel cehalettir. Bizim burada geliştirmeye çalışacağımız ilişkili ortam perspektifine eğitim ekosistemi ya da bireyleşme ekolojisi demek daha doğru olacaktır. Çünkü önereceğimiz modelin amacı bilgi aktarmak değil; bireylerin, kolektiflerin ve problemlerin birlikte bireyleşmesini mümkün kılmaktır.
İlişkili Ortam
Simondon’un yakından izlediği ünlü Fransız paleontolog Leroi-Gourhan ilişkili ortamı ‘teknik ortam’ olarak tasarladı. “Leroi-Gourhan, teknik ortam kavramını iç ortam ile dış ortam arasında bir zar olarak geliştirmeye çalıştı. İç ortam, her zaman canlı ve istikrarsız olan kısımdır; kullanılmış ve depolanmış ürünler, iç salgılar, hormonlar, vitaminler vb. dahil olmak üzere sonsuz sayıda unsurdan oluşur. Buna karşılık, dış ortamı doğal, hareketsiz, rüzgar, taşlar vb. olarak algılayabiliriz. Teknik, iç ve dış ortamlar arasında yer alır ve bir teknik ortam oluşturur. Teknik ortam, analiz amacıyla toplumumuzun bütünlüğünden izole edebileceğimiz bir şey değildir ve iç ve dış ortamlardan ayrılamaz” (Yuk Hui, 2016,146).
Çakmaştaşı baltadan yapay zekaya dek, içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye her zaman geçişli olan bir zar: genel olarak tekniklik ve teknoloji. Yuk Hui, aynı yerde Leori Gourhan’ın Milieu et Technique’inden şunu aktarıyor: “İnsan grubu doğada canlı bir organizma gibi davranır, hayvanlar ve bitkiler gibi; doğal ürünler onlar için hemen özümsenemez, ancak elementleri hazırlayan organların oyununa (le jeu d’organes) ihtiyaç duyar; insan grubu çevresini bir dizi nesne (un rideau d’objets) aletler veya enstrümanlar aracılığıyla özümser. . . . Bu yapay kılıfın (enveloppe) incelenmesi teknolojidir.” (L.Gourhan 1973, 334, akt. Yuk Hui)
Gourhan’ın insan-doğa ilişkisini teknoloji aracılığıyla incelemesi hem B.Stiegler için (teknoloji) hem de Simondon için (teknik nesne) bir hareket noktasıdır. Ve her ikisi de tekniğin kadimden bu yana batı kültüründe logos karşısında aşağılanmış hatta yok sayılarak felsefeden dışlanmış olmasının altını çizerler. Bu temayı günümüz kültürü içinde Stiegler ‘proleterleşme’ kavramı, Simondon ise ‘yabancılaşma’ kavramı altında analiz eder. Simondon küçük tezi METO’nun girişinde bu yabancılaşmayı ısrarla vurgular ve örn. şöyle der:
“… makine yabancıdır; içinde insani bir şeyin kilitlendiği, yanlış anlaşıldığı, maddeleştirildiği, köleleştirildiği ve yine de insan olarak kalan yabancıdır. Çağdaş dünyadaki yabancılaşmanın en güçlü nedeni, makinenin bu yanlış anlaşılmasında yatar. Makinenin neden olduğu bir yabancılaşma değil, anlamlar dünyasındaki yokluğu ve kültürü oluşturan değerler ve kavramlar tablosundan çıkarılması yoluyla doğası ve özünün bilinmemesinden kaynaklanan bir yabancılaşmadır. Kültür dengesizdir, çünkü estetik nesne gibi belirli nesneleri tanır ve onlara anlamlar dünyasında yurttaşlık bahşeder, diğer nesneleri (özellikle teknik nesneleri) hiçbir anlamı olmayan, yalnızca bir kullanım ve bir fayda fonksiyonuna indirger.” (METO, 16)
Simondon yabancılaşmayı özellikle teknik nesnenin doğuşu ile varlığı arasındaki ilişkinin kopmuş olmasıyla açıklar. Ve uygarlık yeni teknolojiler kümesini tamamen araçsal ve dolayısıyla simgesel olmayan işlevlerine göre belirler ve buna anlamsız bir gelişme ya da ilerleme misyonu yükler. Bu çerçevede insan teknik ilişkisi de tamamen araçsallaşır. Şu anki kültürümüzde, makinelerle çevrili bir dünyada yaşıyoruz. Sosyal medya ve teknik kurumların egemenliğindeyiz. Onları etkileme (tabi etkilenerek etkileme) konusunda bir şeyler biliyorum. Ancak bu etkilerin nasıl ortaya çıktığı konusunda sanırım oldukça cahilim. Asansörün istediğim kata çıkacağını bilerek butona basıyorum veya telefonda konuşmak istediğim kişinin sesini duyma şansımın yüksek olduğunu bildiğim için tuşlara dokunuyorum. Ampul ışık verecek diyerek elektrik düğmesine basıyorum. Ya da bütün gün telefonumun ekranını kaydırarak arayüzler arasında dolaşıyorum. Ama bütün bunların nasıl olduğunu bilmiyorum. Özetle teknik nesne bugünün dünyasında bizler için birer ‘kara kutu’ olmayı sürdürüyor.
Teknoloji, Gourhan’ın izinden giden Stiegler için insanın teknik proteze bağımlılığı ve üçüncül tutulmalar (retention) açısından dışsallaştırılmış hafızadır. Yazıyoruz, fotoğraf çekiyoruz, ses kayıtları ve videolar yapıyoruz, Facebook'ta bağlantılar olarak somutlaştırılabilecek sosyal ilişkiler kuruyoruz vb. Teknoloji ile ilişkilerimiz farmakolojiktir, o hem ilaç hem de zehirdir. Stiegler zehirle ilgili olarak çözümü yani proleterleşmeye karşı mücadeleyi kapitalizm eleştirisinde bulur. Teknik nesneyi ilk onore eden gelişmenin D’lambert ve Diderot’un pedagojik ansiklopedisi, ikincisinin ise Sibernetik olduğunu vurgulayan Simondon ise teknik cehalete karşı bir ‘teknik kültür’ ve ‘teknik zihniyet’ önerisi ortaya koyar ve görevi de felsefeye verir. Felsefenin asıl görevi bugün mevcut yabancılaşmayla savaşacak bir teknik kültür geliştirmektir. Simondon’da bireyleşme fiziksel, yaşamsal ve ruhsal-kolektif yani birey ötesidir. Bireyleşme yarı kararlı bir sistemdir ve böyle bir sistemin bireyleşmesi için bir tetikleyici olay, bir enformasyon, bir karşılaşma, bir ilişki gerekir. Kristal örneğinde buna "tohum" diyebiliriz. Biyolojik-canlı bireyleşmesinde çevresel etkileşimlerdir, ‘ruhsal’da başka insanlardır, birey ötesinde ise tekniği içeren bir kültürdür. Dolayısıyla insan bireyleşmeye muktedirdir evet, fakat bireyleşmesini mümkün kılan koşulları tek başına üretemez. Birey öncesinden gelen ve hep arta kalan potansiyel enerjiler ve yarı istikrarlı gerilim, kolektifte çözüme kavuşur. İşte bu, birey ötesi ortamda ruhsal olanı, kolektiften (başkalarının bireyleşmesinden) ayıramayacağımız anlamına gelir, çünkü ruhsal olan her zaman zaten birey ötesidir. Yabancılaşmayı ortadan kaldıracak unsur insanın ruhsal ve kolektif bireyleşmesi ve onun ilişkili ortamı teknolojidir. Evet, fakat buraya giden yol tekniğin kültüre dahil edilmesinden geçer.
Teknik Kültür
Simondon'a göre kültür, "anlamların, ifade tarzlarının, kanıtların ve biçimlerin temelidir." En geniş anlamda düzenleyici etkileri olan bir “şemalar, semboller, nitelikler, benzetmeler” sistemidir. Kültür, “grubun yaşamı”ndan doğar ve buradan gruba liderlik eden işlevleri yerine getirenlerin “jestlerine” aktarılırken, grup da bu jestlerin “şemalarını” tanımlar ve onlara “normlar” atfeder (METO, 6). Bir yandan kültür, herhangi bir yönetimi mümkün kılan şey olarak ortaya çıkar; Öte yandan kültür, bu gerekli gücün yönetenlerden yönetilenlere ve tersi yönde delegasyonuna dayanır (METO 150). Sonuç olarak kültürün işleyişi temel hatlarıyla şu şekilde açıklanabilir: “Bir kültür, o kültürü paylaşanlar arasında düzenleyici iletişimi kurar” (METO 7).
Peki, kültür ve teknik arasındaki ilişki neden önemli bir sorunsal alanı? Sorunsal çünkü ilk olarak teknik nesnenin salt maddeye indirgenerek kültür dünyasından dışlanması ve salt kullanım ve faydaya indirgenmesi normalleşmiştir. İkinci olarak tekniğe karşı ikili bir tutum var, bir yandan teknikten korkan, onun insana düşman olduğuna dair felaket senaryoları ileri sürenler öte yandan tam tersine teknik nesneleri neredeyse insanlığın tüm sorunlarını çözecek kutsal nesneler ilan eden (özellikle antroposen çevrelerin) teknik fetişizmi söz konusu. Simondon bütün bunlara karşıdır. O birey ötesi kolektif aracılığıyla yabancılaşmadan kurtulma arayışındadır. Teknik nesnelerle özlerine göre (yani nesnenin doğuşu, yapısı ve işleyişi açısından) ilişki kurmak, Simondon'un birey ötesi ilişkinin ortamı veya desteği olarak adlandırdığı şeydir. Teknik nesneyle bu şekilde ilişki kurmak, (pascal örneğinde değindiği gibi) teknik nesneyle saf bilginin taşıyıcısı olarak ilişki kurmaktır (METO, 123). Teknik nesnelere 'yaklaşmak' ve 'tanımak' burada ILFI’de hilemorfizm eleştirisinde kullandığı tuğla örneğinde izlediğimiz ‘kalıba girmek’le ilgilidir. Dolayısıyla kültür ve tekniğin entegrasyonu, teknik hakkındaki bilginin bireyleşmesiyle mümkündür.
Tarih boyunca insanın teknik nesneyle birlikte olmanın farklı yollarına sahip olduğunu gözlemleyen Simondon, bunları zanaatkâr, mühendis ve teknisyen figürleri aracılığıyla şematize eder. Zanaatkârın işinin unsurları (su, toprak, ahşap) hakkındaki bilgisi derin olduğu ölçüde teknik nesneyle ilişkisi ‘otantik’dir. Becerileri gelenekseldir ve bir fabrika işçisine göre çok daha başarılı bir teknisyendir. Yine de Simondon zanaatkârın durumunu tekniğin ‘bebeklik dönemi’ olarak nitelendirir. Çünkü o, işini yaparak öğrenmiştir, çocuğun yürümeyi ve konuşmayı öğrenmesi gibi bilinçsizce ve düşünmeden öğrenmiştir. Bilgi ve beceri nesilden nesile aktarılır, ancak katıdır, kolay kolay değişmez. Mühendis mükemmel bir teknisyen değildir çünkü modern endüstriyel dünyada çoğu kez, işe yabancılaşmayı en başta canlandıran fabrika işçisi ve kapitalist kadar yabancılaşmıştır. Bunların hiçbiri teknik nesneyle değil, yalnızca nesnenin ekonomik değeriyle ilgilidir.
“…insan, yalnızca araçların var olduğu bir zamanda teknik bireyselliği kendi içinde merkezileştirmişti; makine böylece insanın yerini alır, çünkü alet taşıyıcısı olarak insan, makinenin şimdi yaptığı işi yapardı. Bu aşama, doğanın tecavüzüne, dünyanın fethine ve enerjilerin sömürülmesine dönüşen dramatik ve tutkulu bir ilerleme kavramına tekabül eder.” (METO, 21) Yine de Simondon (tekniğin değerini bilen) mühendise filozofla birlikte bir teknik bilgeliğin adresi olarak başvurur ve ona bu entegrasyon görevini verir. Teknisyenden beklenen ise, makinelerle yaşamayı öğrenerek hem emekleme dönemini (endüstri öncesi toplum) hem de yabancılaşmayı (sanayi toplumu) aşmaktır. Teknisyen, görevi her şeyden önce makineleri anlamak olan “saf birey”dir. Teknisyen Makineleri yalnızca yönlendirmek yerine, daha iyi teknik topluluklar, ortamlar ve “tekno-coğrafi ortamlar” oluşturmak için onları yorumlamalı ve birbirlerine tercüme etmelidir. Teknisyen aynı zamanda makineleri “sanatçılara ve düşünürlere” ve makineler konusunda kendini bilgisiz bulan herkese yorumlamalı ve bu anlamda toplumsal bir rolü de yerine getirmelidir. Çünkü teknik düşüncenin amacı, diğer insanlarla birlikte olmanın yeni yollarının icadıdır. Bu icat çağında, özellikle dijital kültürün icadı çağında, Simondon’un teknisyene yüklediği bu ‘özne’ konumunun yerini, ekolojilerin aldığına dikkat etmeliyiz. Teknolojik faaliyet bugün bir aktörün ya da öznenin birliğine atfedilmez: daha ziyade dağıtılmış bir ‘ekoteknolojik öznelliğin’ ifadesidir.
“Teknik düşünce tüm teknik faaliyetlerde mevcuttur ve teknik düşünce icat düzeyindedir; iletilebilir, katılmaya izin verir. […] Teknik nesne, icat edildiği, düşünüldüğü ve istendiği ve bir insan özne tarafından ele alındığı ölçüde, birey ötesi olarak adlandırmak istediğimiz bu ilişkinin aracı [destek] ve sembolü haline gelir” (METO 252). Burada, gerçek teknolojik topluluğun, Simondon'a göre, ne kolektif ne de öznelerarası değil, "birey ötesi" olması gereken, başkalarıyla birlikte-olma modeli haline geldiğini görüyoruz. Diğer insanlarla "birey ötesi" bir ilişki, halihazırda oluşturulmuş bireyler arasındaki öznelerarası bir ilişki değil, bireyleşmenin bir bireyden diğerine yanal olarak sürdürüldüğü, duygulanımsal-duygusal katılımı öngören birey ötesi bir ilişkidir. Duygulanım (dışarının içeride yarattığı bir içsel enerji) ile tetiklenen dışarıya (başkalarına) yönelen bir duygusal katılım ile birlikte teknik nesne; bir ilişki ve birlikte-varlıktır. “Şüphesiz, bir bireyleşme felsefesinin merkezinde yer alan ontolojik postüla ya da daha doğrusu ontogenetik postüla, bireylerin ilişkilerden oluştuğu ve sonuç olarak ilişkinin varlık statüsüne sahip olduğu ve varlığı oluşturduğudur” (Combes 2013, 21). Bireyleşme felsefesi her şeyden önce bir ilişki felsefesi olduğu ölçüde birey ötesi kültür özgür, açık ve otantiktir. Simondon için felsefi görev, tekniklerin, teorinin ve pratiğin ayrışmasını yeniden birleştirmek ve insan varlıklarının teknik birey rolünü geri kazandırmak için yeni bir yol bulmaktır. “Teknik gerçekliğin doğasını tanıyan düşünce, ayrı nesnelerin, aletlerin ötesine geçerek, teknik organizasyonun özünü ve anlamını, ayrı nesnelerin ve uzmanlaşmış mesleklerin ötesinde keşfeden düşüncedir” (METO 230).
Simondon teknik nesneyi ögeler, bireyler ve topluluklar olarak düşünüyor: ögeler, aletler ve basit araçlardır (örn. ampul); bireyler makinelerdir (örn. jeneratör) ve topluluklar (örn, elektrik santralleri ya da dağıtım sistemleri, yani ağ örgütlenmeleridir). Ancak Simondon bugünkü dijitalleşme aşamasında, tekniğin ögeler ve bireyler düzeyinde (ki yarattıkları kültürel değişimler görece etkisizdir) değil, topluluklar düzeyinde (insan doğasının dönüşümüne odaklı büyük dijital ağlar düzeyinde) yaratılan kültürel değişim ve dönüşümler olduğunu düşünür ki bugün bu, platform kapitalizminin temelinde yer almaktadır.
Uygulanabilir bir malzeme olarak tekniklere dahil edilmiş; İnsan yaşamını bu teknik topluluklara göre düzenleyebilmek için, teknik toplulukları doğalarını bilerek bünyesine katması gereken, yaşanmış bir bütün olarak kabul edilen kültürdür. Kültür tüm tekniklerin üzerinde kalmalı, ancak içeriğine gerçek teknik şemaların bilgisini ve sezgisini dahil etmelidir. … Kültür, tekniklerle çağdaş olmalıdır. Kültür kendini yeniden şekillendirmeli ve içeriğini bir kez daha aşama aşama ele almalıdır. Kültür yalnızca geleneksel ise, o zaman yanlıştır, çünkü örtük ve kendiliğinden belli bir çağın tekniklerinin düzenleyici bir temsilini içerir ve bu düzenleyici temsili yanlış bir şekilde uygulayamayacağı bir dünyaya ulaştırır. [Not: B.Stiegler’in ‘teknik kültürden daha hızlı gelişir, o halde insan kültürün değil tekniğin ürünüdür” tezini hatırlarsak, Simondon’un burada geleneksel ve çağdaş kültür ayrımı belirlemesinin bu tezi gereksizleştirdiğini görebiliriz. hç] … Araç gereç ve fayda kavramı, teknik toplulukların insan dünyasındaki etkin ve fiili rolü için yetersizdir; bu nedenle etkili bir şekilde düzenleyici olamaz. Teknik gerçekliklerin yeterli bir temsili aracılığıyla geçen kültürel düzenlemenin katkısından yoksun bırakılan bu insan ve dünya arasındaki ilişki, yalıtılmış, bütünleşmemiş, kuralsız bir tarzda gelişir. Öte yandan, insanı kuşatan teknik gerçekliklerin düzenlenmediği bu gelişme, en azından görünürde, kültürün teknolojiye karşı örtülü güvensizliğini haklı çıkarır; İnsani ortamlarda bir tekniği teşvik eden, kendini haklı çıkaran bir kültür gelişirken, genel kültür tüm teknikleri düzenleyen değil, kısıtlayan bir hale gelir” (METO 234-35). Öğeler düzeyinde veya bireyler düzeyinde kesin bir biçimde gerçekleşemeyecek olan bu bütünleşme, topluluklar düzeyinde daha fazla istikrar şansı kazanmıştır; teknik gerçeklik bir kez düzenleyici hale geldiğinde, özünde düzenleyici olan kültüre entegre edilebilir. … bugün tekniklik, topluluklarda ikamet etme eğilimindedir. (METO 21)
Günümüzde dünyanın modern yorumu her şeyden önce dünyanın zanaat ve tarım dünyasına karşılık gelen araçsal ve faydacı işlevlere indirgenmiş olan teknik nesnelerin unutulması ya da dışlanması yoluyla resmedilebilir. Bu gelişmenin en çarpıcı görünümü, Aristoteles’den bu yana batılı anlam kültürünün tüm ontolojik ve epistemolojik organizasyonu olan biçim ve maddenin hilemorfik anlayışında özetlenmiştir. Bizzat işi, çalışmayı ve teknik nesneleri önemsizleştiren (toplumsallıktan dışlayan) bir anlam kültürünün temelinde yer aldığını Simondon göstermiştir (bkz. Çetinkaya 2024) ve onun çalışmasının ana noktası budur. Bu noktada Simondon, az aşağıda değineceğimiz gibi bir anlam sorunsalını gündeme getirdi. Simondon’un kapalı nesneden açık nesneye geçiş olarak söz ettiği ağ bağlantılı yapının ortaya çıkışı, yeni medyanın dijital, bilgi ve bilişim yoğun ortamına ve otomatik (ya da akıllı) çevresel teknolojilere yerleştirilmiştir. Anlam ve anlamlılık konusunda, ‘Simondon’un ağların varlığı yoluyla yayılan açık nenseler fikrinin bugün bir altyapı devrimi biçiminde somutlandığını’ ifade eden Erich Hörl, makineden nesneye geçişe işaret ediyor.
Bana göre Moscovici, Simondon'un teknik nesneler hakkındaki düşüncelerini tarihsel açıdan daha kesin hale getirdi. İlk organik doğal durum, Neolitik Çağ'ın sonundan Rönesans'a kadar uzanır ve nesneleri oluşturma işi insan faaliyetinin merkezi aşaması olduğundan anlam kültürü, aletin ve zanaatkarın merkezi konumuyla şekillenir. Nesneleri, araçları ve aslında genel olarak tüm teknikleri insanın bir uzantısı ve izdüşümü olarak gören dışsallaştırma teorisi tam olarak organik doğal durumun haritasını çıkarır ve bugün hala bu bakış açısı tekniklerin imajını tanımlıyor …İkinci mekanik doğal durum koşullarında çalışma, araçsal çalışmaya dönüşür, daha doğrusu, “hem canlı hem de cansız maddi güçlerin bir niteliği” haline gelir. Böylece insanın kendisi de makineleşmiştir; insan ve insan dışı maddi kuvvetler birbirine asimile edilir ve kolektif olarak birleşik, homojen bir makine oluştururlar. …. Yalnızca üçüncüsü, Moscovici'nin düşünceleri sırasında yeni ortaya çıkan sibernetik doğal durum, hilomorfik durumu, klasik enstrümantal teknikler ve çalışmalarla oluşan anlam kültürünü terk eder. (abç) Bilgi ve iletişim teknolojileri temelinde merkezi faaliyet, artık biçim ve madde karşıtlığıyla tanımlanamayan araç ötesi kontrol performansı haline geliyor. … 1980'lerin sonundan bu yana, hesaplama ilerlemeye başladı "kutunun dışına ve çevreye.” Yoğunlaştırılmış ve kapsamlı sibernetikleşmenin bu aşaması artık makine ve ona eşlik eden kavramsal politikalar çerçevesinde kavranamaz. Bu, her şeyden önce, nesne ve nesne ilişkilerinin askeri-endüstriyel olarak yeniden konumlandırılması meselesidir; bu henüz kapanmamıştır ve bizi ilk olarak dar anlamda sibernetik ilişkilere, yani bir ağ ortamının ilişkilerine götürmektedir. Çok çeşitli nesnelere dağılmış olan bu "çevresel" failin arka planında, kültürün teorik tanımlarındaki makine kavramının yerini giderek nesne kavramı alıyor. (Erich Hörl, 2015, 7-8)
Sibernetik doğal durumun hilemorfik anlam kültürünü terk ederek anlamın yerini bir ‘kontrol performansı’na bırakması (bkz. G.Deleuze, 1995) yaşam tarzlarımızın radikal dönüşümünü de beraberinde getirmektedir. İnsan makine ilişkisinden insan nesne ya da insan ‘şey’ ilişkisine geçiş uğrağındayız ve bu uğrak kafalarımızdaki polisin cebimizdeki telefona devredildiği bir zamanı anlatıyor. Kara kutularla çevrili bir nesne uygarlığı ile kuşatılmış durumdayız. Ve bu bir durum; Zuboff’un ‘Surveillance Capitalism’i, Srnicek’in ‘Platform Capitalism’i, Stiegler’in ‘For a New Critique of Political Economy,’si ve Bratton’un ‘The Stack’ı gibi 21. yüzyıl kapitalizminin altyapısının haritasını çıkaran güçlü eserlerde bu durum tüm çıplaklığıyla sergilenmektedir. Örn. Zuboff şöyle diyor:
Üç yüzyıldan fazla bir süre boyunca, endüstriyel uygarlık, insanlığın iyiliği adına doğa üzerinde kontrol kurmayı hedefledi. … Şu anda, bilgi uygarlığı olarak adlandırdığım yeni bir dönemdeyiz ve aynı tehlikeli kibir tekrarlanıyor. Amaç artık doğayı değil, insan doğasını kontrol etmek. Odak noktası, bedenlerin sınırlarını aşan makinelerden, piyasa hedeflerine hizmet etmek için bireylerin, grupların ve nüfusların davranışlarını değiştiren makinelere kaydı. (Zuboff 2019, 515)
Sadece Zuboff’un şu deyişini anarak tekrar gündemimize dönelim.
“Şimdiki nesil veya herhangi bir başka nesil köle olmaya meyilli ise, bu, gelecek neslin özgür olma hakkını azaltmaz: yanlışların nesilden nesile aktarımı olamaz ve haklı kılınamaz” 522.
Sibernetik
Simondon'a göre, 'bilgi' kavramı, 'biçim' kavramının bir ikizidir, yani 'biçim' ve 'bilgi', her iki kavram da teknolojiden gelir: ilki antik Yunan döneminden; ikincisi ise sibernetiğin doğuşundan.
“Bilgi olup olmama yalnızca bir yapının içsel özelliklerine bağlı değildir; bilgi bir şey değil, bir sisteme giren ve orada bir dönüşüm üreten bir şeyin işleyişidir. Bilgi, bu dönüştürücü (transdüktif) olayın ve alım işleminin dışında tanımlanamaz.” (G. Simondon, Communication et information, 159)
“Bilgi bir şey değil, bir sisteme giren ve orada bir dönüşüm üreten bir şeyin işleyişidir.”(abç) Bu cümleyi nasıl anlamalıyız, Simondon ne diyor ve ne anlatmak istiyor?
Platform kapitalizminin tüm gücünü aldığı sibernetiğin anlam kültürüne son verdiğinin başlangıcı Matematiksel İletişim Teorisi’yle sibernetiğin kurucusu C. Schanon’dur. Onunla başlayalım çünkü bir mesajın nasıl aktarılabileceğini matematiksel olarak modelleyen bu teori günümüzdeki internet, Wi-Fi, cep telefonları ve dijital veri sıkıştırma teknolojilerinin tamamının temelinde yer alır. Ona göre, bilgi anlamla karıştırılmamalıdır. Çünkü mühendislerin mesajın "ne anlama geldiğiyle" değil, sadece "sinyalin ne kadar doğru iletildiğiyle" ilgilenmeleri gerekir. Mesajın niceliklendirilmesi (kantifikasyonu), bir mesajın taşıdığı anlamdan veya duygudan tamamen bağımsız olarak, içerdiği bilgi miktarının matematiksel ve sayısal olarak (‘0 1’lerle, bit’lerle) ölçülmesi anlamına gelir. Claude Shannon bu kavramla, iletişimi soyut bir olgu olmaktan çıkarıp ölçülebilir bir mühendislik birimine dönüştürmüştür. Dolayısıyla bilgi, belirli bir durum için bilgi miktarıdır. Durum matematiksel olarak hesaplanabilir ve bu hesaplama olasılık ve entropi ile ilgilidir.
Sibernetik homojen bir alan değildir. Genellikle birinci dereceden ve ikinci dereceden sibernetik olarak ikiye ayrılır. Bu farklı düzenler, örneğin sistemlerle olan ilişkilerine göre ayrılabilir. Birinci derece, bilgiyi yalnızca aktarımının bakış açısından ele alır veya yalnızca bilginin niceliğiyle ilgilenir. Birinci düzey, çoğunlukla yalnızca iletişimle ilgilendiğinden (örneğin Shannon) bilgi kavramını anlamla alakalı görmüyordu. İkinci dereceden, örneğin Gregory Bateson ve Norbert Wiener gibileri aksini düşünüyorlardı: Bilgi, teorilerinin en önemli yönlerinden biri haline geldi (Juho Rantala, 2018, 2 ).
N. Wiener’e göre bilgi düzensizliğin (özellikle arka plan gürültüsünün) ölçüsü olan entropinin aksine, organizasyonun (kısaca düzenli bilginin yani negentropinin) ölçüsüdür. Wiener’e göre bilgi, düzen veya organizasyonda bir artış, yani (entropinin aksine) negentropidir. Wienner için geri bildirim esas olarak mevcut bir sistemin düzenlenmesidir. Sistem bir hedef etrafında sapmayı algılar ve geri bildirim ile yeniden ayarlanır. Bu bir sistemin otomasyon ve regülasyon düzeyini belirler. Otomasyondaki tekrarlayan nedensellik geri bildirime dayanır. Çıktıyı tekrar girdi olarak kullanan otomasyondaki herhangi bir sapma geri bildirimle tekrar düzenlenir ve sisteme bir homeostazi (iç denge) sağlar. Bir sistem her zaman homeostatiktir. Bir iç dengeye sahiptir, örn. canlının vücut sıcaklığını düzeneleyerek her zaman bir iç dengeye sahip olması gibi. Dolayısıyla Wiener için makine de bir canlı gibi (geri bildirim yoluyla öz-yinelemeli olarak düzenlenerek) organik olabilir, yani kendini düzenleyebilir. Wiener’in temel problemi geri bildirim yoluyla sistemin sapmayı nasıl düzelteceği ile ilgilidir. Hatta Wiener daha sonra şirketleri ya da toplumu da bir iç denge üzerinden düşünerek politik sistemlerin düzenlenebileceği kanaatine ulaşır. “Elbette Norbert Wiener'in bilgiyi karakterize etme biçimini ve termodinamik tarafından tanımlanan negatif entropinin entropiye karşıt olması gibi, bilginin arka plan gürültüsüne karşı olduğunu onaylamaktan ibaret olan kitabının temel önermesini kabullenmemek mümkündür (METO, 161). Bu satırların devamında Simondon Wiener’in toplumsal örgütlenme modeliyle adeta alay eder. “Teknik ve iktidar arasındaki gerçek arabuluculuk bireysel olamaz. Sadece kültürün arabuluculuğuyla gerçekleştirilebilir” der. Ve ekler “Düzenleyici olan ve yöneten ile yönetilen arasındaki nedensellik döngüsünün oluştuğu şey kültürdür: başlangıç noktası ve tamamlanması yönetilenlerdir. Sosyal homeostazın yokluğu, yönetilen gerçekliğin bu düzenleyici ilişkide, yani kültürde temsil edilmeyen bir yönünün olmasından kaynaklanmaktadır.” (METO, 162) “Teknik varlığı bilimsel düşüncenin bir yan ürünü veya ahlaki amaçlara hizmet eden bir araç olarak görmek, onun doğasını yanlış anlamaktır. Teknik varlık, bilgi ve eylem arasında bir ilişkidir, bir varlık statüsüne sahiptir; bilginin çokluğu ile eylemlerin çoğalması arasındaki birliktir. Ancak, buradan her teknik varlığın temel bilgilerinin ölçülmesinin mümkün olduğu fikrini çıkarmamalıyız. Bu, aslında, teknik varlığı ölçülebilir bir şey haline getirerek, kuramsallaştırılabilir bir bilgi biçimine geri dönme girişimi olurdu. Bu noktada, Norbert Wiener'in doktrinini kabul etmiyoruz. Bilgi niceliklendirilebilir, ancak mutlak ve biraz aritmetik bir şekilde değil, bir dönüşüm alanını gerçekleştirecek şekilde” (G.Simondon 2016, 65). Simondon için, “Örgütlenme ve bilgi, varlıkların salt nitelikleri değil, varoluşun tüm seviyelerinde meydana gelen değişim biçimleridir. Klasik sibernetik ve sistemik düşünceye göre bilginin belirli bir örgütlenme derecesini gerektirdiği fikrine karşılık, Simondon örgütlenmenin bir madde veya sinyalin taşınması olarak değil, basitçe onu almaya 'istekli' bir yapı tarafından üretilen bir dönüşüm olarak düşünülen özel bir bilgi güçlendirmesi türü olarak ortaya çıktığını iddia eder. Gerilim veya çatışma olmadan ne örgütlenme ne de bilgi vardır.” (P. Rodriguez (2016, 2)
Simondon Wiener’deki geri bildirimin, bir sistemi düzenlenmesi ve bunun otomasyondaki rolünü kabul eder ancak bunu bilginin genel modeli olarak görmez ve reddeder. Simondon için bilgi sadece geri bildirim değildir, asıl mesele yeni bir işlemsel düzenin ortaya çıkmasını sağlayan enformasyondur. Dolayısıyla bilgi, mevcut düzenin hatasını düzeltmekten çok, yarı kararlı bir sistemde bir faz dönüşümünü / bireyleşmeyi başlatabilmesidir. Bu yüzden karşıtlık tam şuradadır: Sibernetik, canlıyı ve makineyi çoğu zaman düzenleme /regülasyon problemi olarak okur; Simondon ise bireyleşme problemi olarak okur. Regülasyon mevcut yapıyı sürdürür; transdüksiyon ise yeni bir yapı-işleyiş ilişkisi üretir. Simondon’un çok sevdiği bir örnek olan Guimbal türbini tekrarlayan nedensellik için tam bir örnektir, ancak burada tekrarlayan nedensellik, makinenin kendini düzenlemesinden çok makinenin milieu'suyla kurduğu döngüsel ilişki olarak anlaşılır. Türbinin "ilişkili ortamı" yalnızca dış çevre değildir; türbin + akış + regülasyon mekanizması birlikte bir işleyişsel birlik oluşturur. Wiener makinenin kendini düzenlemesini daha çok canlı ile analoji içinde düşünerek daha organikçi bir yaklaşım içindedir. Simondon bir organikçi değildir ve gerek otomosyona, gerek kendini düzenleyen makinelere (ör. Robotlara) canlı ile kurulan benzetmeleri aşırı abartılı bularak uyarır. Benzetme meselesi önemlidir: Yani ‘kiraz dudaklı, elma yanaklı’da bir benzetmedir ama bu edebiyatta olur. Teknik nesnelerde durum daha derinlemesine işler. Benzetme işleyişsel ise anlamlıdır (Platon’un balıkçı ve sofist benzetmesi bu anlamda ünlüdür. Balık ile öğrenci ne kadar farklı olursa olsun avlamanın işleyişi -her ikisinde de yemleme ve oltaya takılma- benzerdir). Dolayısıyla Simondon sıradan benzetme yerine makine, canlı ve kolektif sistemlerde ortak olan işleyişsel mantığı araştırır. Wiener’in geri bildirirmi; “sistem sapmayı nasıl düzenliyor?” ile uğraşırken, Simondon’un enformasyonu; "Sistem bu enformasyonla nasıl başka bir sistem hâline gelebiliyor?"u araştırır. Bu durumda Simondon’un ilgisini, ‘bilgi, transdüktif dönüşümü önceleyen işleyiştir’ önermesiyle özetlemek mümkündür ve Sibernetikçilerle asıl kopuş noktası da burasıdır.
Elbette Simondon’u bu noktaya taşıyan dil eleştirisi ile başlayan ve tümevarıma itiraza dek ilerleyen teorik bir süreç var. Örneğin İLFİ’de şöyle der “İnsanın anlamlara ulaşmasını sağlayan şeyin dil olduğunu söylemek kesinlikle yetersizdir; dili destekleyecek anlamlar olmasaydı dil de olmazdı; anlamı üreten dil değildir; …Dil bir ifade aracıdır, bir bilgi aracıdır ancak bir anlam yaratıcısı değildir. Anlam, saf bir ifade değil, varlıklar arasındaki bir ilişkidir; anlam ilişkiseldir, kolektiftir, birey ötesidir ve ifade ile öznenin karşılaşmasıyla sağlanamaz. Anlamdan hangi bilginin olduğunu anlayabiliriz ama bilgiden anlam çıkaramayız (ILFI 345). Simondon’un buradaki konumu açıktır: Dil, anlamların öncesinde gelmez, onları üretmez veya onlara erişim sağlamaz; dili destekleyen anlamlardır. Dil, yalnızca bilgi edinme aracı ve ifade aracı olma işlevlerini sağlar. Hiçbir şekilde öznelerin "özneler" ya da “bireyler” olarak buluştuğu şey değildir. Öznenin söylemsel varlığı bilginin anlamlı hale gelebileceği birey ötesi ilişkidir. [özne burada individual (bölünmeyen) değil dividiual (bölünmüş) bir varlıktır, “yani farklı unsurlardan veya diğer kişilerin önceki katkılarından ve ilişkilerinden çoklu veya çoğul olarak oluşmuş olarak görülür” (Bkz. Juho Rantala 2023, s.4)], Tüm bilgilerin alınabilmesi için özne içerisinde yer alan bir bireyleşme ve bilgiyi veren varlıkla bir kolektifin oluşması gerekir. Dil o zaman özne için ikincil bir gerçeklik olarak, yani öznenin bireyleşmesinden sonra gelen ve özneler arasında ortaya çıkan dil dışı anlamlara ek olarak gelen şey olarak ortaya çıkar. Ayrıca burada uzun boylu tartışamayacağımız Simondon’un ansiklopedizm teorisinin sonuçlarından biri günümüzde görüntünün, dili giderek sönümlendirdiğine ilişkindir, ki bugün sözün ve yazının giderek kullanım dışı kaldığı, görüntünün, görselliğin ve görünürlüğün her şey demek olduğu bir çağı yaşıyor olduğumuz gerçeği onu bir kez daha haklı çıkaran bir durumdur. “Sözün uygarlığı yerini imgenin uygarlığına bırakıyor. Bununla birlikte, kelimenin uygarlığı, doğası gereği görüntünün uygarlığından daha özeldir, çünkü görüntü, doğası gereği evrenseldir ve önceden bir anlam kodu gerektirmez” (ILFI 25). Simondon'un dilsel ve temsilî bilgi anlayışına yönelik eleştirisi, Wiener ve Shannon'ın iletişimsel bilgi modeline yönelik eleştirisiyle birleşerek, bilgiyi tümevarımsal genellemenin nesnesi olmaktan çıkarıp transdüktif bir dönüşüm işlemi olarak düşünmeye götürür.
Tümevarımdan Transdüksiyona
Simondon’un burada ele aldığımız yürüyüş hattını kısaca şöyle özetleyebiliriz: Dilsel/temsili bilgi eleştirisinden, Wiener/Shannon'ın bilginin iletişim ve kodlama modeline ve bilginin nicel/istatistiksel ele alınmasının sınırlarının tespitine, oradan tümevarım ve tümden gelimin yetersizliğine, nihayet transdüksiyon önerisine ve bilginin bir sistemde dönüşüm/bireyleşme işlemi olarak yeniden tanımlanmasına geçiş. Şimdi hem tümevarımın yetersizliği hem de transdüksiyonun yapısal biçim alma sürecine odaklanalım.
Tümevarım, incelenen alanda yer alan gerçeklik terimlerinin özelliklerini gerçekten korur, analiz yapılarını bu terimlerden alır, ancak yalnızca bu terimlerde olumlu olanı, yani tüm terimlerde ortak olanı korur, böylece onlarda tekil olanı ortadan kaldırır. ( ILFI 15)
Tümevarımsal akıl yürütmeyi özelden genele, tümdengelimi genelden özele, transdüksiyonu ise özelden özele bir gidiş olarak basitleştirebiliriz. Tümevarım genele giderken ele aldığı verilerin sadece ortak özelliklerine dayandığı için sürecin sonunda varılan genelleme, başlangıçtaki hareket noktasında yer alan tikelin neredeyse hiçbir özelliğini korumaz. Bu bilgi kaybıdır ve zorunludur. Dolayısıyla Simondon transdüksiyonu tümevarım ve tümdengelimden sonra (ve bunların yanında) üçüncü bir akıl yürütme yolu olarak tanımlar. Transdüksiyon, bireyden kolektife, kolektiften bireye doğru hareket etmeyen, ancak bunun yerine biçimlerin ve yapıların dönüşümü süreci olarak kendini gösterir. Daha önce değindiğimiz (Çetinakaya, 2026, 126) Wapnik’in makine öğrenmesi için geliştirdiği modelde transdüksiyon özelden genele ya da genelden özele değil doğrudan özelden özele gider. Wapnik, "Bir problemi çözerken, ara aşama olarak daha zor bir genel problemi (tümevarımı) çözmeyin. Doğrudan ihtiyacınız olan özel cevabı arayın." Şeklinde daha kestirme bir yol önerir (Wapnik 1995). Transdüksiyon genel bir kural bulmakla zaman kaybetmez. Sadece elindeki az sayıdaki bildiği (etiketlenmiş) verilere, bilinmeyen test verisini benzetmeyle tahmin eder. Yukarıda değindiğimiz bir problematik transferindeki benzetme (analoji) olayının işleyişsel olması gerektiği, burada daha bir önem kazanır. Ayrıca transdüksiyon yalnızca “dönüşüm” değildir; dönüşümün kendi yayılım koşullarını üretmesidir. “Tümevarım ve tümdengelimin aksine transdüksiyon; bir sistemin içsel gerilimlerinden, yarı kararlı potansiyellerinden, yeni bir düzen doğuracak şekilde adım adım yayılmasıdır. Yani bilgi önceden var olan formların uygulanması değil, henüz biçimlenmemiş bir alanın içinden biçim üretme eylemidir.” (Çetinkaya, 2026, 31). Simondon transdüksiyonun yayılma karakterini anlatırken yangının yayılması ve yarattığı dönüşümü örnek verir. Dolayısıyla transdüksiyon, yalnızca zihnin akıl yürütmesi değildir; o aynı zamanda gerçektir, çünkü bir problematik alanında bir yapının ortaya konan sorunlara çözüm sağlarken, tümdengelimin aksine göründüğü şeydir, transdüksiyon bir alan sorununu çözmek için tümdengelim gibi bir ilke aramak için başka bir yere gitmez: yabancı bir formun katkısıyla değil, çözücü yapıyı bu alanın gerilimlerinden çıkarır. Tümevarımın yetersizliğini Simondon esas olarak doğal nesnelerin bilgisinden teknik nesnelerin bilgisine geçişte görür. Özetle Simondon'da bilgi, bir öznenin zaten var olan bir bilgiyi alması değil, yarı kararlı bir sistemde yapısal bir dönüşümü başlatan operasyonel gerilimdir.
Paralel Ağ modeli
Bu makalenin ana sorusunu şimdi sorabiliriz: Tümevarımsal bilgi okul gibi bir kurumu zorunlu kılıyorsa, transdüktif bilgi nasıl bir eğitim örgütlenmesini gerektirir?
Öncülümüz şudur: İnsan ancak bireyleşmesini destekleyen kolektif düzenekler içinde bireyleşebilir. Bu anlamda eğitim, teknik kültürün politik altyapısıdır.
Eğitim, bireye bilgi aktarma işi değildir; bireyleşme koşullarını üreten transdüktif ilişkiler ağıdır. Dolayısıyla burada paralel bir ağ örgütlenmesinden söz edeceğiz. Temel kural bağımsızlık: “Bu öğreti, başka bir varlık tarafından yönlendirilmeden kendi kendini yönetebilen ve kendi normatifliğini keşfedebilen bir özneyi (dividuality -hç) varsayar: otodidakt zorunludur. Kendi kendini eğiten bir toplum, vesayet ve manevi azınlık statüsünü kabul edemez. Kendi kendini eğitmeye ve kendi kendini yönetmeye taliptir” (METO, 111). Paralel ağ modelinin gücü yeni bir toplumsal dinamik meydana getirmesi ve teknolojik gücüyle oluşacaktır. Merkezi otoriteler (devletler, bakanlıklar) yapıları gereği tümevarımcıdır, medreseler de tümdengelimci; herkes için geçerli aşkın kaynaklar, genel kurallar, standart müfredatlar ve tek tip başarı kriterleri üretirler. Transdüktif mantık ise esnek, yerel ve duruma özel (özelden özele) çalıştığı için, en yüksek verime merkeziyetçi olmayan bağımsız yapılarda ulaşır.
Asıl olarak burada, tam da ontopolitik bir düğüme yanıt vermek gerekir: “Paralel ağ modeli” dediğimiz şey, (ki ben onu Yerel Teknik Eğitim Merkezi (YTEM) olarak adlandırmayı yeğliyorum) devleti bypass eden bir romantik kaçış mı olacak, yoksa kolektif bireyleşmenin teknik zemini mi? Elbette ikincisi çünkü eğitimi, teknik kültürün politik altyapısı olarak görüyorsak, bilgideki bir değişiklik, bağlamdaki bir değişikliği ve çevredeki, milieu’daki bir değişiklik ise yapıdaki bir değişikliği getirir. O halde; “örgütlenmenin en büyük kendiliğindenliğini tam olarak ortaya koyan canlı sistemler, yarı kararlı denge sistemleridir; bir yapının keşfi gerçekten de en azından uyumsuzlukların geçici bir çözümüdür, ancak potansiyellerin yok edilmesi değildir; sistem yaşamaya ve gelişmeye devam ediyor, yapının ortaya çıkmasıyla bozulmaz, gerilim altında kalır ve kendini değiştirme yeteneğine sahiptir” (METO 177). Yani hangi felaketi yaşarsak yaşayalım potansiyel yok olmaz, yaşam devam eder ve gerilim altında kalırız ama kendini değiştirme yeteneğine sahibiz. Paralel ağ modeli (eğitim sök konuşu olduğunda) bir örnektir. Eğitim literatüründe insanlar "ağ", "iş birliği", "akran öğrenmesi", "hub", "kolektif" gibi kavramları kolayca birbirine karıştırıyor. Klasik eğitimin tersine transdüktif eğitim bilginin dolaşımı değil, ortak bir problemin çözümü sırasında farklı çözüm yollarının birbirini dönüştürmesini mümkün kılar. Bu yüzden paralel ağ modeli: Teknik nesne merkezlidir, ancak kullanımı değil, oluşumunu öğretir. Örneğin: Telefon nasıl çalışır? Değil, telefon hangi teknik bireyleşme sürecinden geçti? Disiplinler arasıdır; fizik, estetik, sosyoloji ayrılmaz. Atölye temellidir; bilgi sadece söylem değil, transdüktif deneyimdir. Yarı kararlılığı korur; kesin cevaplar değil, problem alanları üretir. Nihayet çözüm eğitimin hem teknik bileşenlerine hem de çalışma prensiplerine geri dönmek olacaktır. Kısa kısa özetleyelim.
Simondon’da birey (ki birey dediğimiz, değişim dönüşüm halinde bir süreçtir) hazır bir özne değildir; birey, birey öncesi gerilimlerin kolektifte çözülmesiyle oluşur. Eğitim bu anlamda: Bilgi aktarmak değil, gerilimleri işleyebilir hale getirmek, transdüksiyonu mümkün kılmak, yeni bireyleşme hatları açmak olur. Yani eğitim, bir kimlik üretimi değil; yarı kararlı bir varoluşu koruma ve çoğaltma pratiğidir. Simondon’a göre, modern toplum teknik nesneleri kullanıyor ama ya faydaya ya da kullanıma indirgiyor yani anlamıyor. Bu yüzden teknik kültür diye bir şey yok. Yukarıdaki pasajlarda ifade ettiğim gibi, teknik kültürün yokluğu, insan ile teknik nesne arasında yabancılaşma üretir. Teknik kültür demek, teknik nesneyi araç olarak değil, bir bireyleşme süreci olarak anlamaktır. Eğitim burada tekniğin içsel tutarlılığını kavramak açısından kritik bir yerde durur: Kısaca eğitim teknik kültürün taşıyıcısıdır, insan–teknik–doğa ilişkisini yeniden kurar, uzmanlık ile genel kültür arasındaki açıklığı kapatır. Simondon’a göre ideal eğitim modeli: Mühendisi dar uzman değil teknik kültür taşıyıcısı yapmalı, filozofu teknik cehaletten kurtarmalı, yurttaşı da teknik nesne karşısında edilgen olmaktan çıkarmalıdır. Öte yandan eğitim, ruhsal ve toplumsal bireyleşmenin zeminidir. Ortak teknik dünyayı paylaşma kapasitesi eğitimle oluşur (METO).
Burada “Paralel Ağ Modeli”, bir “alternatif okul” değil, teknik-kolektif bireyleşme altyapısıdır. Ve temelde üç şeyi aynı anda yapmalıdır: Teknik kültür üretmeli, kolektif bireyleşme yaratmalı ve medyatik manipülasyona (algoritmik yönlenmeye) düşmemelidir. Ağ modeli açık teknik şeffaflık temelinde işler. Her teknik nesne kolektif olarak çözümlenebilir ve yeniden üretilebilir olmalıdır. Bunun için açık kaynak temelli çalışmalı, yerel atölye alanlarında, dijital + fiziksel hibrit bir yapıya dayanmalı ve özellikle de kara kutu kırma pratiği olmalıdır.
Paralel ağ (düğüm) sisteminin yapısı şöyle olabilir: Her şehirde küçük “teknik atölye düğümleri”: 15–30 kişilik, disiplinler arası, problem merkezli kümelenmeler. Örneğin İzmir’de bir düğüm (YTEM): Tarım sensörleri, su yönetimi, güneş enerjisi mikro sistemleri, açık veri haritalama gibi problematik alanlarda yapılanabilir. Ama asıl iş üretim değil, teknik süreçleri kolektif çözümlemedir. Dijital omurgası bu merkezlerin birbirine bağlanmasıyla kurulmalıdır. Açık dokümantasyon, ortak arşiv, teknik soy ağacı veritabanına ve açık müfredata sahip olmalı. Ancak platform kapitalizmine düşme tehlikesinden kaçınmak için altyapı; merkezi olmayan, açık protokollü olmalı, hatta (son tahlilde) kooperatif sahipli olması bile düşünülebilir.
Ivan Illich ağ öğrenmesini savundu ama: Hem teknik kültür derinliği meselesini yeterince işlemedi, hem de kurumsal süreklilik sorununu çözemedi. Simondoncu ağ modeli: Kurumu yok etmez mikro-kurumlara böler, yarı kararlı ağ kurar. Peki bunun Türkiye bağlamında riskleri yok mu? Elbette var, başta politik baskı, ağın hızla ideolojik gettolaşması, sertifikasyon sorunu ve finansman bağımlılığı. Bu yüzden model: Kooperatif formda olabilir, yerel yönetimlerle mesafeli iş birliği kurabilir, üniversite laboratuvarlarıyla açık ilişki kurabilir. Şunu sorabiliriz, bu model ne üretir? Özetle, teknik cehaletin azalması, uzmanlık tekeline darbe, yerel teknik özerklik, kolektif problem çözme kapasitesi. Bu noktada eğitim: Devletin ideolojik aygıtı değil, kolektif bireyleşme altyapısı olur. Asıl radikal çıkış ise, bu model kimlik üretmez, aidiyet üretmez, sertifika üretmez. Kısaca şunu üretir: Ortak teknik dünyayı anlama kapasitesi. Bu ontopolitik bir dönüşümdür.
Şimdi bir an Deleuze’ün rizom modeliyle Simondon’un yarı kararlı kurulum modelini karşılaştıralım. Burada iki farklı ontolojik siyaset var: Rizomatik yayılma hattı (Deleuzecü) ve yarı kararlı kurulum hattı (Simondoncu).
I. Rizomatik Model’de Küçük hücreler, merkezi olmayan bağlantılar, spontane çoğalma mümkündür ve sabit çerçeve yoktur. Avantajları; devlet baskısına dayanıklıdır, hızlı yayılabilir, yaratıcı ve esnektir. Buna karşılık riski derinlik kaybıdır ve teknik kültür yüzeyselleşebilir, ideolojik gettolaşma, dağılma ve sürdürülebilirlik sorunu. Türkiye bağlamında bu model, kısa sürede ya politize olur ya da çözülür (bkz. G.Deleuze’ün eserleri).
II. Yarı kararlı Kurulum (Simondoncu). Simondon açısından mesele: Kaçmak değil, gerilimi yapılandırmaktır. Yarı kararlı sistem ne demek? Ne katı kurumsallık ne dağınık ağ, gerilim tutan yapı. Bu modelde: asgari bir kurucu çerçeve vardır. Teknik kültür standartları belirlenir. Ama içerik sürekli problem-temelli yeniden açılır. (bkz. Simondon’un eserleri)
III. İki Model Arasındaki Fark: Deleuze’cü rizom modeli bir ‘kaçış’ modelidir, kendiliğinden bir yapılanma öngörür, sürekli yayılır, politik bir hıza sahiptir. Simondon’cu model bir ‘kurulum’ modelidir. Yapılandırılmış bir gerilim vardır, anlamsal yoğunlaşma ve açılma vardır, politik hız yerine teknik derinlik yaratır.
IV. Türkiye İçin Hangisi? Türkiye'de sorun: Teknik kültür eksikliği, hızlı politizasyon, kurumsal güvensizlik. Bu koşullarda saf rizom: hızla ideolojik hücreye dönüşür. Saf kurumsallık ise, devletleştirilir veya bürokratikleşir. Bu yüzden belki: Küçük ama yoğun yarı kararlı çekirdekler. Yani 3-4 şehirde güçlü teknik düğümler (YTEM’ler), 5–10 yıl sürekliliği sağlayan yavaş ama derinleşen bir ağ. Deleuze’deki gibi sadece çoğalma (difference) yeterli değil, gerekli olan gerilimi taşıyabilen bir yapıdır. Bu Simondon’cu ontopolitik bir pozisyondur. Yine de asıl soru şudur: Paralel ağ, Kamu kurumları (ya da devlet) karşısında otonom mu kalmalı? Yoksa bir noktada kamusal sistemle temas mı etmeli? Simondoncu perspektifte: Tam kopuş değil, gerilimli temas olasıdır. Temelde bu çok zordur ancak verimli olabilir. Türkiye’nin gerçeği: Tam bağımsız kalmak zor. Ama tam temas da riskli. O yüzden model: Ne NGO, ne start-up, ne devlet kurumu. Bir tür teknik-kültürel kooperatif ağı yani YTEM’ler.
Şimdi de yine zor bir konuya, finansman sorununa geçelim. Bu ağ modeli nasıl finansman bulur ve bağımsız kalır? İlk akla gelen Türkiye özelinde üniversite mezun ağlarıdır. ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi gibi mezun ağları, öncelikle bu mezunlar teknik kültürün değerini bilir, görece seküler ve özerklik hassasiyeti yüksek olabilir. Dolayısıyla mikro-bağış modeli kurulabilir, yani kurumsal sponsorluktan daha bağımsız olabilir. Bu modelde finansman: Büyük bağışçıya dayanmaz, küçük ama düzenli katkılara dayanır, kooperatif mantığıyla işler. Bu, Simondon’cu anlamda yarı kararlı bir ekonomik zemin olabilir. Ancak riskleri de var: Eğer ağ sadece “iyi üniversite mezunları” tarafından fonlanır ve yürütülürse, teknik kültür yeniden elit bir alana kapanır, kolektif bireyleşme sınıfsal daralmaya uğrar, paralel ağ bir “entelektüel ada”ya dönüşebilir. Bu, tam da aşmak istediğimiz uzmanlık tekeline geri düşmek olur. Ayrıca ODTÜ mezun finansmanı başlangıç için güçlü olabilir. Ama şu soruya cevap vermek gerekir: Bu ağ 10 yıl sonra hâlâ teknik kültür üretiyor mu, yoksa nostaljik bir mezun dayanışma kulübüne mi dönüştü? Yarı kararlılık burada test edilir.
Peki Simondon’cu ekonomik model nasıl olmalı? Simondon’da teknik bireyleşme: İçsel tutarlılık ister ve dışsal baskıya aşırı bağımlı olamaz. Bu nedenle finans modeli: 1. Çeşitli olmalı; Mezun katkısı, küçük üyelik aidatı, açık atölye ücretleri, yerel kooperatif üretimi. 2. Şeffaf olmalı; Her gelir-gider açık olmalı. 3. Politik bağımlılık üretmemeli; Belediye hibesi varsa bile, tek kaynağa dönüşmemeli. Daha da radikal bir fikir: Belki de en güçlü model budur, ağ düğümleri kendi teknik üretimlerinden mikro-gelir üretebilir. Örneğin: Açık kaynak tarım sensörü tasarlamak, yerel kooperatiflere teknik danışmanlık, atölye programları. Yani finansman bağışa dayalı değil, teknik kültür üretiminin yan ürünü olur. Bu daha Simondon’cu bir çözüm gibi görünüyor.
Bir diğer konu: Bu ağın pedagojik liderliği kimde olacak? Akademisyenler mi? Mühendisler mi? Gençler mi? Yoksa rotasyonlu bir kolektif yapı mı? Çünkü finans kadar belirleyici olan şey bizzat yönetişim biçimidir. Bence en Simondon’cu yanıt sonuncusu. Ancak “rotasyonlu kolektif” lafı kendi başına yetmez, nasıl yapılandırıldığı önemli. Simondon açısından mesele şu: Bireyleşme tek bir merkezde yoğunlaşırsa sistem kapanır. Ancak merkez tamamen yok olursa da sistem dağılır. Dolayısıyla rotasyon: Hem lidersizlik romantizmini hem de kalıcı hiyerarşiyi önler. Eğer pedagojik liderlik sabitlenirse: Teknik kültür dogmatikleşir. uzmanlık tekelleşir ve gerilim ortadan kalkar. Rotasyon ise: Bilginin dolaşımını sağlar, gücü yoğunlaşmadan korur, kolektif bireyleşmeyi canlı tutar. Öte yandan saf yataylığın da riskleri var. Örneğin burada Deleuze’cü saf yataylık cazip gelebilir. Fakat Türkiye bağlamında saf yataylık genellikle kararsızlık üretir, inisiyatif boşluğu doğurur ve en güçlü karakterin fiili liderliğine kayar. Bu yüzden model üç katmanlı bir rotasyon olarak tasarlanabilir, şöyle ki: 1.Teknik küratörlük (6 ay – 1 yıl). Problem alanını belirler, atölye programını tasarlar, süre sonunda devreder. 2. Kolektif Forum: Tüm üyeler açık tartışma yapar, eleştiri mekanizması işler 3. Hafıza Ekibi (sabit ama küçük): Sürekliliği korur, arşiv ve dokümantasyon tutar, güç sahibi değil, taşıyıcıdır. Hafıza ekibi önemli, görece az sayıda olmalı, sistemin ‘teknik merkezli’ ve gerilimli yapısını korumalı. Bu üç katmanlı yapı yarı kararlık sağlar (Paul Gardiner, 2018, s. 52 vd.).
Rotasyon’un riski var mı? Var, ‘herşeyi herkes yapar’ anlayışı derinliğin kaybına yol açabilir. Vasatlık eleştirileri buraya dayanır. Simondon’cu çözüm; uzmanlık yok edilmez, ancak uzmanlık iktidara dönüşmez. Yani: derin teknik bilgi teşvik edilir ancak karar yetkisi kolektif kalır. Pratik bir sorunu çözdükten sonra rehber, öğrenciye bunun arkasındaki evrensel ilke nedir diye sorarsa, öğrenci tümevarımsal modele ulaşıp oradan tekrar dönmek zorunda kalabilir. Ya da örneğin elektrikli motor yapan bir öğrenciye ilkeyi sorarsanız, Faraday Yasaları ya da Lorentz Kuvvetiyle karşılaşmak zorunda kalacaktır. Kısaca hem transdüktif bilgi ve zaman zaman da tümevarımsal bilgi, ikisi birlikte düşünülmelidir. Simondon da zaten tümevarımsal bilgiyi de okulu da tümden reddetmez ama klasik eğitimi reddeder. Kısaca böyle bir model şunu üretir: Teknik bilgi dolaşır, karar alma kolektifleşir, uzmanlık demokratikleşir, bireyleşme süreçleri açık kalır. Özetle bu ontopolitik olarak güçlü bir modeldir.
Paralel ağ modelindeki eğitimin biçimsel özellikleri: Okul sistemindeki sınıflar yerine ‘proje kümeleri’ oluşturulur, eğitim, genel bir sınıf düzeyine göre değil, o kümenin o anki spesifik hedefine göre şekillenir. Müfradat yerine ‘Dinamik bilgi ağı’ söz konusudur. Yıllara bölünmüş statik müfredatlar yerine, bilgilerin birbirine komşuluk ilişkileriyle bağlı olduğu bir ağ yapısı temel alınır. "Öğretmen"in yerini "Kolaylaştırıcılar alır. Bu rehberler ders anlatmaz. Bir öğrencinin çözmeye çalıştığı özel problemle, o problemi daha önce çözmüş olan bir kaynağı yan yana getirir. Bilginin "transdüktif yayılımını" (propagation) yönetirler.
Sertifikasyon meselesine gelince. Transdüktif eğitim genel bir unvan (Örn: İktisat Mezunu) vermeyi hedeflemez. Spesifik durumlarda ne yapabildiğinize odaklanır. Düğüm (YTEM), öğrencileri genel sınavlarla değil, tamamlanan projelerin kalitesiyle değerlendirir. Öğrencinin "diploması", çözdüğü gerçek dünya problemlerinin ve ürettiği somut çıktıların dijital bir haritasıdır (portfolyosudur). Klasik diploma, 4 yıl boyunca aldığınız tüm derslerin ortalamasını gösteren genel bir kağıttır (tümevarımcı). Transdüktif modelde bunun yerini Blokzincir tabanlı Beceri Pasaportları alır. Bu pasaportları Google AI şöyle tanımlanıyor: “Blokzincir tabanlı beceri pasaportları, bireylerin kazandıkları eğitim, sertifika, iş deneyimi ve yetkinlikleri dijital, değiştirilemez ve güvenli bir platformda saklamalarını sağlayan yeni nesil dijital kimlik çözümleridir. Geleneksel özgeçmişlerin aksine, bu pasaportlar sahteciliği tamamen önler ve işverenlerin aday yetkinliklerini saniyeler içinde doğrudan doğrulamasına olanak tanır. Eğitim kurumları ve sertifika sağlayıcılar, verdikleri belgeleri akıllı sözleşmeler aracılığıyla doğrudan kullanıcının blokzincir cüzdanına tanımlar.” Özetle Diploma yerine kişinin "Dijital Ayak İzi", portfolyosu konuşur. İşveren genel bir unvan (diploma) satın almak yerine, spesifik problemini en hızlı ve doğru çözebilecek "kanıtlanmış yeteneği" işe alır”
Şimdi de asıl sınavın nasıl verileceğine değinelim. Diyelim bir kriz anında -örneğin politik baskı, finansal daralma, iç çatışma- rotasyonlu yapı dağılmadan gerilimi taşıyabilecek mi? Yarıkrarlılık tam da burada test edilir. Şimdi daha da derine inerek şu soruyu yanıtlamalıyız: Bu kolektifin karar alma modeli ne olacak? Konsensüs mü? Nitelikli çoğunluk mu? Rastgele seçilmiş geçici kurul mu? Konsensüs, yarı kararlı gerilimi söndürür. Nitelikli çoğunluk, bloklaşma üretir. Rastgele geçici kurul, bireyleşmeyi dondurmaz. Bu son seçenek, şaşırtıcı biçimde Simondon’un ruhsal-toplumsal kolektif bireyleşme anlayışına en yakın olanıdır. Simondon açısından kolektif, hazır bir özne değildir; kolektif, birey öncasi gerilimin paylaşımıdır. Dolayısıyla, rastgele seçilmiş geçici kurul: İktidarın kristalleşmesini engeller, uzmanlığın tekelleşmesini sınırlar, Kolektifin sürekli yeniden bireyleşmesini sağlar, gerilimi bastırmaz, dolaşıma sokar. En kritik nokta şu: Kurul karar verir ama teknik bilgi kolektif hafızada kalır. Yani rastgelelik kaos değildir; yarı kararlı bir dağılımdır. Özetle, Teknik kültürün demokratikleşmesi, karar süreçlerinin rastlantısal yoğunlaşmalarla geçici olarak kristalleşmesine bağlıdır. Bu güçlü bir ontopolitik tezdir.
Vasatlık
İster Hub, ister paralel ağ modeli, isterse herhangi bir açık topluluk eğitim kümlerine yönelik olarak akademisyenlerin genel bir itirazı var. Genellikle şu mantık yürütülüyor: Eğer bilgi merkezi bir müfredattan, uzman hiyerarşisinden ve disiplinlerden değil de yatay ağlar, hub'lar veya eğitim kümeleri içinde dolaşacaksa, derinlik kaybolur; herkes birbirinden biraz öğrenir ama kimse bir alanda gerçekten uzmanlaşamaz. Sonuç: vasatlık. Bu kaygı tamamen temelsiz değil. Gerçekten de birçok "açık öğrenme topluluğu" veya "topluluk temelli eğitim" deneyimi birkaç yıl içinde şunlara dönüşebiliyor: en düşük ortak paydaya inen tartışmalar, sürekli fikir alışverişi ama az üretim, uzmanlığa karşı romantik bir güvensizlik, herkesin konuştuğu ama kimsenin uzun süre çalışmadığı ortamlar. Buna "ağ vasatlığı" denebilir. Bu itirazın önemli bir kısmına katılıyorum, ama sonucu aynı şekilde paylaşmıyorum. Hatta bence burada "vasatlık" ile "transdüktif eğitim" arasında zorunlu bir ilişki kurulması teorik olarak hatalı.
Çünkü burada neden-sonuç ters kuruluyor. Vasatlığı üreten şey transdüksiyon değil, düşük enerjili transdüksiyon. Simondon açısından düşünürsek transdüksiyon zaten rastgele bilgi alışverişi değildir. Transdüksiyon şunları gerektirir: ortak bir problematik, yarı kararlı bir gerilim, yerel çözümün komşu çözümleri dönüştürmesi, yeni yapıların ortaya çıkması. Yani transdüksiyonun kendisi oldukça yüksek enerjili bir süreçtir. Eğer bunlar yoksa ortada transdüksiyon değil, yalnızca iletişim vardır. Bugün "hub" denilen şeylerin çoğu gerçekten transdüktif mi? Bence hayır. Çoğu durumda gördüğümüz şey: ağ oluşturma (networking) koordinasyon, kaynak paylaşımı, içerik dolaşımı. Ama bunlar transdüksiyon değil. Transdüksiyon, problem çözme ve problematiğin transferi mantığıdır. Dolayısıyla akademisyenlerin eleştirdiği birçok örnek zaten Simondoncu anlamda transdüktif değildir. Bir eğitim kümesi şu koşullarda vasatlık üretir: problematik üretmiyorsa, gerilim taşınmıyorsa, herkes aynı yoğunlukta katkı yapmak zorundaysa, uzmanlık ile acemilik aynı düzleme indirgeniyorsa, dolaşım üretimin yerine geçiyorsa. Bunların hepsi mümkündür. Ama bunlar transdüksiyonun sonucu değil; kötü tasarımın sonucudur.
Hatta tersini de söyleyebilirim. Bugün eğitim sistemine bakın. Vasat ve vasat altı bir ilk ve orta eğitim ya da medrese eğitimi görürsünüz. Din, ideoloji, masal, fantastik içerikler vb. uzatmaya gerek yok. Ama iyi tasarlanmış bir transdüktif eğitim, klasik üniversiteden daha az vasatlık üretebilir. Çünkü klasik üniversite de ciddi miktarda vasatlık üretiyor. Bugün birçok üniversitede: makale üretimi metrikleşmiş (ölçülebilir, sayısal verilere bağlanmış) durumda. Özellikle atıf sayısı tam bir demoklesin kılıcı. Bunun altında ‘hakemlik kurumu’nun ve yapılan atıfın yasal mülkiyetini koruma zorbalığı var. Şunu anlamakta güçlük çekiyorum. AI cevabını verirken kaynak taramıyor mu? Evet tarıyor, insan zekasından tek farkı hızı. Peki AI’a sen neden yararlandığın kaynakları vermiyorsun sorusu soruluyor mu? Hayır. O zaman insan zekasına bu işkence neden yapılıyor? Telif yasaları mı? ‘Libgen’in başına gelenleri biliyoruz. Bu yüzden ‘açık kaynak’ kullanımını savunuyoruz. Devam edelim yayın baskısı akademisyen için düşüncenin önüne geçmiş durumda, öte yandan disiplinler kendi jargonlarını tekrar ediyor, öğrenciler sınav optimizasyonu yapıyor vb. Bu tam bir vasatlık rejimi. Gerçi sorunumuz üniversite mi transdüktif eğitim mi karşılaştırması yapmak değil. Asıl sorun hangi ortam daha yüksek düşünsel bir gerilim üretebiliyor? Transdüktif eğitimin başarısı, yataylık derecesine değil; taşıdığı yarı kararlı gerilimin yoğunluğuna bağlıdır. Her yatay ağ örgütlenmesi transdüktif eğitim yapıyor denemez. Sistem yeni bireyleşmeleri mümkün kılan yeterli potansiyel farkı üretebiliyor mu? Eğer üretemiyorsa ister Harvard olsun ister bir hub, sonuç vasatlıktır.
Yani ‘ortak problem’ çözümü klasiktir, proje bazlıdır vb. fakat problem transferi transdüktiftir. Bu iki kavram aynı değil. Klasik modelde ortak problem: örneğin "İzmir'in su yönetimi" ve herkes bunun üzerinde çalışıyor. Bu daha çok proje yönetimi mantığıdır. Transdüktif model Bir problem alanı çizer: "Kentte sürdürülebilir yaşam biçimlerinin yeniden örgütlenmesi" Bu bir ortak bir problematiktir. Bunun içinde kümeler farklı sorunlar çalışabilir: biri su, biri ulaşım, biri çocuk eğitimi, biri yaşlı bakımı, biri yapay zekâ, biri kooperatifler, biri kent bahçeleri, biri yerel tarih. Başlangıçta bunlar bağımsız görünür. Ama birkaç ay sonra ilişkiler ortaya çıkmaya başlar. Örneğin: eğitim kümesi, kooperatif kümesi, dijital altyapı kümesi birlikte yeni bir model geliştirir. İşte transdüksiyon burada başlar. Hiçbiri aynı işi yapmıyor. Ama birbirlerinin bireyleşme koşullarını değiştiriyor. İşte transdüksiyon tam bu. Kısaca her yeni yapı, komşu yapının çözüm koşullarını değiştirir.
Burada düğümün (adı merkez ama kendisi merkez olmayan düğümün) görevi ne oluyor? İlginç bir biçimde düğüm öğreten bir yer olmaktan çıkıyor. Onun görevi: rezonans üretmek, kümeler arasında eşik oluşturmak, bilgi taşımak, dağıtmak, eşleştirmek değil, problem taşımak yani transfer etmek. Bu çok farklıdır, bilgi transferi değil problematik transferi. Çünkü transdüksiyonda aslında aktarılan çözüm değildir. Aktarılan şey: çözülebilir yeni bir gerilimdir. Herkes aynı problematik alanın içinde fakat her küme kendi alanında derinleşiyor, ama tamamen izole değil. Özetle transdüktif eğitim ortak cevap üretmez; ortak problematik alan içinde farklı çözüm yollarının birbirini dönüştürmesini mümkün kılar. Bu bir bireyleşme ekolojisi yaratma çabasıdır. Çünkü bu modelin amacı bilgi aktarmak değil; bireylerin, kolektiflerin ve problemlerin birlikte bireyleşmesini mümkün kılmaktır. İfade etmeye çalıştığım şey aslında "alternatif okul modeli" olmaktan ziyade kent ölçeğinde işleyen bir bireyleşme mimarisi yaratmaktır.
Bireyleşme kaçınılmaz olabilir; ama nasıl bireyleşileceği hiçbir zaman kaçınılmaz değildir. Çünkü bireyleşme her zaman bir milieu içinde gerçekleşir. O zaman bugün her şeyin, tüm medyanın, Facebook, Instagram, YouTube, TikTok, X (Twitter) ve Linkedin gibi tüm sosyal ağların bana göre en temel işlevi ‘bireyleşmeyi imkânsız kılmak’tır. Tüm vasatlık biçimlerinin yegâne başarısı da budur (bkz. Enrique Uribe-Jongbloed 2024). Bunun yanı sıra tüm devlet ve kamu kurumlarının en başta ‘Okul’un ve Foucault’nun, Deleuze’un, Stiegler’in sayıp döktükleri tüm kurumların temel görevi ‘bireyleşmeyi engellemek, dondurmak, bozmaktır’ O zaman yukarıda portresini çizdiğim model (Stiegler’in proleterleşmeye karşı verdiği mücadelenin bir benzeri, belki daha Simondon’cusu olarak) yalnızca ilk görünür alandır. Çünkü bugün aynı mantıkla sağlık, yerel yönetim, kooperatifler, kültür, bilim üretimi vb.de yeniden tasarlanabilir. O zaman "transdüktif eğitim" yalnızca ilk uygulama olur. Asıl teori ise: Transdüktif toplum ya da Bireyleşen toplum olacaktır. Belki de Ivan Illich'in "okulsuz toplum"undan sonra, ortaya konacak ifade "bireyleşen toplum" olacaktır. İllich kurumu ortadan kaldırmayı öneriyordu; Simondon ise bireyleşmeyi mümkün kılan milieu'ları çoğaltmayı öneriyor. Aradaki fark yaşamsaldır.
Temel amaç şudur: Transdüksiyonu bir eğitim teorisine değil, bir toplumsal örgütlenme teorisine dönüştürmek. Çünkü bu durumda transdüksiyon artık, bir bilgi edinme yöntemi, bir problem çözme tekniği, ya da pedagojik yaklaşım olmaktan çıkar. Bir toplumun kendi kendini sürekli yeniden bireyleştirme kapasitesi haline gelir. Ben buna şimdilik "ontopolitik demokrasi" demeye daha yakınım. Çünkü bu modelde demokrasi öncelikle seçim sistemi ya da temsil biçimi değil; toplumun yeni bireyleşmeler üretebilme kapasitesi olur. Yaşadığımız toplumsal felaketler, rejim krizleri, her ne olursa olsun: bireyleşme, insanın yalnızca biyolojik bir organizma olmaktan çıkarak, kendi anlamını, sorumluluğunu, tekniklerini, ilişkilerini ve ortak dünyasını sürekli yeniden kurabilen bir varlık hâline gelme sürecidir. İnsan, yalnızca biyolojik bir organizma değil; ruhsal, teknik ve kolektif bireyleşmelerin kesişiminde kendisini kuran tarihsel bir varlıktır. Bu süreç hiçbir zaman tamamlanmaz; her yeni ilişki, her yeni teknik ve her yeni kolektif deneyim bireyleşmeyi yeniden açar.
21.08.2026
Hç.
KAYNAKÇA
Bratton Benjamin H. (2015) The Stack On Software and Sovereignty, The MIT Press Cambridge, Massachusetts London, England
Combes Muriel (2013) Gilbert Simondon and the Philosophy of the Transindividual, The MIT Press Cambridge, Massachusetts London, England
Çetinkaya H. (2024) G.Simondon: Bireyleşme Felsefesi, Akademim Yay. Çanakkale
Çetinkaya H. (2026) Ontopolitika: G.Simondon, Karen Barad, Bernard Stiegler, Akademim Yay. Çanakkale
Deleuze, Gilles (1995) Postscript on control societies. In: Deleuze, Gilles (ed.) Negotiations, 1972–1990, trans. Martin Joughin. New York, NY: Columbia University Press, pp. 177–182.
Gourhan, Leroi- (1973) Milieu et Technique, Paris: Albin Michel, S. 334
Gardiner Paul (2018) Evolutionary Learning in Strategy-Project Systems, Project Management Institute, Inc. Pennsylvania USA
Hottias Gilbert (1993) Simondon et la philosophie de la «culture technique », De Boeck-Wesmael, Bruxelles
Hörl Erich, (2015)The Technological Condition, Parrhesia Number 22. translatd by Anthony Enns
Hui Yuk (2016) On the Existence of Digital Objects, University of Minnesota Press Minneapolis London
İllich Ivan (2006) Okulsuz Toplum, Çev. Celâl Öner, Oda Yayınları, İst.
Rantala Juho (2023) Simondon, Control and the Digital Domain, Theory, Culture & Society Volume 41, Issue 4
Rantala Juho (2018) The Notion of information in early cybernetics and in Gilbert Simondon’s philosophy, Paper presented at Doctoral Congress in Philosophy 22.–24.10.2018, University of Tampere, Finland (juho.rantala@tuni.fi)
Rodriguez Pablo (2016) Organization and information in Simondon’s theory of individuation To link to this article: http://dx.doi.org/10.1080/14759551.2016.1240745 Routledge Journal homepage: http://www.tandfonline.com/loi/gsco20
Simondon, Gilbert (2020) Individuation in Light of Notions of Form and Information, (ILFI) trans. Taylor Adkins, University of Minnesota Press, Minneapolis & London.
______ (2017) On the Mode of Existence of Technical Objects, (METO) trans. Cécile Malaspina and John Rogove, Univocal Publishing, Minneapolis,
______ (2010) Communication et information, Cours et Conferences, Les Editions De La Transparence, Chatou Fr.
_______ (2016) Sur la Philosophie (1950-1980), PUF, Paris
Srnicek Nick (2017) Platform Capitalism, Polity Press, Cambridge UK.
Stiegler Bernard (2009) For a New Critique of Political Economy, Trans, Daniel Ross, Polity Press, Cambridge UK.
Uribe-Jongbloed Enrique (2024) The Travels of Media and Cultural Products Cultural Transduction, Routledge London & New York
Wapnik, Wladimir N. (1995) The Nature of Statistical Learning Theory, New York: Springer-Verlag
Zhang Hai-gang (2023) Transductive semantic knowledge graph propagation for zero-shot learning, Journal of the Franklin Institute 360 (2023) 13108–13125 www.elsevier.com/locate/jfranklin
Zuboff, Shoshana (2019) The Age of Surveillance Capitalism’, Profile Books, London

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder