9 Haziran 2013 Pazar

DirenGezi, Saygınlık Krizi ve Komünal Demokrasi





  
Olgu Nedir?


Nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bu direniş Yeni Türkiye’nin ilk devrimci kalkışmasıdır ve eski Türkiye’nin ve geleneksel politik mücadelenin tanımadığı bir figürün, yani sayılmayanların politika sahnesine girişlerinin tarihsel bildirimidir. Ve bu, eski Türkiye’ye dönüş demek olmadığı gibi, neo liberal ikinci Cumhuriyet’e başkaldıran, her ikisinin de dışına çıkarak para ve akıl ölçülerinin karşısına ‘birlikte yaşama’ iradesini koyan bir özlemin ve umudun direnişidir.  

Olgu nedir? Fakat bu soru, ‘olgu’nun ne olduğunu anlamanın koşulu olan ‘olguyu nasıl anlatmalı, sorusundan ayrılamaz. Aksi halde herkes kendi ideolojik, dinsel hatta imgesel referansına göre olgunun bir yönünü çekiştirmeye ‘açıklama’ diyebilir. Nitekim daha ilk günlerde dinciler örn, Ali Bulaç, ‘insanın içindeki canavar ortaya çıkmış’tır diyerek ‘ilmi’ hikmetinden feyz almamıza müsaade ettiler. Liberaller, örn. A. İnsel ve M. Belge’ye göre (3 Haziran akşamı CNN) bu hareketin neo liberal rejimle bir derdi yok, sadece T.Erdoğan’a yönelik bir öfke patlamasıdır. Bir ara A. İnsel bu bir ‘haysiyet kırılmasıdır’ diye bir cümleyle sorunun özüne değindi ve geçti. ve Nilüfer Göle, Paris’li akıl sultanımız da şöyle buyurmuşlar; “Daha önemlisi bu hareketi siyasal mercekten okumak yanlış. Meydan hareketi siyasal partilerden bağımsız, otonom olduğu ölçüde, ağaçların gölgesinde masumiyetini koruduğu sürece, demokrasinin toplumsal muhayyilesini, dokusunu yenileyebilir. Tersine kendini siyasal hareket yerine koyduğu takdirde demokrasiden uzaklaşacaktır.” Zaten uzaklaştığını Hüseyin Çelik ilan etti. “Ağaç sevgisiyle hareket eden masum ve makul tepkileri anlayışla karşılarız fakat onun ötesinde olayı vandalizme çeviren marjinal gruplara gereken ders verilir”. vb.. Nihayet başbakan direnişin bütününü Vandalizm olarak etiketleyerek Nilüfer Göle’nin korkusunu giderdi. Olay politik değil sayın Göle korkmayın, sadece masum bir ağaç sevgisi.

‘Şu şu nedenlerle bu meydana geldi’ bu şablona, yani sonuçları nedenlerine bağlama kalıbına Descartes’dan beri analitik deniyor. Peki ‘İsyanın nedeni gezi parkında kesilen ağaçlardır’ cümlesi isyan gerçeği hakkında bize yeterli bilgi verir mi? Sıradan röportajlarda bile insanlar gerçeğin bunun çok ötesinde olduğunun farkında. Eylemleri sadece kendi nedenleriyle izah ettiğimiz zaman o eylemin gerçek/yeterli bilgisine ulaşmış olmayız [‘kadınlar tencerelere tavalara vuruyorlar çünkü direnişe katıldılar’: bu cümle doğrudur fakat bize tencere ve tavalara vurmanın gerçek anlamını vermez /‘İnşaat çöktü veya tersanede kaza oldu veya maden ocağı çöktü ve şu kadar işçi öldü’ Bu açıklamalarda işçi ölümlerinin gerçek/yeterli bilgisi var mı? vb. vb.] O zaman analitik bize yeterli/gerçek bilgi vermez çünkü analitiğin sınırı buraya kadardır ve o ampirik bilginin düzeninde işler. Oysa isyan bilginin düzeninde değil bir varoluş duygusu olarak varlıksal düzende yaşanmaktadır. O halde onu bilginin olduğu kadar varlığın düzeninde de kavrayan bir bilgiye ihtiyacımız var. Gerçek/yeterli bilgi (örneğin Spinoza’da olduğu gibi) sonucun gerçek/yeterli bilgisinin nedenine nasıl bizzat bağlı olduğunu göstermeyi gerektirir. O halde günlerdir yaşanan ve devam etmekte olan eylemler, protestolar, gösteriler vb.’lerinden oluşan bu direnişi sadece kendi nedenlerine bağlamaktan ibaret olan yukarıdaki analitik cümleler (ağaç kesimi, Erdoğan’a tepki vb.) bize ne direnişin gerçek bilgisini verir ne de bu ampirik nedenlerine nasıl bağlı olduğunu gösterir. Tersine bu şablon tam da direniş gerçeğinin anlamını gizler ve üstünü örter [Nitekim dokuzuncu günde, başta Bülent Arınç ve Sırrı Süreyya Önder liderliğinde sahnelenen vodvil, Hüseyin Çelik’in vandalistler yorumunu meşrulaştırmış ve bu zemindeki medya kampanyasıyla da İktidar direniş gerçeğinin anlamını karartmayı başardığını düşünebilmiştir]. Öyleyse şunu kesin olarak bilelim ki, bir toplumsal olguyu, olayı anlatma yöntemi o toplumsal olay içinde alınan yerden, taraf pozisyonundan asla bağımsız değildir. Yani düşünce hiçbir şekilde düşünülen şeyden ayrı değildir. O halde gerçek bilgi arayışı aynı zamanda bu gerçeği gizleme amacına karşı açığa çıkarma savaşının da adıdır. Gerçek/yeterli bilgi ise, varoluş düzenine ait olan varoluş duygusu ve bir ortaklık zeminini tanımlayan sentetik bir dolayımı -aşağıda göreceğiz- gerektirir. Öyleyse önce şu açık seçik bir olgu olan direnişin yeterli/gerçek bilgisi nedir, onu anlamaya çalışmalı ve sonra ‘ağaç kesme’, ‘Erdoğan’a tepki’ gibi ampirik nedenlere nasıl bizzat bağlı olduğunu göstermeliyiz.

Bu isyanı -analizini daha önce birkaç kez yaptığım- küreselleşmenin dışlananlar ve entegre olanlar çelişkisinin açığa çıkışı olarak okuyorum (aynen sanayi kapitalizmi çağında ‘sınıf çelişkisi’ dolayımıyla okuduğumuz gibi). Bugünün temel gerçeği şudur: toplum bir yanda %1 bir yanda %99 olarak bölünmüştür, yani sermayenin doğrudan egemenliği ve değer yaratan emeğin dışlanması olarak bölünmüştür. Bütün bölünmeler bu temel bölünmenin varyasyonlardır. Türkiye’de bu varyasyonlar en tipik olarak, %1’e (dünya için finansal sermayenin merkezileşmesini ifade eden ve makul bir oran olan bu %1, Türkiye’deki ticaret sermayesinin göreli rolü nedeniyle herhalde %2’ ya da 3’tür.) yaltaklanan bir üst orta sınıf ve sistemden dışlanan %99’a hızla dahil olan bir alt orta sınıf şeklinde kristalize olmaktadır. Gezi Parkı eylemcileri dışlanan daha alt nüfusların ve öğrenci gençliğin katılım ve sempatisini kazanmış alt orta sınıf üyeleridir. Bu alt orta sınıfı ‘yeni proletarya’nın öncüleri olarak tanımlamak, bu aşamada sadece anlama çabası açısından belli bir anlam taşır, daha ötesini tarihsel süreç belirleyecektir. O halde direnişin gerçek anlamını bize verecek iki temel sorun bu zeminde öne çıkar; dışlanma ve bunun kaçınılmaz sonucu olan kendine-saygı ve yurttaşlık onuru krizi.  


Dışlanma

Dışlanma olgusunu nasıl anlarız? Başlangıç olarak, üretimde otomasyon ve iletişim teknolojisinin belirleyici üstünlüğü ve bilimin sermayenin üretici gücü haline gelmesiyle birlikte kol emeğinin üretim sürecinden hızla dışlanması, dışlanma olgusunun maddi temelidir. Kapitalizm, doğduğu ilk biçimden ve ilk günden beri emeği yok sayma (saymama) stratejisinin zirvesine neoliberal piyasa terörü koşullarında kavuşmuştur. Bu emeği saymama sürecinin başlıca üç sonucu, son on yıllık neoliberal saldırının ardından artık Türkiye’de de hızla kristalleşmektedir. Birinci sonuç işsiz kitlelerdir. [Aynı nedenle çalışan işçiler hızla ya orta sınıflaşmakta ya da köleleşmektedir. Sendikalar üst orta sınıfın eline geçmiş ve her açıdan politik işlevi çöken ‘işi sınıfı’ (niceliğinden bağımsız olarak) tarihsel anlamdaki devrimsel öncü rolünü kaybetmiştir.] İşsizliğin -burada irdeleyemeyeceğimiz-  ekonomik, politik ve özellikle kültürel açıdan toplumsal varoluş koşullarını dönüştürücü etkileri son derece önemlidir. Saymama sürecinin ikinci sonucu; işsizliğin maliyeti, toplumsal varoluş koşullarını tahrip edecek ölçüde ağır bir yük olarak, toplumun varlıksal yeniden üretiminin asli faili olan kadınların üzerine çökmüştür. İşsizlik, güvencesizlik ve düşük ücret koşullarında ailenin barınma, sağlık, eğitim ve mutfak yapısı çökmüş ve altında özellikle kadın kalmıştır. Yoksulluğun hayattan dışladığı bu ‘sayılmayanlar’ o halde öncelikle işsiz insan ve ardından yaşamın gündelik yeniden üretimini sağlama savaşı veren kadındır. [protestolara dikkatle bakıldığında 35-55 yaş arası erkeklerin bu eylemlerde -dikkat çekici bir biçimde- yer almadığı görülür. Eylemdekiler %90’lara varan oranda gençler ve kadınlardır. Bu olgunun birkaç açıdan çarpıcı göndermelerini (‘Erkek düşünce’ kategorisinin devlet, iktidar ve akılla özdeşleşme biçimlerini) başka yerde irdelemek üzere, burada dikkatimizi sadece kadına göreli olarak erkeğin toplumun şekillenişindeki rolünü (özellikle kol emeğinin değer yaratma sürecinde tali konuma düşmesine koşut olarak) ciddi anlamda kaybettiğine  (ve bunun da ataerkil dispozitifleri çözdüğüne) yöneltmekle yetinelim (komünal bir toplum hiç bir zaman ne bu Erkek düşünce’nin, ne de herhangi bir ataerkil kültürün eseri olmayacaktır. Nancy’nin uyardığı gibi modern sonrasında özne akıl değil bedendir ve beden Dişidir). Üçüncü sonuç, ki eylemlere karakterini veren belirleyici sonuç budur; bugün neo liberal sermaye birikiminin asıl dayanağı olan göreli artı değer üretiminin emekçileri, bir yandan neo liberal sermaye birikiminin yaratıcı gücü, motoru, enerjisi olup, bir yandan da dışlanan ya da dışlanma koşullarında -sürgünde- yaşayan bedensiz emekçilerdir (maddi olmayan/bedensiz emeğin taşıyıcıları). Bu bedensiz emekçiler, göreli artı değer (Marks’ın ‘genel zeka’ dediği entelektüel emeğin sermaye tarafından öznelleştirilerek kâr’a dönüştürülmesi) üreten bilgi, duyarlık ve yaratıcılık noktasında tüm toplumun en seçkin ve en üst düzeyde gelişmiş entelektüel varlığıdır. Ancak bu bedensiz emek hızla artan nüfus ve işsizliğin kaçınılmaz baskısı altında bir yandan muazzam bir rekabet baskısına maruzdur bir yandan da ekonomik değer üretim sürecinde kalabilmesini mümkün kılan yegane kriter olarak şirket bağlılığı ve kişisel yaratıcılık baskısına maruzdur. Bütün sektörlerde durum sanayi kapitalizminde olanın tam tersine dönmüştür. Sanayi kapitalizminde artı değer maksimizasyonu, bir yandan üretimde verimliliği bilimsel/teknolojik gelişmelere bir yandan da çalışanın, üretimin disiplinci örgütlenişine koşulsuz boyun eğişine endekslemişti. Oysa göreli artı değer maksimizasyonu bugün bedensiz emekçinin koşulsuz yaratıcılığını gereksinmekte ve bu yaratıcılığı geliştirme adına şirket çıkarlarına bağlı göreli serbestlikler tanımaya dayanmaktadır. Dolayısıyla belli bir alanda bilgi ve uzmanlıktan çok her alanda yaratıcılık ve yenilikçilik bedensiz emekçinin sermayeye kişisel bağlılığı ve yaratıcılığını seferber etmesini gerektirir. Sermaye ise bu (zorunlu) bağlılık ve yaratıcılığı zamanla düşen ücretler ve bedensiz emekçinin değerini itibarsızlaştırma stratejisiyle ödüllendirir. Bu sayılmama süreci kent baskısıyla taçlanır; yani üretimin merkezsizleşmesine (mekan ve zaman koşulunun üretim/yaratım süreci üzerinde kısıtlayıcı bir koşul olmaktan kalkışına) tam ters orantılı olarak sermayenin merkezileşmesinin en görünür veçhesi olan yeni bir kentleşme tarzıyla kontrol altına alınır. Örneğin, pazarı bireyin yaşama alanına dönüştüren, nüfusun toplam tüketimini küresel birkaç firmanın denetimine tahsis eden AVM muazzam bir merkezileşme projesidir ve aynı zamanda nüfusu yoğunlaştıran bir yaşam tarzıdır. Burada olan şey aslında, üretime/yaratıma tanınan göreli serbestliklerin yaşam tarzının ‘kamp’laştırılmasıyla denetlenmesidir. Kısaca, bedensiz emekçi rekabet baskısı, yaratıcılık baskısı ve kent baskısı altında, AVM, ev, iş ve trafik dörtlüsü arasında sıkışmış çemberi giderek daralan bir yaşam biçimine sürgün edilmiştir. Bu hayat sürdürülebilir bir hayat değildir. [Bu hayatın sürdürülebilirliği ne yabancılaşmış insan teorileriyle, ne ideolojik bağlanma teorileriyle ne de inançla açıklanamaz. Bu düşünümler elbette ufukları açar ve genişletir fakat senin aklın benim bacağımda açılan yaradan duyduğum acıyı nasıl anlarsa, bu düşünümsel akıllar da bu yaşamın içindeki insanı o kadar anlar. Çünkü bu düşünümler varlıksal değil bilgiseldir] O zaman, şu soru çok temel bir sorudur; bedensiz emekçi bu gayrı-insani ve teknolojik kuşatma altındaki yaşamı nasıl sürdürülebilir bir yaşam haline getirebilir?

Ekoloji hareketleri, nükleere karşı, suyun ticarileşmesine karşı, doğa ve hayvan hakları vb. vb. birçok ‘toplumsal hareket’in çıkış noktası tam da bu soruya getirdikleri yanıtlarla şekillenir. Her biri de mücadele açısından değerlidir fakat yine her biri yanıtın bir parçasını somutlaştırır. Oysa bu sorunun asıl yanıtı analitik aklın vereceği türden bir yanıt değildir ve tam da bu yüzden Marks hep yazacağını söylediği ve üzerine bir çok not yazdığı ‘ücret teoris’ni yazmamıştır (yaygın kanaat son derece bilinçli olarak yazmadığı şeklindedir). Çünkü Marks’ın en büyük keşiflerinden biri olduğunu söyleyeceğim şey, ücretin herhangi bir ‘ekonomik yasası’nın olmadığıdır. Ücret kapitalizmin bekasının bizzat politik dolayımıdır. Ve bu yaşamın sürdürülebilir olup olmadığına dair yanıt da ücretle ilgili bu politik dolayım yoluyla verilir (yukarıda varoluş duygusu ve ortaklığın zemini olarak sentetik dolayım dediğim şey bu ‘politika dolayımı’dır ve direnişin varlıksal analizinin endeksidir). Peki bunu nasıl daha anlaşılır kılabiliriz? Kapitalizmin önceki evrelerindeki farklı şekillenişler bir yana bugün bu neo liberal ücret politikası herhangi bir ekonomik yasanın değil, sermayenin politik egemenliğinin bekasının garantisidir. Göreli artı değer üretimini (sermaye birikimini) sağlayan asli unsur olmasına karşın bedensiz emekçiye verilen ücret sürekli olarak aşağı çekilir. Ücret piyasasında rekabet yine şirket bağlılığı ve yaratıcılık koşuluna göre farklılaşsa da (yani yüksek ücret alanlar belirli bir zaman sonra bu teknolojik yaşam tarzı içerisinde, kişisel değerliliği ve aile mutluluğunu doyuma ulaştırmada bir kısır döngüye girerler ve şirkete bağlılık yerine aile mutluluğunu seçebilirler ve hatta yeterli birikime ulaşınca kenti terk ederek doğal yaşama dönebilirler. Bu bir seçenektir ve uygulayanların sayısı da hızla artmaktadır.] Fakat büyük, bedensiz emekçi kitlesi için böyle bir seçenek yoktur, onlar ücret ve kariyer beklentilerinin (değirmende öğütülen buğday gibi öğütüldüğü) bir mekanizmanın kısır döngüsüne mahpus edilmişlerdir. Bu mekanizma insanları borçlandırma mekanizmasıdır. Mantık hiçbir farkı olmaksızın kadın eti satıcısının ağına düşürdüğü taze eti borçlandırmak yoluyla kendine bağlamasındaki mantığın aynısıdır. Emekçinin vasat bir yaşamı -barınma, eğitim, sağlık, mutfak- sürdürmesi için bile (kaldı ki bunu sürdürdüğü noktada da kapitalizmin arzuları çıldırtarak üretken tüketici yaratma yeteneğinin sonucu olarak) geliri hiçbir zaman yeterli değildir ve kategorik olarak yeterli olamaz. Ve bankalar bu emekçinin gelecek üç-beş-on yıllık hayatını rehin edecek tarzda borçlanmasını sağlar. Kitlelerin kişisel borçlarının son yıllardaki devasa artışı herkesin malumu. Türkiye’deki bireysel borçlu sayısı ve borç miktarı Gezi parkı direnişinin altta yatan en görünmez ve en aşağılayıcı nedenin (kölelik koşulunun) ta kendisidir. Düşük ücret hiçbir ekonomik yasayla açıklanamaz, çünkü bugün kâr kalemleri içinde asıl olan sermayenin finansal hareketidir, personel giderleri değil. Personel gideri finansal hareketin (sermaye dolaşımının) sonsuza dek bekasının ve özgürlüğünün garantisidir. Düşük ücret ve bireysel borç sarmalı mutlak anlamda politik bir olgudur ve onu tanımlayan şey ekonomik değeri değil, politik değeridir. O halde ona verilecek yanıt politik bir yanıt olmak durumundadır. Ancak bu politik yanıt biraz aşağıda göreceğimiz gibi ‘devlet’i ele geçirmeye endeksli hiçbir politika tasarımıyla özdeş ya da benzer bir yanıt değildir ve olamaz. Taksim’de başlayan ve ülkeye yayılan direnişin –bir yandan tek tek katılımcılar (ki düzen politikalarına tepkileri nedeniyle kendilerini apolitik olarak tanımlarken) kolektif hareketin doğrudan politik direnişe dönüşmesinin temel nedeni, tam da eylemin değerinin -ekonomik ya da ideolojik değil- doğrudan böyle bir politik tecelli olmasına dayanır. Çünkü, sermaye birikimine katılmayan -hatta yeterince katılmayan- (yani şirket bağlılığı ve yaratıcılığını artı değer için rekabete sokmayan) herkesin ve her bireyin sermaye için ve sistem için hiçbir değeri yoktur. Artı değer üreten bireyin değeri ise sadece değer ürettiği sürece ve ölçüde vardır ve bu kendisine hiçbir zaman ‘yeterli başarı’ olarak gösterilmez, tersine itibarsızlaştırılır. Bireyin değerliliğinin/saygınlığının bir tek kaynağı vardır sermayeye para kazandırmak, özellikle tüketimin üretken hale gelmesi bizzat göreli artı değer üretir. Tüketim, kendi üretkenliğinin bekasını, tüketimi kişisel saygınlık endeksine çevirerek sağlar, bunun dışında bir değer endeksi yoktur. Bireyin kendine saygısının ve bunun türevi olan aidiyet saygısının (yurttaşlık onurunun) yıkım ve imhasının maddi temeli budur. Kant’ın dediği gibi, “Amaçlar krallığında her şeyin fiyatı vardır ya da değerlidir. Fiyatı olanın yerine, eşdeğer olarak başka bir şey de konabilir; her türlü fiyatın üstünde olan, dolayısıyla eşdeğeri olmayan şey değerlidir.” (Kant, 1995:52). İşte Kant’ın her türlü fiyatın üstüne koyduğu, eşdeğeri olmayan olarak ilan ettiği modern bireyin ‘kendine saygı’sı, bizzat neoliberal piyasa tarafından fiyatlandırılarak imha edilir. Her şeyi fiyatlayan yaşamdan dışlanma olgusu, bu yüzden aynı zamanda saygınlık kaybı ve insani değer yitimidir. Ve ‘çapulcu’ nitelemesi tüm ironik anlamların ötesinde sermayenin bireysel özgürlük rejiminin -kendisine para kazandırmayan- bireye bakış vizyonunun en gerçek, en çıplak ve en yalın ifadesidir.

Türkiye özelinde bugün mevcut bireysel borç stoku, hiçbir ekonomik aklın çözümüyle eritilemez (dolayısıyla somut özgürleşme imkânsızlıktır), bu stok çalışanların hayatlarını, hayatları boyunca gasp etmenin teminatıdır. Bu ancak sayılmayanların kendilerini saydırmak üzere politika sahnesine girişleriyle mümkün olacaktır. Başka da yolu yoktur. Yukarıda bahsettiğim merkezileşen (yani göğe yükselerek yoğunlaşan) kent baskısı, rekabet baskısı, yaratıcılık baskısı, işsizlik korkusu ile güçlendirilmiş bir teknolojik yaşam altında AVM, ev, iş ve trafik çemberine sıkışmış bir hayattan kurtulmanın koşulu, çalışmanın merkezde ve itibarlı olmadığı dolayısıyla borç prangasına bağlı olmayan komünal bir hayatı yaratma koşuluna bağlıdır (komünal demokrasi, bedensiz emekçilerin hayatın mevcut zenginliğini yaratanın bizzat kendileri olduğuna dair bir farkındalık zemininde, mevcut hayatı bütün olanaklarıyla geliştirmek, niteliklendirmek ve zenginleştirmek (yani bilimi ve teknolojiyi sermayenin üretici gücü olmaktan çıkarıp yaratıcı bir biçimde halkın çıkarına tabi kılmak) koşulu altında, fakat iktidar dahil bütün amaçların tam tersine çevrilerek komünalize edilmesi demek olan bir kavrayışla ilgilidir). Üretim ve çalışma asla insanın doğasıyla açıklanamaz çünkü insan dünyaya üretmeye ve çalışmaya yazgılı olarak gelmedi. Ne de doğaya egemen olmak için geldi. Varlığın böyle bir karakteri yok. Ona bu karakteri yükleyen kapitalizmin aklı iktidar, efendi, hegemon ilan etmesidir. Çalışma daha dün denebilecek bir yüzyılda, 19. yüzyıl Viktoria çağının etik değere kavuşturduğu bir esaret biçimidir. İnsanlığın komünal binyıllarında değiş tokuş yok muydu, vardı, ancak çalışma kapitalizmle birlikte insani eylemi akılsal açıdan tanımlayan bir ahlaki değer/buyruk statüsüne ulaştı. Elbirliğine dayalı her tür yaşamsal varoluş çabası (kâr ve güç biriktirme olgusunu iptal eden her çaba -conatus-) o çabaya katılan tek tek her bireyin yarattığı değerlerin toplamından her zaman daha fazla değer üretir. Kapitalist refahla kıyaslanamayacak ölçüde bir zenginlik, yani eşitlikçi komünal refah ve özgürlük tam da bu ‘fazla’ yoluyla sağlanır. Biliyorum, konumuz bu değil, fakat komünal özgürlüğün elbirliğine dayalı gücünün tam da direnişçilerin kolektif pratiklerinde cisimleştiği görülmelidir. Bu Akıl ve paranın hegemonyası için korkutucu bir güç ve en büyük politik tehdittir. Çünkü gezi parkı direnişinin varoluş pratiklerine bakıldığında, ‘para’ ve ‘akıl’ gibi iki hükmedici gücün hükümsüz olduğu görülür (gezi parkındaki komün pazarı, aşevi, kitaplık, revir, temizlik örgütlenmesi, gezi parkı TV’nin yayına başlaması, direnişlerin kolektif örgütlülüğü, dayanışma zincirleri, vb. vb. bir hayat komünal bir zeminde örgütlenmektedir (‘örgütsüz ve siyasetsiz’ eleştirisini yöneltenler, aklın planlamasına karşı kolektifin varoluş duygusuyla ortaya koyduğu conatusu’n örgütlenme ve karar üretme yeteneğini iyi izlemelidirler. Eğer bu ‘birlikte yaşama’ belirli bir deneyim biçimine döner ve topluluğun kendini yönetme yeteneğinin var olduğunun, eylemcilerin kendileri tarafından öğrenilmesine yol açarsa, işte bu, bütün eylemin ‘birlikte yaşama ya da ‘başka bir dünya mümkün’ tasarımları açısından en büyük kazanımı olacaktır. Hayatı akıl ve para endekslerine göre düzenleme ve yönetmeye iman edenler için ise (hukuksal yurttaşlık ve politik yurttaşlık tasarımları için) en radikal, en kokutucu tehdit haline gelir. Bu akıl ve para politikalarının MKYK’ları için yaşamsal bir tehdittir. Bu nedenledir ki, bu topluluğun kendi kendini yönetme yeteneğinin farkındalığına ulaşması, ya da ona böyle bir anlam atfedilmesi engellenmelidir. Bunun yolu açıktır ki polis ve politika ilişkisidir. Ranciere’in vurguladığı gibi “Zira polis, güçlü bir baskı kuvveti olmaktan önce, görünür ile görünmezi, söylenebilir ile söylenemezi tayin eden bir müdahale biçimidir”(J.Ranciere, 2007:129). TV’den bir görüntü; polis bir yandan copunu gencin başına, koluna, sırtına patlatırken bir yandan da ‘sokağa çıkmamayı öğreneceksin.” diye bağırıyordu. Ranciere’in politika üzerine tezlerinin gezi parkı direnişinin politik farkını nasıl ürettiğini irdeleme açısından taşıdığı önemi burada detaylandıramasak da, onun sayılmayanların sayılmalarını sağlayan eyleme ve söz söyleme yeterliliğini, hukuksal yurttaşlık ve siyasal yurttaşlık arasında kalan bir politika, bu iki yurttaşlık yarılmasını mümkün kılan devletin karşısında bir politika olarak tanımladığını belirtmekle yetinelim.

O halde sayılmayanları tarih sahnesine çıkaran gezi parkı direnişçilerinin politikası, sayılmayanı saydırma politikası, mevcut hayat tarzında ve hayatın her alanında geçerli şu ya da bu işleyişi keserek, durdurarak yerine mevcudu geçersiz kılanı koyma ya da mevcut amacını ortadan kaldırma eylemidir.  (dolayısıyla bu politikanın mutabakat diye bir perspektifi olamaz çünkü sayılmayanların seçeneği tekdir, sayılmayanları saydırmak. yani direnişin gerekçesi konusunda somut ve mevcut işleyişi durduran bir adımın atılmasını sağlamak. fakat saymayanlar bu adımı atarlarsa politik olarak yenilmiş olurlar, dolaysıyla burada taraflardan bir yenecek bir yenilecektir, orta nokta yoktur. Bu yüzdendir ki bu varoluşla ilgili olan politika çok nadir meydana gelir. varoluş politikası nadiren vuku bulur. Ancak vuku bulduğunda da ya zafer (varlığını saydırma ve eski işleyiş yerine komünal bir işleyişi yürürlüğe sokma) ya da mağlubiyet (sermaye ve aklın efendiliğinin zaferi), başka seçenek yoktur. Gezi parkındaki tüm hayat mevcudu geçersiz kılarak yerine birlikte yaşamayı yürürlüğe koyan bir işleyişi kanıtlar, ancak örneğin komün pazarı bunun daha özgül bir örneğidir ve bu yüzden ekonomik değil politik bir pazardır. Mevcudun yerini alan alternatif, başka (komünal) işleyişler üretmek, bu aklın hayatı önceden planlaması ve sonra hayatı o plana uydurmaya çalışması modelinin tamamen dışında, bizzat mücadele sürecinde şekillenen ve şekillenişiyle mücadeleye anlam veren bir yaratıcılık meselesidir ve yaratıcı olanlar da direnenledir. Komünal politikanın 21. yüzyıldaki anlamı yaratıcılıktır. Bu kadar net ve bu kadar basit. İstisnasız her MKYK varlığı gereği bu basitliği karmaşıklaştırarak kendine, dolayısıyla ‘Devlet’e bir hayat alanı açar. Oysa yaşanan direniş zekanın ve yaratıcılığın isyanıdır ve her tür MKYK tuzağına karşı duyarlıdır (bkz. yukarıdaki  fotoğraf). Buradan sadece kaos çıkaran ve kendini kozmos (örgüt) olarak sunan her tür akla yanıt bizzat direnişin varoluşsal yaratıcılığıdır. Humor kültürüdür. Çünkü eğer bu direniş hukuksal yurttaşlıkla uyuşan bir yapıda olsaydı zaten hem bu direnişe gerek kalmazdı, hem de bir mutabakat ya da uzlaşma pratiğine dönüşürdü. Yok eğer direniş politik yurttaşlık hareketlerinden A ya da B ile özdeşleşmiş bir hareket olsaydı onların logo, bayrak ya da flamaları altında başlar ve aklın kontrol etiği içinde, şöyle ya da böyle şekillenir fakat nihai olarak ‘devletli’ bir sonuca ulaşırdı. Bunların ikisi de olmadığı açık olduğuna göre bu direnişin özgünlüğü 21. yüzyıl Türkiye’sinin sol mücadelesi açısından son derece önemlidir. Eğer bu özgünlüğü kavrayabilirsek sanırım sol politika 20. yüzyılın geleneksel modern politika anlayışını gerçekten de geride bırakma ve neoliberalizme bir alternatif üretme noktasında büyük bir kazanım elde eder.

Peki, direniş öncesi duruma, hayatın ‘normal akışına’ dönersek; daimi stres tetikleyicileri, borçlanma ve AVM’leriyle, kuleleriyle, trafiğiyle hızla betonlaşan kentlerde (‘kamp’larda) yaşamaya sürgün edilen insanların, bu hayatın sürdürülebilirliği noktasında mevcut pozisyonları neydi? Kısaca bu, tam anlamıyla bir çaresizlik ve engellenmişlik duygusuyla tanımlanabilir. Bireysel yaratıcılığın göreli artı değer üretiminin asli koşulu olmasının sonucu olarak bireye sunulan, şirket çıkarlarına bağlı göreli serbestlik ve özerklik, kısmi bir özgürlük yanılsaması yaratır. Ve liberal akıllar bu serbestliği topluma ‘demokrasi ve özgürlük rejimi’ olarak sunar. Bedensiz emekçiler bütün bu ‘demokratikleşme’ masalına ne kadar inanmak isterse istesin (ki bazen safiyane inanabilir), kuşatılmış olduğu ‘stres tetikleyicileri’ (işsizlik korkusu, yaratıcılık baskısı, rekabet, kentleşme, trafik zulmü, polisin görünürlüğü ve şiddetindeki devasa artış ve izleme teknolojilerinin özel hayata musallat olacak ölçüde gündelik yaşamı denetlemesi vb. vb.) bir tek şey üretir, bireyin çaresizliğini (Erdoğan ve AKP, ya da her tür neoliberal iktidar çaresizlik üreten maddi temel değil, çaresizliği baskıcı yönetim tekniğine dönüştüren politik dolayımdır). Çünkü bireye naylon çiçekler ve ağaçlarla süslenmiş, vitrinleri ışıl ışıl AVM’leri ve bütün varyasyonlarıyla ‘ekran’ı, özgürlüğün tek seçeneğine indirgeyen bu yaşama tutsak olduğunu ve çaresizliğini, bizzat neoliberal piyasa terörü öğretir. Yani, başkaldırı ve eleştirinin yerini hayatın her alanında mutabakatın aldığı, boyun eğişin adının rasyonel insan haline geldiği ve bankaları patron insanları köle yapan, insanın varoluşuna mutlak anlamda aykırı bir yaşam. İnsanı ‘makine insan’ haline getiren; cep telefonları, kulaklıkları, bilgisayarı, IPad’i androitleri, televizyonu, otomobili, mutfak teknolojileri, robotları, müzik ve havalandırma teknolojileri vb. vb. makinelerin insanın varoluşsal yetileri olan akıl ve duygu yetilerine olan ihtiyacını minimize ettiği, hatta gereksizleştirdiği bir makine insan ve mekanik yaşam (Piyasa, hayatı bu ‘makine’nin esaretine tahsis ederken, Gezi parkı direnişçilerinin aynı ‘makine’yi özgüleştirerek, yani yaratıcı bir biçimde (örneğin kendi TV’leri) ortaklığın çıkarına tabi kılarak kullandıkları unutulmamalıdır).

Bu noktada temel mesele şudur: bugün insanın hayatla ilişkisi artık akılcı (rasyonel) bir ilişki değildir ve sadece aklın denetleyici ‘düzenlemeleriyle’ şekillenemez. Bireyin sorunu bu noktadan sonra varoluş sorunudur ve akılsal olduğu kadar varlıksal bir bilme konusudur. Çünkü her geçen gün dayanılmazlığı giderek artan en temel sorun varoluş duygusundaki parçalanma ve kötürümleşmedir, hayatın hızı içinde insanın deneyimleri arasında artık hiçbir bağ kurulamamaktadır, yaşam dilimlenmiş binlerce birbiriyle ilgisiz parçalar halinde akıp gitmektedir; bu makineyle, gözetleme ve iletişim teknolojisiyle ve borçla hem çerçevesi çizilen hem de denetlenen hayat, bireyi başta kendisinin, başkalarının, giderek şirketin, kentin, toplumun ve ülkenin karar üretim süreçlerinin dışına fırlatır atar. Tüketme seçeneği dışında hayata katılma olanağı kalmayan ve karar üretiminden dışlanan/sayılmayan kişideki ilk travma kendine olan saygısını ve güvenini yitirmesi, kendini değersiz hissetmesi, bir atık olarak görmeye başlamasıdır. Bu fantezi ya da abartı falan değildir, yukarıda değindik sistem zaten onu -sermayeye para kazandırmadığı sürece- böyle görür ve bu zihinsel değil maddi bir pratiktir. Dolayısıyla sayılmama bir kendilik sorunu olarak tecelli eder, kendine saygı yitimi ve değersizleşme sürecinde insanlar başkaldırı yeteneklerine tarihöncesinde kalan mitler gibi bakmaya başlar. Gündelik yaşamın hızı düşünme ve hissetme yetisinin katili gibi çalışır. Sonuç, yaşamla ilişki politika dolayımını kaybeder, politika bulanıklaşır, anlamsız, gereksiz ve hatta imkânsız bir hal alır. Kısaca hayat varoluş dolayımını kaybeder.


Kendine-Saygı ve Saygınlık Krizi 

Demek ki, Erdoğan’ın insanları ‘birkaç çapulcu’, marjinaller, provokatörler, teröristler, Vandallar, ayyaş, alkolik ve daha yüzlerce tabirle aşağılayan, ötekileştiren, kaale almayan politikaları ve retoriğinden önce, (onur krizinin görünürlük düzeyi bu olsa da) insanların kendilik duygusunu, öz saygısını, kendilik değerini aşındıran, parçalayan, yok eden gerçek süreç, bizzat neoliberal piyasa terörüdür. Eylemci gençler ‘saygı istiyoruz’ diyorlarsa bunu yanlış anlamamak gerekir. Gençler bir ‘hitap’ sözcüğüne kafayı takmış değillerdir onların gündemi ‘sayılmak’tır. Çünkü kendine saygı ancak sayılmak (var olarak sayılmak) yoluyla inşa edilebilir. Aşağıda değineceğim melankolik başkaldırı kültürü ve politik humor kültürü öylesine ayrı dünyalar ki, çapulcu sözcüğü birinde politik bir tepkinin mizahi enstrümanı iken, ötekinde bizzat Erdoğan’a yönelen melankolik bir nefret söylemine dönüşebilmektedir. Oysa Kenan Evren ‘aziz vatandaşlarım’ dediğinde bu insanlar ‘aziz’ mi olmuşlardı, yoksa köpek muamelesi gören, silahla sindirilen zavallı kinik yaratıklar haline mi gelmişlerdi? Kenan Evren’in ‘aziz vatandaşlarım’ hitabının gizlediği gerçeği Erdoğan’ın ‘çapulcular’ diyerek, neoliberal özgürlükler rejiminin özgür ve özerk bireyinin gerçekte ne anlama geldiğini açık etmesi, direniş potansiyelini realize etmesi açısından çok daha tercih edilirdir. Fakat kapitalizm salak değildir, tersine çok akıllıdır ve bu fütursuzluğa dur demekte ve tekrar ‘aziz vatandaşlar’ ya da ‘hanımefendiler beyefendiler’ retoriğine dönmekte beis görmez. O zaman ne olacak, direnişçiler sermayenin başbakanı iltifatkâr davrandı diye, ‘hah tamam işte istediğimiz bu’ mu diyecekler? Elbette saygınlık sorunu bu değildir, baştan beri serilmemeye çalıştığım tarzda küreselleşmenin yapısal bir sorunudur ve dışlama olgusunun kendilik duygusu olarak tecellisidir. Erdoğan ve kabinesi nihai olarak sermayenin kukla kabinesidir. Öyleyse kendine saygı yitiminin, ‘Ben’in değersizleşmesinin nedeni olarak sadece Erdoğan’ı ve onun aşağılayıcı retoriğini görmek ve sadece ona karşı savaşmak neoliberal saldırı rejimini ve piyasa terörünü aklamaktan başka bir anlam taşımaz (Melankolik başkaldırı kültürünün böyle bir handikapı vardır). Medya istediği kadar bunu pompalasın ‘direnistanbul’ların, ‘direnizmir’lerin ve bütün direnenlerin entelektüel düzeyi ve politik humor kültürü bu saçmalığa inanmanın çok ötesinde bir kavrayışın adıdır. Yemezler…

Fakat öte yandan öz-saygı (self esteem) ve saygınlık (dignity) krizi dediğim olgunun mahiyeti yaşamsal anlamda önemlidir. Klasik olarak kapitalizm kendini modernite ile tanımlar ve genel olarak bu olguya kültürel modernlik diyoruz. Modernite öncesinde bir kişinin toplumda saygın ve değerli olmasının ölçüsü büyük ölçüde askeri cesaret (valor) ve bugün anlam kayması sonucu eli açıklık anlamına gelen cömertlik/alicenaplık (generosity) idi. Bu ikincisi daha çok (‘tanrının lütfu’ndan esinli) aristokratın lûtufkarlığına bir atıftır. Bireye statüsünü ve rolünü bahşeden aristokrat bir değer. Bir şey lûtfeden, bahşeden olma konumunun değeri, lûtfedilenin değil lûtfedenin hanesine yazılan bir değerdir. Erdoğan’ın yoksullara sadaka bahşetmesi, yoksulları değerli kılmaz tersine, Erdoğan’ın hanesine bir saygınlık olarak yazılır ve yoksulların onu saygıya değer bulmasına yol açar vb. Dolayısıyla önemli bir ayrım şudur, modern öncesinde kişisel değerlilik başkaları tarafından görülen, tanınan ve atfedilen bir mekanizmaya sahiptir. Değer kişinin kendi kendine atfettiği değil, başkalarının ona atfettiği bir anlam taşır. Saygıya değer olmak başkaları tarafından saygıya değer bulunmakla özdeştir (Platon buna şan şöhret etiği der). Descartes’ın bireyi bir akıl varlığı olarak ilan etmesinden sonra, saygınlığın (değerliliğin) kaynağı dışarıdan içeriye taşınmış, yerelleştirilmiştir. Artık birey başkaları tarafından değerli bulunduğu için değil, bizzat kendisi aklın taşıyıcısı olma sıfatıyla, akıl sahibi varlık olma sıfatıyla saygın ve değerli olduğu için değerlidir. Modern kendi/Ben akılla özdeştir. Descartes’ın Cogito’su bu özdeşliği ifade eder. Saygının ve değerin  kaynağı artık dış dünya değil bizzat bu akılla güçlendirilmiş bir içselliktir. Yani dışsal ahlaki kaynaklar aklın kontrolü altında içselleştirilmiş ve modern birey akıl sahibi bir varlık olarak kendi saygınlığının ve değerliliğinin bizzat taşıyıcısı ilan edilmiştir. Aristokratik (cesaretle ve alicenaplıkla kazanılan) onur etiğine ait olan bir tin içsel bir şeye, aklın kontrolü ile güçlendirilmiş özgür iradeye aktarılmıştır. Bireyin istekleri, güçlü bir iradeyle kontrol altına alınır. Bu kontrolün meşruiyet kaynağı ise kendine (aklın yasasına) saygıdır. Aklın özgürlük buyruğu akıl varlığı olarak kendimize duyduğumuz saygıda temellenir. Kant’ın ahlak yasası kendimize saygıyı buyurur. Rasyonel insan kendi  kaynağını -orijinini- kendine  saygı ve  saygınlığın (haysiyetin) anlamında bulur. Modern bireyin “eylemine ahlaksal bir değer verebilen şey yalnızca yasaya saygı güdüsüdür”(Kant,1995:58)  Eylemlerimiz ilkesini “sadece kendisinin koyduğu yasadan başka bir yasaya boyun eğmeyen akıl sahibi bir varlığın değerliliği/saygınlığı (würde) fikrinde”(Kant, 1995:52) bulur. O halde, modern birey artık aristokrat savaşçı dünyada olduğu gibi kamusal alanda şöhret kazanamaz; o artık kendi gözündeki saygınlık duygusunu korumak için eyler. ‘Ben yaptım, Ben seçtim, Ben karar verdim vb..’ Bu noktada ‘Ben’, başkalarının değil kendi gözümdeki ahlaki değerimin kaynağı olarak tam da içsel bir kendime-saygı ile güçlendirilmiş ve kendime-güvenle meşrulaşmış bir ‘Ben’, bir kendilik bilincidir. Burada ‘Ben’in cesareti, güveni, mukavemeti, güçlülük duygusu gibi değerler dikkat edilirse aristokratik askeri onur etiğinin değerlerinin içselleştirilmiş halidir. Özetle modern bireyin bizzat bir akıl varlığı olmaktan kaynaklanan kendine saygısı ve kendi değerliliği akıl yasasına (özgürlüğe) boyun eğişinin ahlaki temelidir. Bu saygı, güçlü bir kendilik bilinci ya da kendilik duygusunun güven ve meşruiyet kaynağıdır. Modernitenin sonu dediğimiz ve yukarıdan beri neoliberal saldırı başlığı altında resmettiğimiz sürecin imha ettiği şey tam da bu ‘Ben’dir. modern sonrası çağın paramparça edip mal çöplüğüne fırlatıp attığı Kant’ın anlattığı anlamda rasyonel bireyin kendi-saygısıdır (öz saygısı, haysiyetidir). Küreselleşme her şeyden ve her şeyden önce bu kendine mutlak bir güvenle saygı duyan (doğaya egemen olma ve tutkularına egemen olma gücüne sahip) bireyin ortadan kalışıyla tanımlanır. Ulus devletin yıkım süreciyle bu bireyin hem kendine saygısının ve hem de bu saygının ikamet ettiği yurttaşlık haysiyetinin tarihe havale olması süreci bir ve aynı süreçlerdir.

Modern akıl, bir yandan akılcı bilgi temelinde doğaya egemen olmanın, öte yandan ahlaki kendilik bilinci (self consciousness) temelinde özgür irade yoluyla istek ve tutkulara egemen olmanın modelini verir. Bu model daha sonra politik atomculuk teorileri yoluyla bireyci bir politik modele (liberal refah toplumları modeline) dönüşür. Bizde genelde modern birey analizleri bu çerçeveye sığdırılmak yoluyla sadece liberal teorilerin ve anglo sakson demokrasi kültürünün haklı çıkarımını tanzim eder. Oysa daha çok Fransız aydınlanmasının etkisinde olan ve kıtanın güneyinde ‘cumhuriyetçi’ bir tercihi somutlayan bir eleştiri ve başkaldırı ruhu modern bireyi şekillendiren asli bileşendir. Kültürel modernliğin doğaya egemen olma savaşının sonucu bilim ve teknolojinin tüm hayatı araçsal aklın nesnesine çevirmesine, insanın varlıktan/doğadan koparılarak mekanik bir yaşama sürgün edilmesine ve hayatın toptan ticarileşmesine karşı (kısaca teknolojik tahakküm ve araçsal akılla meşrulaşan erken kapitalizmin vahşetine karşı) özellikle Kuzey Avrupa elitleri tarafından bir başkaldırı ruhu inşa edilmiştir. Rousseau’nın bilimin ticarileşmesine ve eşitsizliklere karşı eleştirileri ve Kant’ın kendilik bilinci temelinde, 1790-1848 arasında, Fichte’in açtığı şemsiye altında toplanan Novalis, Schelling, Schiller, Goethe vb. düşünür ve satançıların başını çektiği bu romantik başkaldırı ruhu, Rousseau’nun doğanın sesi olarak ‘iç ses’i (vicdanı) rehber alan, başta Herder’in Sturm and Drung hareketi olmak üzere tüm Avrupa’yı kuşatan geniş bir yaygınlık kazanır. Sonuçta bu romantik başkaldırı geleneği zemininde kendine saygı, bir yurttaşlık saygısına, yurttaşlık haysiyetine dönüşerek 1848 Avrupa uluslarının demokratik devrimleriyle birleşir. Ne Fichte ne de Herder için, kendilik bilincinin ve kendine saygının ırkçı bir proje olduğu söylenemez. Fakat onların, kendilik duygusu/bilinci romantizmlerinin bir ya da iki kuşak sonra ırkçı bir faşizme döneceğini ve tüm Avrupa’yı kasıp kavuracağını öngörmediklerini, ya da bunu öngörmelerinin mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Bu romantik başkaldırının yine sanatçı ve düşünürler eliyle ikinci kalkışması 1890’lar ve 1930’lar arasında, zirvesine Dadacılık ve Gerçeküstücülükte ulaşan modern sanat akımları savaşında görebiliriz. Fakat bu sefer bu modern kendilik bilinci ve yurttaşlık haysiyetinin faşizme evrildiğini en azından Breton (komünizm) ve Marinetti (faşizm) arasındaki büyük ideolojik kavgadan izleriz. Modern birey, kendine yeterli, özerk ve biricik bir akıl varlığı olarak atomist özne olarak tanımlanır evet, fakat bu tanım eşanlı bir biçimde Rousseau’nun akıl yerine ‘doğa’yı (vicdanı) koymasını temel alan, bireyin kendine-saygısının ve kendilik duygusunun, başkaldırı öznesi olarak tanınmasıyla tamamlanır. Dolayısıyla modern birey bir yandan hesapçı kitapçı atomist bir bireyken bir yandan da başkaldıran romantik bir direnişçidir. pekei neden, Avrupa Romantizminin ilk adresi olan Rousseau’nun ‘akıl’ yerine ‘doğa’yı referans alan vicdan öznesi sadece eleştiren ve başkaldıran biridir? Descartes’ın aklı doğanın ve dünyanın efendisi olma hesapları yaparken Rousseau’nun vicdanı neden sadece başkaldırı ve eleştirinin adı olmuştur?  Çünkü Rousseau, ‘İnsanlararası Eşitsizliğin Kaynağı’nda verdiği özgürlükleri ‘Tolum Sözleşmesi’nde geri almak zorunda kalmıştır. Olumsuzladığı aklın araçsal kontrolü altında teknoloji ve bilimin yok etmesinden şikayet ettiği ‘insanlık durumu’ ve ‘doğal yaşam’ı olumlayamamıştır. Eşitsizlikleri eleştirmiş ve ona başkaldırmış fakat alternatif olarak sunduğu (bu gerçekten bir alternatiftir) ‘iyi insan’ın ‘doğal yaşamı’nı bir yurttaşlık modeli olarak olumlayamamıştır. [Bu alternatifin olumlandığı abartmasız tek örnek –üstelik tüm modern uluslar içinde sadece Türkiye’de realize olanağı bulan- köy enstitüleridir. Bu projenin bir yurttaşlık hukuku modeline dönüşme olanağı taşıdığının hissedilmesiyle birlikte (anglo sakson zihin tarafından) imha edilmesi, tüm bir Akdeniz kuşağı cumhuriyetçi kültürler adına heba edilmiş bir fırsat olmuştur.] Sonuçta Rousseau kendi önerisini olumlayamadığı noktada hesapçı aklın atomist sözleşme kuramlarının yurttaşlık hukukuna (hukuksal yurttaşlık modeline) boyun eğmek zorunda kalmıştır. Dolayısıyla Grotius, Pufendorf, Hobbes ve Locke’un politik atomculuğunun yurttaşlık hukukunu oluşturduğu gerçek dünyada onun eleştiri ve başkaldırısı romantik bir yurttaşlık onurunu oluşturabilmiştir. Kendilik bilincinin ve kendine saygı ve güvenin 1848’ devrimlerindeki aidiyet (ulusal kimlik) saygısına dönüşmesi, politik yurttaşlığı bir kültür olarak tanımlar, bir işleyiş olarak değil.  Birinciler İskoç aydınlanmasından geçerek, anglo sakson demokrasisinin, hukukunun ve günümüzde de ‘müzakere ve mutabakat’çılığın adresi olurken, ikincisi Fransız devriminin başkaldırı ruhu ve yurttaşlık onurunu oluşturmuş ve Saint Simon’lar Ernest Renan’lardan bu yana tüm bir kıta Avrupa sosyalizminin başkaldırı ruhunu inşa etmiştir. Marks bu ruhu ne kadar bilimle takviye etmiş olursa olsun solun başkaldırı ruhunun kültürel arka planı budur. Ve birincisi ne kadar pragmatik bir kültür ise ikincisi o kadar melankolik bir kültürdür.

Bu tarihsel bilgiyi paylaşmak zorundaydım. Çünkü son on yıldır Türkiye’de savunulan küresel modernlik tasarımında yukarıda birincisi olarak andığımız Kartezyen aklın kontrol etiğini yadsımayan fakat bunu ‘doğal hak’la öznelleştiren bir hukuk, müzakere ve mutabakat kültürü (hukuksal yurttaş) egemen olmuş fakat, yukarıda ikincisi olarak andığım kendine saygı, kendilik duygusu ve bu saygının ikamet ettiği yurttaşlık onuruna dayalı romantik kültür (siyasal yurttaşlık) ise bırakınız kaale alınmayı tam tersine düşman ilan edilerek üzerinde adeta tepinilmiştir. Esasen melankolik olan bu kültürün hüzün, keder, sinirlilik ve depresyon özelliklerinin bir gün bir isyan modunda, Taksim gezi parkında patlayarak Anadolu’ya yayılacağını, ‘Taraf’ta cisimleşen bu kurnaz olduğu kadar cahil, öngörüsüz ve görgüsüz iktidar şımarıklığının akıl etmesi beklenemezdi. Bu vahşet tablosu içinde Türkiye’de özellikle son on yıldır, yukarıda dışlanma başlığı altındaki paragraflarda açıkladığım kendine saygı kaybının maddi temeli olan neoliberal rejimin piyasa terörünü demokrasi ve ikinci cumhuriyet olarak meşrulaştırmak adına bireyin özgüveninin ve aidiyet saygısı olarak yurttaşlık onurunun politik yıkımını amaçlayan bir politik ve psikolojik savaş yaşanmıştır. Eski Türkiye, Kemalist Türkiye, TeCe, askeri vesayetçi, darbeci, Ergenekoncu Türkiye’yi yıkmak adına her gün her saat yurttaşların onur, haysiyet, kendine saygı ve özgüvenlerini, yurttaşlık değerlerini, kadın, eğitim ve estetik alanındaki cumhuriyet ve modernite kazanımlarını, din alanında desit gelenek ve kazanımlarını aşağılayan, dışlayan, alay eden, hakaret ve küfür eden bir söylem (sadece Taraf’ı hatırlayın yeter, ‘bavul gazeteciliği’ diye bir tabir dünyada başka hangi ülkede vuku bulabildi?) on yıl boyunca gazetelerden, televizyonlardan ve nihayet son birkaç yıldır devletin bütün kurum ve kuruluşlarından halkın üzerine kusulmuştur (naçizane yıllardır bu saldırıyla savaşıyorum). Bu son on yıla tanıklık eden hiç kimse alabildiğine nefret dolu, bayağı yöntemlerle, etik ilke ve değerlerden yoksun, bu coğrafya halklarının direniş mücadeleleri tarihi tarafından üretilmiş onursal bütün değerleri ayaklar altına alan felsefi, ideolojik, psikolojik bir soğuk savaşın yaşanmadığını kimse söyleyemez. Bütün dünyada yaşanıyor evet fakat Türkiye’de bu denli kirli yaşanmasının altında herhalde aydın geleneğimizin ve İslamcı ve etnik ayrılıkçı zihniyetin etik kalitesine -ben buna kısaca çarpık modernleşme diyeceğim- işaret etmek gerekir. (Sayıp dökmek mümkün değil, sadece TSK’daki onur intiharları sayısının bine yaklaştığını hatırlatmakla yetinelim. Bu örneği darbeci olduğum için seçmedim, Türkiye’nin, liberal ve İslamcı saldırı altında insanlığını, haysiyetini, onurunu yitirdiğini bütün geleceğini sermayenin lütfuna ve kaprislerine kurban ettiğini hatırlatmak için seçtim. Neden darbeci, ya da askeri vesayetçi olayım, Emil Zola Yüzbaşı Dreyfus’u savunduğunda darbeci miydi? M. Kemalin devrimci direnişinin bugüne taşınması gereken tarihsel ve toplumsal önemini belirttiğimde neden ulusalcı oluyorum? Kürt milliyetçiliğinin sermaye demokrasisi dışında bir karşılığı olmadığına inandığım için mi? İlkel bir ‘mağduriyet’ söylemini sermaye yapan hiçbir hareket intikam, kin ve nefret tohumları ekmeden ve onların filizlerine umut bağlamadan muzaffer olamaz. Kısaca hep birlikte yaşadığımız bu politik kültürün, karşı tarafı suçlama kolaycılığını ve mağduriyetini masumiyet olarak yaşayan köle bilincini kendi haklılığının zemini yapan ilkellikten, ancak yaşanmakta olan isyanın gerçek mahiyetini anlamak ve onun değerlerini içselleştirmek koşuluyla kurtulabileceğimize inanıyorum. Bu direniş politik kültürün bu anlamda yapısal bir değişimine neden olabilirse, bunu muazzam bir kazanım olarak karşılamalıyız..  

Yurttaşlık onurunun yıkılmasının karşılığı, liberal, İslamcı ve etnikçi aydınların utanma duygularının ve entelektüel namuslarının kaybıdır.  Çünkü on yıldır bu ülke insanının kendine saygısı ve yurttaşlık onurunu ayaklar altında çiğneyen aydınlar (aslında 1984 Yeni Gündem’le başlayıp 2000’lerde Taraf’la taçlanan liberal bir çizginin sadık kalemleri olarak, M. Belge, A. İnsel: H. Berktay, A. Altan, N. Düzel, N. Göle ve bunlara eklemlenen Ali Bulaç türünden İslamcılar ve daha sayamayacağımız kadar çok ‘ünlü’ medya aydını ve akademisyen) bugün sanki hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi, çıkıp televizyonlara, bütün günahı Erdoğan’a ve onun kibirli, aşağılayıcı ve dışlayıcı retoriğine fatura etmekte bir sakınca görmüyorlar. (M. Belge’nin akil analizine göre gençlik Erdoğan’a öfkeliymiş ve bu bir öfke patlamasıymış. -Bunun sadece ampirik bilgi olduğunu girişte belirttim). Bu bir utanma duygusunun, entelektüel namus duygusunun kaybıdır. Yıllardır ordu üzerinden, tarih üzerinden, kimlik üzerinden, kültür üzerinden bugün yaşayan insanları (ve gözünü sizinle açan ve sizinle büyüyen 90’lar gençliğini) küçük düşürerek, horlayarak, alay ederek, ötekileştirerek, darbeci, vesayetci, Ergenekoncu vb. şekillerde itham ederek, ısrarla kendilik ve kimlik duygularını hırpalayan, özgüvenlerini yıkan, yurttaşlık bağlarını paramparça eden bu liberal, İslamcı ve kimlikçi aydınlar değil miydi? On yıldır medyada, üniversitede, televizyonda halkın çaresizliği üzerinde tepinen hegemonik söylem kimin söylemiydi? Sayılmayanların söylemi olmadığı kesin. Ulus devletin yıkımını demokrasi zaferi olarak sunarken bu ülke insanının neoliberal saldırı altında bu demokrasinin küresel kapitalizm, İslamcılık ve etnik milliyetçilik karması bir zorbalık düzeni olduğunu halkın -sonsuza dek- anlamayacağını, idrak edemeyeceğini nasıl umabildiniz? Ve …. alabildiğine derin, dolu ve bir sürü örneği es geçen bir vesaire…

Fakat sadece liberal aydınlar değil, Marksist gelenekten gelenler de bu son on yılda en az liberaller kadar öngörüsüz ve acımasız davrandılar. Şöyle ki; bu on yılda Ertuğrul Kürkçü gibi kimi solcuların sık sık altını çizdiği ve solun dikkate almasını hatta daha öte bu yüzden dayanışması gerektiğini öğütlediği bir ‘Kürt Aydınlanması’ yaşanmıştır. Bu önermenin altında yatan mantık şuydu; Solun referansı kalmadı, eski hastalık tekkecilik ve dağınıklığın öngörülebilir bir zaman içinde sonuç vermeyeceği açıktır, halk çaresiz bir teslimiyet içindedir fakat Kürtler hem bir başkaldırı ve direniş ‘destanı’ yazmaktadırlar hem de, kendilik saygısı talep eden bir kendilik bilinci oluşturdular. Bu kendilik saygısının aidiyet saygısına (yurttaşlık hasiyetine) dönüştüren bir kimlik bilinci de bu aydınlanmanın sonucudur. Dolayısıyla Kürt hareketi tarihsel olarak şu anda tük solundan daha devrimci, direnişçi, aydınlanma değerlerine sahip ve (kadın, özgürlükler, haklar vb. alanlarda)  daha ilericidir. Öyleyse sol gelenek, hedefini kürt hareketinin bu ilerici misyonu dolayımıyla tasarlamalı ve bu hareketle birleşmelidir. Aşağı yukarı mantık bu. Doğrudur, son on yılda Diyarbakır merkezli olup Kelt uygarlığına eklemlenmiş bir ‘Kürt Aydınlanması’ yaşanmış ve kürt hareketine bahsedilen özellikleri kazandırmıştır. İki noktaya dikkati çekmek istiyorum: birincisi son on yıl boyunca yukarıdaki son iki paragrafta fotoğrafını vermeye çalıştığım bugün yaşayan Türk nüfusun kendine-saygısı, güveni, yurttaşlık onuru ve bunlara bağlı olarak aidiyet kimliği, tarih üzerinden, ordu üzerinden, kültür üzerinden aşağılanıp, ötekileştirilip, horlanırken, eş zamanlı olarak kürt nüfusun kendine saygısı, güveni yurttaşlık haysiyeti ve bunlara bağlı olarak aidiyet kimliği inşa edilmiştir. Madem ‘kimlik’ bu kadar önemli, birini itibarlı kılarken diğerini itibarsızlaştırmak nasıl olur da aynı etik referansa sahip olabilir? Üstelik bir Marksist bunu nasıl yanıtlar? Çıplak olguyu betimliyorum, yorumlamıyorum. Sadece soruyorum Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder ve Emep’liler, benim için bir Kelt projesi olduğu çok açık olan, aynı coğrafyayı paylaşan halklara karşı bu iki yüzlü politikanın neresi etik olarak tutarlıdır? Bir yanda Ergenekon adlı bir günah keçisini Türk nüfusunun, gençliğinin ve aydınının hemen her varoluş talebi ve itirazının karşısına koyan, öte yandan da Kürt mağduriyetini bir masumiyet fetişi haline getiren bu etik turasızlığı ahlaken nasıl tolere edebildiniz? Bu ahlaksız politika, bu coğrafyanın bütün nüfuslarına karşı oynanan anglo sakson (Kelt) kapitalizminin vahşi bir oyunudur ve aktörleri de özellikle bu iki yüzlü ahlakı içine sindiren ‘Marksistler’dir. İkinci nokta; başkaldırı ruhunun romantizmini ve politik yurttaşlığın handikapını (nihai olarak İskoç aydınlanmasının hesapçı akla bağlı hukuk geleneğinin hukuksal yurttaşlık tasarımına teslimiyet olduğunu ve nedenini) yukarıda tarihçe paragrafında verdim. Bugüne kadar bu tarihçeyi geçersiz kılan bir örnekle pratikte de karşılaşmış değiliz. Anglo sakson proje için birlikte yaşamanın çekirdek değeri orijin olarak ‘rasyonel insan’dır. Bu projede İnsani eylemin motivasyonunun tüketimden başka endeksi yoktur. Denebilir ki hayır başkaldırı ruhu Sovyetler Birliğinde bu projeye teslim olmamıştır. Dolayısıyla teslim olmayan tek örnek odur. (M. Kemal  devriminin ilk on yılından sonra teslim olduğunu biliyoruz). O zaman şu soru ortadadır, Sovyetler Birliğinde insani eylemin motivasyonun endeksi neydi? Ya da aynı soruyu sosyalizm için soralım, durum değişmez. Her ikisi için de yanıt yoktur çünkü bu sorunun Marks’ta bir yanıtı yoktur. Verilecek tek yanıt, Lukacs mahreçli şeyleşmemiş ya da doğru bilinçtir. [Sovyetler birliğinin düşünürleri Aristoteles’ten Kant’a dek bu sorunun yanıtı için bütün metafiziği yardıma çağırmışlar hatta özellikle 40’lardan sonra eserlerinde bol bol Hıristiyan papazlara başvurmuşlardır. -M. Kagan başta olmak üzere-] Sonuçta elde kalan doğru bilinç, kısaca bilinçtir. Yani, Anglo sakson çekirdek değer olan Rasyonel insan sosyalizmde karşımıza ‘doğru bilinç’ olarak çıkmıştır. Fakat terslik, birincisi motivasyonunu tüketimde bulurken, Sovyet bireyinin önüne üretimden başka hiçbir seçenek konamamıştır. Niye anlatıyorum bunları, sonuçta ‘Sovyetler Birliği de teslim olmuştur’ demek için/ üstelik bu bir olgu.  O halde Kürt başkaldırısı ya da direnişi?!!! Bağımsız, onurlu, ve haysiyetli bir başkaldırı mıdır? Ki inşa ettiği kimliği taşıyanlar o haysiyeti yaşayabilsinler. Gerçek şudur: bu başkaldırı Amerika’nın taşeronluğunu yaptığı bir Kelt projesidir. (Amacı şudur budur, o emperyalizm ya da küreselleşme analizlerine kalsın.) Fakat olgu budur. Fransız devriminin, Türk ve Rus devrimlerinin yurttaşlık onuru ve haysiyet temelli Rousseaucu ruhu ile Keltlerin hesapçı aklının kurnaz ve ikiyüzlü ahlakının vesayeti altında bir ‘başkaldırı’ asla karşılaştırılamazdır. Bu da doğaldır çünkü ‘tarih’ diye bir şey var ve başkaldırının bir yurttaşlık hukukuna çevrilmesi henüz başarılamadı (en son örnek Arap isyanları.. sonuç ortada). Sovyetler Birliğini bile çökerten o kapitalist tarihin PKK’ya ya da KCK’ya kapitalizme ‘teslim olmama’ iznini vereceğini söylemek herhalde insanları aptal yerine koymaktan başka bir anlama gelmez. Öyleyse şu kimliğe endeksli ‘demokrasi’, ‘özgürlük’, ‘eşitlik’ ‘solculuk’ masallarının anlamı ne?  Bence yeni yetişen türk kürt bütün genç kuşaklar bu 20. yüzyıl soğuk savaş aklının bütün kurnazlıklarının üstüne bir sünger çekmek üzere ayağa kalkmıştır. Aslolan budur. geri kalanı için bir vesarie de buraya..


Başkaldırının Olumlanması: Varoluş Duygusu Olarak Kendilik

Gezi isyanının; Kuzey Avrupa’nın hukuksal aklı ve güneyin -Rousseau’nun başkaldırıyı olumlayamadığı (yani bir yurttaşlık modeline dönüştüremediği)- romantik ruhuna karşı, başka deyişle hukuksal yurttaşlık ve siyasal yurttaşlığın her ikisinin de devleti yeniden üreten, ya da bu yarılmayı mümkün kılan şeyin bizzat devlet olduğu modele karşı, başkaldırıyı olumlayıcı bir model (komünal demokrasi) sunduğunu iddia etmek istiyorum. Bunu bütün boyutlarıyla burada elbette tartışmayacağız. Ancak modelin en temel çekirdek değerini kavramaya çalışmakla yetineceğiz. Şu sonuca ulaştığımızı düşünüyorum, Türkiye’de bireyler son on yıldır süregelen (ekonomik ve politik) iki büyük saldırı sonucunda aidiyet saygılarının, yurttaşlık onurlarının dayanağı olan kendine saygı temelindeki kendilik bilincini ya da kendilik duygusunu ya kaybetmişler ya da kendilik saygısı ve onursuzluğun eşiğinde, gözetimle denetlenen ve ‘kamp’a tıkılan bir yaşamı kabullenip kabullenmeme noktasına sürüklenmişlerdir. Moderniteyi ve ulus devleti ayakta tutan çekirdek ‘birey’ ve ‘yurttaş’tı.  Modernite ve ulus devletin yıkımının faturası ‘birey’ ve ‘yurttaş’a çıkmıştır. Gezi parkından başlayan isyanının haber verdiği en önemli olgu, modern birey ve ulus devletin yurttaşının sonunun yaşanmakta olduğudur. Bu bir kriz uğrağıdır. Üstelik, bunun bir kriz olarak yaşanıyor oluşu  son derece doğal ve olağandır. Ancak, bu ‘bireyin saygınlık’ krizi aynı zamanda 21. yüzyıl komünal uygarlığının öznesi olacak bir ‘bireyötesi’ varlığın (tekilliğin) doğum sancılarına da işaret etmektedir. Ki krizi umut olarak okumayı mümkün kılan da budur. Yani Taksimde ve 78 ilde sokaklara dökülen özellikle gençler ve kadınlar, zaten modernitenin tanımladığı anlamda saygınlığını salt ‘akılda’ ya da ‘tüketimde’ temellendiren birey olmaktan çıkmışlardı, çıkmaktaydılar. Direniş bu anlamda modern birey öznenin modern sonrası bireyötesinden ayrışmasının hem birey hem de toplum düzeyinde bir bildirimidir. Ne demek istiyorum? J.L. Nancy (Corpus, 2008)’de, Kant’ın Prolegomena’daki (1995) bir dipnotunda çok önemli bir ipucu yakalar ve bunu geliştirir: “Kant Prolegomena’da bir notta (1995: 46. paragrafın 1 nolu notu -hç.), tözsüz ve kavramsız “kendi”nin sadece bir “varoluş duygusu” (Gefühl eines Daseins) olduğunu yazdı. Üstelik Kant gefühl (hissetme) diye bir madde açmaz, duygu ya da bu duygu demez, fakat ‘kendi’, bir varoluş duygusudur. “Kendi” bir varoluş hissidir. Eğer biz Kant’ın formülünü titiz bir biçimde geliştirirsek, bir varolma duygusu, kendilik duygusu, diyelim bir masa gibi, bizzat dışarıda bir varoluş olduğu anlamına gelmez. Varolma, varoluş olarak hissedilen şeydir. Bu, kendini, öznenin bir parça arkada kaldığı, bir varoluş olarak hissetmesi demek değildir. Artık ‘arkada’ bir özne yoktur. Sadece ‘kendiyle ilişkili olduğu ölçüde’ bir dışarısı, bir “kendilik duygusu” vardır” (Nancy, 2008:132). O halde modernite Türkiye’de de çözülürken kendi’yle ilgili olarak şöyle iki konumsal durumla karşı karşıyayız: bir kendilik duygusu,  kendilik bilinci olarak kendi (Ben) ve bir varoluş duygusu olarak kendi (Biz). Direniş bu iki ortak ölçülemez ‘kendi’ anlayışının belirgin bir biçimde ayrıştığını çok net olarak ortaya koymuştur. Burada uzun felsefi izahlarla okuru sıkmak istemiyorum. Sonuç olarak Gezi parkı direnişinde yaşandığını ve açığa çıktığını gördüğümüz şey; kendine-saygıyı güçlendiren bir kendilik bilinci (öz bilinç) olarak akılcı kendi’den (rasyonel insan’dan) kendilik problemini, ontolojik ve etik bir ‘kendilik dokunuşuyla’ anlayan ve yaşayan bir varoluş duygusu olarak kendi’ye (Biz’e) geçiş, ya da başka deyişle derin ve içsel bir yalnızlıktan dışsal ortak bir varoluşa geçiştir. Bu karşılaştırılamaz olan iki kendilik anlayışının direnişte tecelli eden, özbilinç olarak değil varoluş duygusu olarak kendiliğin anlaşılmasındaki anahtar kavram, Nancy’nin bir beden deneyimi olarak ifade ettiği ‘kendilik dokunuşu’dur. Daha açık anlamak üzere yine Nancy’e başvuralım:

Ve ruh adı altında düşünülen şey beden deneyiminden başka bir şey değildir. … Ruh beden olan deneyim için bir addır. … Neyin deneyimi? “Kendilik duygusu”nun, kendi üstüne dokunmanın deneyimi. Fakat “kendilik-dokunuşu” aslında dokunulabilen bir şey olmadığı sürece, kendi üstüne dokunma belirli bir biçimde dokunulamaz olana dokunma deneyimidir. …Beden dokunulamaz olana belirsiz (tanımsız) biçimde bir dokunma deneyimidir -fakat dokunulamazın arkasında içeri ya da içsel hiçbir şey, ya da bir kütle ya da bir Tanrı, hiçbir şeyin olmadığı anlamında. Dokunulamaz onun dokunma olgusudur. Bunu söylemek için başka bir sözcük kullanabiliriz: dokunan şey, aracılığımızla dokunduğumuz şey, duygunun (emotion) düzenine dairdir. Duygu bizim için çok zayıf bir sözcüktür, fakat duygu eylem, hareket, sarsılma, etkilenme, ihlal demektir. Belki çok çarpıcı olan başka bir sözcük daha yakalayabiliriz: heyecan (commotion = şamata, kargaşa, ayaklanma).  Bu sözcük “ile”yi (cum) ortaya koyma avantajına sahiptir. Heyecan, ile harekete geçmiş olmadır” (2008: 134-135).

TV’de izliyoruz, bir genç, ‘bir gün geçse buraya gelmeyi özlüyorum, bu duyguyu anlatamam’ diyor.. yine, toklaşmalar, kucaklaşmalar, bakışmalar, konuşmalar, şakalar, kahkahalar, şarkılar, halaylar, dün bu insanlar polisle amansız bir savaş deneyimi yaşadılar, arkadaşları yaralandı, içeri atıldı, polis copları sırtlarında patladı, fakat bugün ‘bir arada yaşamanın mutluluğu’ apaçık. Koşa koşa taksime geliyorlar. Bu duygu ve bu heyecanı anlatmak kolay değil. Geleneksel solun arayıp bulamadığı, yokluğuna hayıflandığı şey bu heyecandır (heyecan  mevcut işleyişin sunduğu olanaklarla değil, birlikte yaşamayı mümkün kılma olanaklarını yaratma eylemidir. Bu yüzden de mevcudun işleyişini bozan bir karmaşa, gürültü ya da ayaklanma kipindedir). Bütün bir Gezi Parkı direnişinin yoğun bir dokunma ve temas üzerinden işlediğini söyleyebiliriz; polisten kaçarken ya da yeni mevzilere koşarken tek bir beden gibi dalgalanmalar, yaralananlara koşanlar, taşıyanlar, sloganlar, ve yukarıda tasvir ettiğimiz gezi parkındaki komünal yaşam. Hepsi her şey temelde ‘başkası ile birlikte’ oluşun duygusuna (dokunulamaz olana) dokunma deneyimleridir. Tencere tava şakırtıları eşliğinde sloganlar haykıran kadınların yürüyüşü, birbirlerinin gözlerinden, seslerinden, bedensel varlıklarından güç, enerji, neşe, güven, coşku devşiren muazzam bir varolma duygusuna (dokunulamaza) dokunmanın, dokunuyor olabilmenin deneyimidir. Ev kadınlarının yüzlerinin gülmesi, gözlerinin parlaması bundandır. ‘çocuklara bugün makarna getirdim, hayranım onların kararlılıklarına’ gülerek geçip gidiyor aşevine doğru.. yetmişlik bir nine bir ekmeği naylona srmış genç bir çocuğa uzatıyor, fotoğraf karesi, ya da şu çok ünlü ‘deiremeye gidiyorum geleceğim’ yazının hemen altında bir ekmek torbası asılı. Öyle yakın, öyle dostane bir itiarz ki, hani eve gidiyorum geleceğim der gibi, direniş evle özdeş. Bu hiçbir hukuksal yurttaşlık ya da politik aidiyet yurttaşlığıyla (yani devletli modellerle) alakası olmayan, insanın en doğal varoluş duygusu olarak kendiliğini bulduğu Biz’le buluşma, ‘Biz’e dokunma deneyiminden başka bir şey değildir.  Gezi parkındaki gündelik yaşam, gelenler ve gidenlerin sürekli konuşmaları, şakalaşmalar, bir şeyler anlatmalar, ses tonlarındaki yükselmeler alçalmalar, heyecanlanmalar, bir şeyler getirip götrümeler, temizlik yapmaktan kitap okumaya, şarkılar, şiirler, halaylar, danslara dek hareket, eylem ve konuşmaların duygusal yoğunluğu ve heyecanı bir şeye, o dokunulamaza, birlikte yaşamaya- dokunulduğu hissi, işte bir varoluş duygusu olarak kendinin, kendine dokunuşu budur.

“İle” nin (cum/with/mitsein/), böyle basit bir sözcüğün, bütün o modern bireyin, tek başınalığına, o mistik ya da gizemli zihinsel içselliğinin yalnız kahramanına olduğu kadar doğanın ve dünyanın efendisi olma kibriyle tahakküm eden aklın araçsal kontrolüne, dünyayı nesneleştirmesine karşı, devleti ele geçirmeye endeksli bütün hukuksal yurttaşlık ve politik yurttaşlık modellerine karşı bu denli radikal bir itirazın adı olması, şaşırtıcıdır. Asla tek başına bir birey yoktur, bu modern aklın bir spekülasyonudur. İnsan …ile biliktedir; varlıkla birlikte vardır. Onun mevcudiyeti ‘başkasıyla birlikte olma’ (being with one another) kipindedir. Birlikte yaşamaya dair birçok felsefi (Hegelci) tasarımdan farklı olarak Gezi direnişi birlikte yaşamayı, bir ontoloji, varoluş duygusu üzerinden anlamamızı mümkün kılar. Fakat bunun için öznenin artık ‘akıl’ (cogito) değil ‘beden’(corpus) olduğunu kavramamız gerekir. Beden, meydandır, sokaktır, ortaklıkta olma’dır, ilişkidir, konuşmadır, başkasıyla birlikte oluştur, kısaca yaşamaktır. Arzuların tüketime ayartılmasıyla değil, duygu ve heyecanla (emotion ve commotion’la) harekete geçmiş bir ‘ortaklıkta oluş’a (being in common) dokunma deneyimidir.  Bu deneyim her şeyden önce J. Ranciere’in dediği gibi, sayılmayanların sayılması olarak politikadır. Dışlanmışların politik alana girmesinin bir adı olarak demokrasi deneyimidir. Ve buna komünal demokrasi demeyi yeğliyorum. Komünal demokrasi aynı anda etiğin cisimleşmesidir. Çünkü burada, ister kendilik bilincinin, aklın içsel buyruğu (yasanın buyruğu olan ödev) olsun, ister dünyevi bir sultanın ya da aşkın bir tanrının bireye dışsal buyruğu olsun, bir arada yaşama pratiği içinde eylem artık buyruk yoluyla ahlaki bir tutarlılık kazanamaz. Tersine ahlaki buyruk son derece yabancı bir müdahaledir. Çünkü Gezi parkı direnişinde ahlakın içsel/zihinsel kaynakları tam tersine dışarı, varoluş duygusu olarak kendiliğe, ontolojik bir ‘ortaklıkta olma’ya aktarılmıştır. ‘Kendilik dokunuşu’ hem varlıksal, hem etik bir ‘ortaklıkta oluş’tur.  “Ontolojiden bağımsız bir etik olamaz. Sadece ontoloji, aslında tutarlı bir tarzda etik olabilir” (Nancy, 2000:21).

Burada kısaca, Gezi Parkı ve devamı eylemlerdeki başkası ile birlikte oluş deneyiminin duygunun düzeninde ya da heyecanla harekete geçen, kendilik dokunuşunu anlamamızı mümkün kılacak bir örneği sunarak bitirmek istiyorum. TV’de izledim, Hava Yolları grevcilerinden hosteslerin mesleki jestleri kullanarak yaptıkları protesto gösterisinde, grevciler taleplerini ve gezi direnişini anlatan bazı talimatlar veriyor ve hostesler koreografik bir düzen içinde bu talimatları uygun mizansenlerle gösteriyorlardı. Bir ara şöyle bir talimat duyuldu; “moral ve motivasyonunuzu yanınızdaki yoldaşınızdan alacaksınız, bunun için kollarınızı uzatın, sıkıca birleştirin, birbirinize sarılın ve okşayın.” Bunu mizansen olarak aynen yaptılar, sarıldılar, sırtlarını okşadılar. Sanırım sadece bende değil tüm izleyenlerde yoğun bir duygusal sarsıntı yarattıklarından eminim. Sırtı sıvazlanan ve okşana  yoldaş beden aracılığıyla dokunulan, tam da dokunulmaz olan kitlenin kolektif varlığıydi, 'Biz'di. Moral ve motivasyonunuzu yanınızdaki yoldaşınızdan alacaksınız. Çılgın bir şey bu, tüm modern tarihi yerle bir eden bir manifesto. Eyleminin ilkesi ve güdüsü ne aklın yasası, ne bir dinin buyrukları, ne bir örgütün talimatları, ne gelecek güzel günler masalı ne de virtrinlerden fışkıran mallardı. Eyleminin güdüsü yanındaki yoldaşındı. Bütün isyanın etiği grevdeki emekçiler tarafından bu ontolojide özetlenmişti. Zira bu ontoljide ne bir etnik köken ayrımı, ne bir inanç ne de cinsiyet ayrımı vardı, bütün bedenler, doğanın, meydanın, sokağın kutsadığı bütün bedenler  bir tekilliğin, bir ‘biz’in bedenidir. İsyanın ruhu bir varoluş duygusu olarak kendinin, ‘biz’e dokunuşunda cisimleşmiştir.

AKP …vesaire

İki tür muhafazakarlıktan söz edilebilir batı tipi entelektüel, akılcı muhafazakarlık; müzakere politikaları ve hukuk olarak cisimleşir. İkincisi Ontolojik muhafazkarlık; dinsel ya da özelde sünni siyasal islam muhafazakarlığı; ‘doğal beceri’nin içgüdüsel saldırganlığı olarak cisimleşir. Ontolojik muhafazakarın ‘iktidar’dan anladığı, dost-düşman ayrımına karar verme yetkisidir. Elinde kimin dost kimin düşman olduğuna karar verme yetkisinden başka hiçbir ölçü ya da referansı olmayan, iktidarı bu yetkiye dayanan Başbakan (ki o kendisine son zamanlarda artan dil sürçmelerinde ‘başkan’ demektedir), bugüne kadar hiçbir konuda taviz vermedi. En rasyonel gerekçeler önüne geldiğinde bile attığı adımdan, söylediği şeyden geri dönmedi. Geri dönemez, taviz veremez çünkü muhatabın itiraz ve taleplerini ‘Düşman’ kategorisi dışında algılayamaz. Titremenin (bundan tekbir anındaki ontolojik titremeyi anlayınız) ontolojik katılığı buna izin veremez. Direnen halk için makul olanı kendisi için makulleştiremediği sürece geriye tek yöntem kalır, direnenlerin ve  halkın makul gördüğü her şey itibarsızlaştırılmalı, marjinalleştirilmeli ve gündem dışına atılmalıdır [bu yüzden ‘gündemi ben belirlemezsem nasıl başbakan olurum?” sorunu fantezi değil yapısal bir sorundur]. O halde varlığını hakim kılmanın tek ölçüsü düşmanı itibarsızlaştırmak olan bir vecd (öfke) anında, Taksim gezi parkı eylemcileri bir bütün olarak ‘birkaç çapulcu’, eylemleri de ‘vandalizm ve terör haline geliverir vb.. Ayrıca seçim sandığı dışında ‘hükümet istifa’ sloganını attıkları için darbeciliktir. Yakında polisimiz, gençliğimizi bütün görüntüleri tek tek tarayarak, okullarına, evlerine yurtlarına baskınlar yaparak darbecilikten içeri alacaklar ve Silivri’de ikamete memur edeceklerdir :). Özetle, AKP faşizmine, direnişlere katılanlara ara sokaklarda pusu kuran (resmi ya da sivil) AKP militanı sahra köpeklerine, sivas ve maraş katliamlarını hatırlatan Rize'deki linç provasına, AKP' nin sonuçları önceden çalınmış seçim yoluyla asla iktidarı bırakmayacağına, onun geleneksel bir parti değil sermayenin çete yapılanması olduğuna vb. vb. dair söylenecek bir dolu şey var fakat malumun ilanıyla ilgili bu dökümler istenirse medyadan da derlenebilir.  Dolayısıyla ...vesaire.

Fakat vesaire olmayan çok çıplak bir gerçek var. AKP’nin gerçek alternatifi bu komünal direnişle Türkiye politik sahnesine girmiştir. Varlıksal (ontolojik) muhafazakarlık ve yine varlıksal olan birlikte yaşama ontolojisi. İki ontolojik hareket, aralarında asla uzlaşma olamaz. Çünkü her ikisi için de politika bir varoluş politikasıdır. Geriye kalan tüm rasyonel-politik MKYK’ları 20. yüzyılda kalmışlardır. Dolayısıyla, hiçbir şeyi fakat hiçbir şeyi ‘eski’ dönemle karşılaştırmayalım, çünkü küreselleşme ve islam faşizmi altında her şey yeniden kavranmak durumundadır. Bu anlamda 21. yüzyıl politika sahnesinin iki temel aktörünün Gezi parkında ve yurdun dört bir yanındaki direnişlerde karşılaştıklarını söyleyebiliriz. Bu karşılaşma nihai olarak ilkel bir içgüdü korkusuyla entelektüel ve etik olgunluğun karşılaşmasıdır. Tarih zaman zaman tersine aksa da nihai olarak varolma iradesinin önünde hiçbir gücün duramadığına tanıktır. Şimdilik bitirirken, Anonymus’cular, Readhack’ciler sizleri gözlerinizden öpüyorum.

hç.


Kaynakça

Kant, E (1995), Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev.İ. Kuçuradi, T.felsefe Kurumu, Ank.

Kant, E. (1995), ….Prolegomena, Çev: İ Kuçuradi-Y.Örnek, Türkiye felsefe Kurumu, Ank.

Nancy, Jean-Luc, (2008) Corpus, Trans. Richard A. Rand,  Fordham University Pres, New York  (içinde ‘Ruh Üzerine; ss. 122-149’un çevirisi için bkz.,  http://sinirdan.blogspot.com/2013/02/ruh-uzerine.html )

Nancy, Jean-Luc, (2000) Being Singular Plural, Trans. R.D. Richardson, Standford University Press, Standford California  

Ranciere, J. (2007) Siyasalın Kıyısında, Çev.Aziz ufuk Kılıç. Metis, ist.

Ranciere,J (2005) Uyuşmazlık /Politika ve Felsefe, Çev.Hakkı Hünler. Ara-lık yay. İzmir.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder